Alttaki grafik BIST XU030 endeksinin haftalık periyodlu güncel grafiğidir ve bu grafik https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/18/bist-xu030-endexi/ yazımızdaki bir saat periyotlu grafik ile karşılaştırıldığında görüleceği gibi; yüksek frekanslı algo/bot işlemi yapmak için küçük periyotlu veri kullanmak gereklidir.

“Çin niçin
BIST XU030 endeksi
Ons Altın
ODTÜ’de FİNANS MERKEZİ,
Finans Fakültesi, Finans Mühendisliği Bölümü veya hiç değilse mastır veya doktora programı var mı?
AYKIRI SORULAR -4-
https://www.google.com/search?q=finans+m%C3%BChendisli%C4%9Fi
https://www.google.com/search?q=financial+engineering+master+europe&sca_esv=339a018dea4bc811&sxsrf=ADLYWILBKAyhrWvk3mLwx0-0dJ3VTxg5mQ%3A1729237876641&ei=dBMSZ7TdJoLy6APogdzADg&oq=financial+engineering+mast&gs_lp=Egxnd3Mtd2l6LXNlcnAiGmZpbmFuY2lhbCBlbmdpbmVlcmluZyBtYXN0KgIIATIKECMYgAQYJxiKBTIFEAAYgAQyBRAAGIAEMgYQABgWGB4yBhAAGBYYHjIGEAAYFhgeMgYQABgWGB4yBhAAGBYYHjIGEAAYFhgeMgYQABgWGB5Isy1Q5wxYvg9wAXgBkAEAmAF4oAHqAaoBAzAuMrgBAcgBAPgBAZgCA6AC_wHCAgoQABiwAxjWBBhHwgINEAAYgAQYsAMYQxiKBZgDAIgGAZAGCpIHAzEuMqAH1Q8&sclient=gws-wiz-serp
https://cef.sabanciuniv.edu/
BTCUSD
Einstein’ın sesi
Albert Einstein’ın, 11 Nisan 1943 tarihinde Radio Universidad Nacional de La Plata, Argentina tarafından kayıt altına alınmış olan sesini alttaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/4/46/03_ALBERT_EINSTEIN.ogg?uselang=ca
ZENO’dan EİNSTEİN’a KUVANTUM–b –
FİZİK -4 / b-
İçerik: Zeno, Maxwell, Boltzmann, Einstein, fırın, karacisim ve azıcık matematik, bolca düşünce
Sıcaklığı T olan bir karacisim, örneğin bir fırın, mikrodalga veya lazer gibi tek frekanslı ışınlarla ısıtılsa bile, yaydıkları ışın dizgesi (‘spectrum’) her frekansta dalga içerir. Her frekans için sahip olunan enerji değeri de aynı olmayıp gayet büyük bir farklılık gösterir. Küçük frekanslar için, bu enerji frekansın karesi ile artarken (parabolik) sonraları bu artışın paraboliklikten ayrıldığı, artan frekansla daha az arttığı gözlenir. Derken, (Wien Yasası ile saptanan (*)) bir kritik değerde zirve yapıp daha da büyüyen frekansla azalmaya başlar.
Bu görgül (‘empirical’) davranışın, benzetim (‘fitting’) yoluyla formülünün elde edilmesinden sonra bkz., https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/13/zenodan-einsteina-kuvantum/ yazısındaki Eşitlik 2 sorun, bu formülü verecek fiziksel alt yapının açığa çıkartılmasına indirgenmişti.
İlkin, bir üstteki kaynakta (**) verilen Eşitlik 1’deki matematiksel ifade –aradaki bazı minik aşamaları atlayarak– şöyle revize edilmişti.
Bir ‘canonical ensemble’ yani sabit sıcaklıktaki bir ısı banyosu ile ısısal dengede duran ve enerji değerleri klasik fizik formülleriyle tanımlanabilen ayrık parçacıklar topluluğu için kanonik paylaşım fonksiyonu şu şekilde tanımlıdır:
A_aaa! Bu da ne böyle? FİZİK -2- BÖL BÖL, NEREYE DEK? Başlıklı ve https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/09/ adresteki Sonuç 1 eşitliğimiz ile tıpa tıp aynı değil midir? Lütfen şu PDF dosyasını indirin Bl bl
Gelgelelim, bu yazının başlığında Einstein’ın adı var ama Einstein’dan henüz söz etmedik.
Hadi edelim!
Isı sığası, herhangi bir cismin sıcaklığını bir birim değiştirmek için eklenmesi veya dışarı alınması gereken ısı yani enerji miktarıdır ve görgül olarak bilindiği gibi pek çok malzemenin ısı sığası sıcaklık artarken deyim yerindeyse doygunluğa ulaşıyor, artış hızı giderek yavaşlıyor. Bu olguların altında yatan fizik mekanizmasını (‘underlying dynamics’) açığa çıkarmak da tabii ki başlı başına büyük bir başarı sayılıyordu, 20. yy. başlarında bile.
İşte şen ve sevgili Einstein’ımız, ısı sığası olgusunun altında yatanın da kuvantum etkisi olabileceğini adeta hissetti ve yukarıdaki Eşitlik 6 ile Eşitlik 14’ü ve ısı sığası tanımını kullanarak bir bağıntı elde etti. (***) Bu bağıntı pek çok malzemenin deneysel ölçümleri ile uyumlu olduğu gibi, ısı sığalarının yüksek sıcaklıklarda yataylaşmasını da sergilemekteydi.
Yine de, anlaması, anlaşılması zorluk içeren bazı hususlar var burada. Paketçiklenmiş enerji düzeylerine sahip sistemlerin toplam enerjisini veren formülü (yukarıdaki Eşitlik 6 ile Eşitlik 14) Planck da Boltzmann da biliyordu. Niçin sıcaklığa yani T’ye göre türev alıp Isı Sığası bağıntısını Planck ya da Boltzmann elde etmedi de o zafer Einstein’a kaldı?
Daha da tuhafı. Hemen alttaki Karacisim Işıması İzgesi’nde de görüleceği üzre,

herhangibir makul sıcaklıktaki (T), örneğin insan yaşam sıcaklıkları, ışıma yeğinliği yüksek frekanslarda sıfıra eşit olmuyor ama sıfır değerine frekans büyüdükçe daha yakınsıyor. Oysa, yukarıdaki Eşitlik 4’de yazılı olduğu gibi, frekans büyüdükçe enerji de büyüyor ve sonsuz büyük frekans için enerji de sonsuz oluyor. Buna karşılık biliyoruz ki, evrende sonsuz büyük enerji yok, olamaz. Aynı şekilde, sonsuz büyük frekanslı salınım da olamaz. Durum böyle ise, şu sorular saçma mı sayılmalı? Evrendeki en büyük frekanslı salınım ve en büyük enerji ne kadardır ki, bu değerleri şu anki satıra dek yapılmış bilimum analizlerde üst limit olarak değerlendirelim. Aksi takdirde, evrende var olmayan enerji ve frekans değerleri kullanmış durumuna düşmüyor mu Planck da, Boltzmann da, Einstein da…
Mavi 3
(*) https://www.google.com/search?q=Wien+Yasas%C4%B1
(**) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/13/zenodan-einsteina-kuvantum/
(***) https://www.google.com/search?q=einstein+solid
Ayrıca; https://www.google.com/search?q=einstein+collected+works
(****) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/16/paradoks-mu-absurd-mu-b/
Paradoks mu absurd mu? – b –
Arşimet’in ‘Suyun Kaldırma Kuvveti’ diye adlandırılmış yasası İÖ 200’lü yıllardan beridir biliniyordu. Bu nedenle buğu, duman, sıcak hava dolu balonlar yerden yukarı doğru yükselirken kuş tüyü, kıl gibi bazı nesneler de hava içinde yüzer gezer hareketler (‘buoying’) yapabiliyorken demir, taş, elma gibi yoğunluğu havanınkinden büyük olan nesneler ise, havada serbest bırakıldığında yere düşüyordu. Bunlar yerden yukarı doğru fırlatıldığında da gerisin geri yine yere düşüyordu.
Yere doğru bu hareketleri anlayan, kavrayan ilk kişi midir bilinmez ama böylesi fizik olaylarını matematikselleştirip denklem yani eşit haline getiren ilk kişi Galileo Galilei’dir. Dahası, Galileo (Soy adının kullanılmasından hoşlanmazdı.) fizik denkleminde zaman terimine yer vermiş ilk kişidir de. (*) Galileo, bütün bu olguların açıklamasını, yerçekim ivmesi olarak tanımladığı g simgesine dayandırmıştı. Gelgelelim, g simgesinin tam açılımını ve açıklamasını yapmak Isaac Newton’un zaferlerinden biri olacaktı.
İlgili öykü de, hani o Newton’un başına düşen elmaya aittir. Böylelikle, bir
“Komşu komşu huuuu!
Huuu!
Oğlun gurbetten geldi mi?
Geldi!
Ne getirdi?
İncik boncuk.
Kime kime?
Sana bana!
Daha kime?
Kara kediye!
Kara kedi nerede?
Ağaca çıktı!
Ağaç nerede?
Balta kesti!
Balta nerede?
Suya düştü!
Su nerede?
İnek içti.
İnek nerede?
Ormana kaçtı!
Orman nerede?
Yandı da bitti, kül oldu!”
çocuk tekerlemesi başlamış oldu.
Elma niçin düştü?
Newton dedi ki, “Dünya çekti!”
“Dünya elmayı nasıl çekti?”
İki yüz yıl sonra Einstein geldi dedi ki, “Kütle uzayı büktü!”
“Kütle uzayı nasıl büktü?”
Einstein’dan yaklaşık elli yıl sonra Roger Penrose ile Penrose’un doktora öğrencisi Stephen Hawking şunu sorguladı: “Kütle, uzayın içsel (‘intrinsic’) ögesi midir, yoksa dışsal (‘extrinsic’) mı?” Hatasız bir teşbih yaptığımızı umarak (Hani derler a, “Teşbihte hata olmaz.” Gerçekten de olmamalıdır.) Kütle kek içindeki un topakları gibi midir yoksa kuru üzüm taneleri, fındık fıstık parçaları gibi mi? Bu soru henüz yanıtlanmış değil.
Kütle, uzayın içsel (‘intrinsic’) ögesi midir, yoksa dışsal (‘extrinsic’) mı? İşte bunu bilmiyoruz.
https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/13/paradoks-mu-absurd-mu-a/ yazımızda verili excel tablosundan yararlanarak şunu söyleyebiliriz: Henüz yirmi yedinci (27) Zenovari yarılanma aşamasında atom çapı uzunluğuna iniveriyoruz. Tam da orada atomlar, yani kütleli cisimler var; kaplumbağa üstünde veya Aşil’de. Bunlar uzayı büker mi, bükmez mi? “Bükerlerse, daha sonraki Zenovari yarılanmalar ne anlam taşır?” gibi, akla zarar, ziyan ve zeval pek çok soru üstüne bir de şu eklenebilir. “Ne Parmenides ne de Zeno, nereden bilsin ki, atom ne imiş, Einstein kim imiş, Penrose kim imiş, Hawking kimin nesi imiş.”
Yok, bu satırların meramı da Parmenides-Zeno ‘paradoks’larını çürütmek, çözmek falan değil, zinhar! Ortada paradoks yok ki zaten. (Endişe edilmesin, bir paradoksa bu yazı içinde yer verilecek.)
Ama, Parmenides ile Zeno ikilisinin zekâ parlaklığı ve kıvraklığı her türlü takdire şayan. Baksanıza, dile kolay iki bin beş yüz (2500) yıldır, absurd bir iki konu kullanarak, insan aklını burkup, büküp, kilitleyip ve hatta kelimenin tam anlamıyla büyüleyip donuklaştırmanın yolunu taa o zamanlarda bulmuşlar.
“Herhangi bir uzunluk düşünün. Örneğin, hayalinizde çizilmiş bir doğru parçasını düşünün. Bunun yarısını düşünün. Onun da yarısını düşünün. Böyle böyle, sonsuz kez yarılansa, sonu gelmez. Doğru mu?”
El hak, doğru!
“Demek ki, Aşil de kaplumbağaya erişemez; hatta bırakın erişmeyi, mesafesi ne olursa olsun ilk hareketi bile yapamaz. Hiç kimse, hiçbir nesne yapamaz. Demek ki, hareket gerçek değildir.”
İşte bu sebep-sonuç ilişkisidir yanlış olan.
Evrende hareket olduğuna göre, ardışık ve sayılamaz çokluktaki Zenovari yarılanmalar ile, içinde yaşadığımız uzayın ilgisi yoktur. Zaten, o yarılanmalar, hayalidir, hayal ürünüdür. Her uzunluğu her yarılanma aşamasına dek bölmeyi hayal etmenin de hiçbir sakıncası olamaz. Uykusuzluk çekip de koyun saymaktan bıkmış olan varsa, Zenovari yarılanmaları sayması tavsiyeye şayandır.
Parmenides ile Zeno ikilisinin zekâ parlaklığı ve kıvraklığındaki usta işi tiyatro oyunu yazarlığı da ayrıca ve hassaten takdire şayandır. Zamandaşları ünlü tragedya yazarı Sofokles’e bile parmak ısırtabilir.
Bakar mısınız? Rasgele biri değil, Aşil’dir iki kahramanlı tiyatro oyunumuzun baş kahramanı; yarı tanrı, annesi tanrıça, ölümsüzlük suyuna banılmış ama o sırada topucuğundan tutulduğu için oradan yaralanması yaşamsal tehlike yaratabilirmiş. Zaten de, şu bizim Çanakkele’nin Truva’sında İ.Ö. 13.-12. yy’da (yani Zeno’dan 700-800 yıl önce) kopan savaş sırasında Prens Paris tarafından sol topuğundan okla vurulup öldürülmüş.
Perde açılır: Ta_ta_taa taaam! İşte karşınızda tam da o müthiş Aşil! O da ne? Onun karşısında da, sevimli mi sevimli bir kaplumbağa. Aşil’in ürkütücülüğü karşısında tam da diyalektiğe uygun bir zıtlık halinde dünyanın en yavaşlarından bilinen bir hayvancık. Daha da yavaşı solucan, salyangoz falan olabilirdi, ama o da –tam da şu anda okuyucu nezdinde örneklenmiş olabileceği gibi– sevimsizliğe (hafif bir deyimle) yol açarak tiyatronun büyüsünü, ‘teatral katılımı=katarsisi’ engelleyici, Eugène Ionescovari bir “yadırgatıcı effect” sonucu doğurabilirdi.
Gelgelelim, evvela Ingmar Bergman sonraları da Nuri Bilge Ceylan’ın ‘atmosfer’ yaratımı maksadıyla kullandığı kımıltısız kadrajları kadar uzun bir, daha doğrusu tek bir sahnenin sürekli durağanlığı biz naçiz seyircilere hareketin olmadığını kanıtlamaya yetmez. Biz biliriz ki, sahnedeki illüzyondur, halüsinasyondur; bu ara bir dış sesten yarının, yarısının, yarısı gibi nakaratlı sözler geliyor olsa da…
Sahi, Aşil’i temsil eden oyuncu o kadar süre sahnede hiç kımıldamadan nasıl duracak ki? Af edin, durur! Durur! Tören kıt’alarında askerler durabildiğine göre…
Neyse, şaka bir yana, ister tiyatro oyunu sayılsın ister film senaryosu, Parmenides ile Zeno ikilisinin ‘paradoks’ metinleri olağan üstü yetkin sözel virüsler, beyin kilitleyici büyü sözleridir.
Dikkatlerden kaçmasın; büyü de öyle bizlerden ırak, ancak kırk yılın başı rastladığımız olağan dışı olaylardan değildir.
Damdan düşer gibi söyleyelim; o denli sık büyüleniriz ki, (neredeyse bu alışkanlık nedeniyle kanıksamış olur) pek farkına varmayız.
Bazen karşı cinsten birinin sadece bir anlık bakışından büyülenir âşık oluveririz. Bir şarkı ile büyülenir, mutlanır veya hüzünleniveririz. Bir film, bir dizi veya bir tiyatro oyunu izler olayını veya kahramanlarını aklımızdan kovamaz, büyülenmiş olarak kalakalıveririz. Zaten aslında da sırf büyülenmek için, film, dizi, tiyatro oyunu izlemez miyiz? Atatürk’ün gözleri, bakışı, endamı hangimizi büyülemez? “Ta_ta_taa taaam!” diye başlayıveren Kader Senfonisi’nden (L.v. Beethoven, Senfoni No. 5, Op. 67, Do minör) büyülenmeyip tüyleri diken diken olmayanımız var mıdır?
Hele şuna şuna ne buyurulur? (https://tr.wikipedia.org/wiki/Kral_Oidipus_(Sofokles) Adresinden alıntılanmıştır.)
Ödip, Apollon tarafından lanetlenmiştir. Onun yazgısında babasını öldürüp annesiyle evlenmek vardır. Bunu öğrenen annesi ve babası onu bebekken ayaklarından bağlatarak bir çobana verirler. Çoban ona acır ve ölüme terk edemez. Çocukları olmayan bir kral ve kraliçeye verir. Ödip onların çocukları gibi büyür ama Delfi tapınağı kâhini bir gün ona yazgısındaki lanetten bahseder. O da bunun gerçekleşmemesi için gerçek anne babası sandığı insanlardan kaçar, ama bu kaçışta gerçek babasını kehanette de sözü edilen üç yol ağzında öldürür.
Thebai’ye gelir. O zamanlar orada Sfenks adında bir canavar halka zor günler yaşatmaktadır. Sorduğu bulmacaları bilemeyenleri acımasızca öldürmektedir. Ödip Sfenksin karşısına çıkar. Lanetli olmasına rağmen tanrı özelliklerine sahip durumdadır. Akıllı, güçlü, yenilmez vs. durumunun yarattığı özelliklerinden dolayı bu durumun üstesinden kolayca gelecektir. Bu olay üzerine Ödip ünlenmiştir ve ülkeye kral seçilmiştir. Laios ölmüş olduğu için dul kalan kraliçe İokaste ile evlenir. Yani farkında olmadan annesiyle bir evlilik yapmış olur. Ama ikisi de bunun farkında değildir. Evlenip dört çocuk sahibi olurlar.
Bütün bu olan bitenden sonra Ödip Kolonos’a sürülmüş ve orada ölmüştür. Onun son günlerinde yanında sadece kızı Antigone ve İsmene vardır.
Sofokles’in ünlü trgedyalarından biri ve Sigmund Freud’a erkeklerin bilinç altındaki anne ile evlenme kompleksini esinleyen Kral Ödip’in öyküsünün kısa bir özeti idi hemen üstteki üç paragraf. Bireysel ve toplumsal ahlak açısından da gayet önemli bir terbiyecidir aynı tragedya. Tanrı adları, kehanetler, dönemin kehanet kentleri bir biri ardına geçit yaparken çobanın vicdanı ve şefkati, Sfenks adlı canavarın insanlara yönelttiği soruları yanıtlayabilir olmanın gerektirdiği bilgelik gücü; ne kadarı gerçek ne kadarı hayali olduğu bilinmeyen bir olaylar dizgesi içine sindirilerek ama ap açıktan toplum eğitmenliği, toplum mühendisliği yapılmaktadır.
Tragedyanın sahnelenişinin kronolojik sıralaması, yani sahne zamanı şöyle başlar: Ödip, Thebai kentindedir ve kraldır (ve bilmeden annesi İokaste ile evlidir). Bir rahip Ödip’e gelerek şehirde veba salgını olduğunu ve kadınların çocuk doğurmadığını haber verir. Ödip de zaten (aslında dayısı ve yeni) kayınçosu olan Kreon’u, bu felaketlerin sebebini öğrenmesi için kehanet kenti Delfi’ye yollamıştır ki, Kreon da rahibin dertlenmesi biter bitmez sahneye girer ve öğrendiği kehaneti söyler. Ödip’ten önceki kral Laios (yani Ödip’in öz babası) esrarengiz bir şekilde öldürülmüştür. Eski kralın kanı henüz yerdedir; çünkü ne katili bulunabilmiştir dolayısı ile ne de intikamı alınabilmiştir. Ödip, eski kralın katilini (yani henüz bilmediği kendisini) bularak intikam alacağına söz verir, bu sayede salgın da durdurulmuş olacaktır.
Hemen ardından da Ödip, up uzun bir araştırma sorgulama sürecine girişir. Sahne zamanı ilerlerken tarihsel zamanda (aşama aşama) geriye gidilir. İşte bu nedenle Kral Ödip tragedyası, bu satırların naçiz yazanı için gayet aydınlatıcı olmuştur.
Elektron, proton gibi tanecikler bizimkiyle aynı yönde akan zaman içindeler iken, onların anti_elektron, anti_proton gibi anti_parçacıkları bizimkine göre ters yönde giden zaman içindedirler. “Peki ama, zamanda ters yönde giden yani önce sonucu sonra da sebebi oluşturan böylesi anti_parçacıklar için ‘nedensellik ilkesi’ yani sebep-sonuç ilişkisi nasıl kurulabilir?” sorusu oldum olası kafasını yorarken, Kral Ödip’in bizimkiyle birlikteki sahne zamanında ilerlerken tarihsel zamanda geriye doğru giderek olayların sebeplerini ve bunların yaratmış olduğu sonuçları bulgulaması, açığa çıkartması olağanüstülüğün zirvesi değilse nedir?
Bu zirveyi inşa edenin Sofokles değil de anonim akıl olduğu açık olsa da, konuyu bir tragedya düzeninde insanların zihnine aşılamasındaki Sofokles’in yetkinliğe ne denir?
Hadi bakalım; Sfenks canavarının sorup da Ödip’in şıpın işi bilebildiği şu bilmece ile henüz karşılaşanlarımız, ne kadarlık bir süre içinde yanıtı bulma başarısı gösterir?
“Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür?”
Aynı bilmece şöyle sorulsaydı da gayet müşkül olurdu: “Hangi canlı doğduktan sonra dört, ergenliğinde iki, sonrasında üç bacaklı olur?”
İşte büyünün, büyülemenin ve büyülenmenin en güzel örnekleri değil midir bu hemen yukarıdakiler?
Bu satırların yazanı da, sözü olabildiğince uzatarak, kendince naçiz bir sözel büyü yaparak Parmenides ile Zeno büyüsünü silip atmaya, gidermeye çabaladı ve o arada sürç’ü lisan etti ise, affola!
Bu konuda pek de bağışlayıcı, merhametli ol_A_mayanlar için, yukarılarda bir yerde sözünü verdiğimiz gerçek bir paradoksa değinelim.
Fizikte ve matematikte, harf üstündeki ok işareti vektörlere özgüdür ama biz burada tekrar anlamında kullanalım. Bu demektir ki, örneğin
Al gözüm seyreyle salih! https://www.google.com/search?q=0.999%3D1
https://tr.wikipedia.org/wiki/0,999…
Ayrıca, bkz., https://www.jstor.org/action/doBasicSearch?Query=0.999&so=rel
Bu yazıyı sonlandırmazdan evvel, D. Hilbert’e atfedilen Sonsuzluk Oteli ‘paradoks’una değinmemek olmaz.
Burada da bir hayalle başlanır, sonra da aynı hayal gerçek dünyaya aitmişçesine sunulur. Denir ki, en başta; “Sonsuz sayıda odası olan bir otel düşünelim.”
İlkin, sonsuz bir sayı değildir. İkincileyin, bu denli çok odalı bir oteli nerede yapmalı? Dünya’ya sığmaz ki, Güneş’e de, Samanyoluna’da… Sonra da denir ki, bütün odaları dolu olsun. ‘Sonsuz sayıdaki’ odaların tümünü dolduracak denli çok insanı nerede bulmalı?
Hayali olan hiçbir şey paradoks değildir, ama absurd olabilir.
Bir sonraki ve Fizik – 4.b – Zeno’dan Einstein’a Kuvantum başlıklı yazımızda buluşmak üzere…
ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -4-
Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …
/Gezi/
Üç buçuk dört ay kadar olmuştu Çanakkale’deki birliğine atanalı. Kışın o kara kasvetli, soğuk gecelerin birinde irice iki valiziyle otobüsten indiğinde “—Ne işim var benim burada.” diye geçmişti aklından. Hatırladıkça hep düşünürdü; o bir tür önsezi miydi acaba, yoksa bir tür kendini şartlama mı? Gerçekten de, aradan geçen bunca süre içinde yapacak hemen hiçbirşey bulamamıştı, vazife dışında.
Akşam olup da mesai bitince, içinde bir boşluk doğar, ne yapacağını bilemez, ama servis aracına da binmek içinden gelmezdi. Başkaları neşeyle dönerdi eve. Araçtaki bağıra çağıra konuşmalardan başı şişerdi. Onun çocuğunun ayakkabısının fiyongu, bununkinin karısının teyze kızının hafta sonundaki düğünü…
Bu yüzden yürüyerek gidip gelmeyi tercih ederdi işten eve. Evi uzakta kiralamakla akıllılık etmişti, yürürken hoşça vakit geçiriyordu hiç değilse. Gerçi ev hayli uzaktaydı, çünkü kirası düşüktü. Ama, git git bitmiyordu yol. Hemen her zamanki bulutlar yüzünden ne yıldızlar görünüyordu ne Ay. Yolun eğlencesi, yol boyunda rastladığı kişi ve onların çevresindeki olaylardan kaynaklanıyordu. Fırıncı mesela, hep çalışıyor, hamur yoğuruyor yahut ekmekleri fırına veriyor oluyordu. Çırağı, kalfası da yoktu. Niye acaba? Belki de onun geçtiği sabah erken yahut gece geç saatlere kalmıyorlardı işte. Az ileride, yokuşun bitimine doğru, çok köpekli bir ev vardı. Sakallı, kavanoz dibi gözlüklü bir dedeyi görürdü sabah akşam beyaz uzun donu, entarisi ve üzerindeki kırçıllı yeleğiyle köpeklerin başında. Dede, konuşurdu köpeklerle, arkadaşmışcasına. İnce tiz sesi, uzaktan duyulur; hayli uzaklaşana dek de gelirdi arkadan arkadan. Yol uzadıkça, evler arası seyrelir, kat sayısı azalır, kalitesi düşerdi inşaatların. Artık yeni yapılmaya başlanmış, henüz bitmemiş evler göründüğünde, adamın içindeki sıkıntı daha da büyürdü. “—Ne yapacağım şimdi evde?”
Çoğunlukla yaptığı ise, televizyonu açıp ocağa su koymaktı. Bir bilemedin iki bardak çay içene dek, sızıp kalırdı sedirin köşesinde. Televizyonu sabah kapatıp, aynı yola yokuş aşağı düştüğü çok olmuştur.
Sabahleyin de, bir önceki akşamın filmini tersten seyrediyormuş gibi gelirdi. Akşam alacasının yerini sabah alacası almış olarak tek farkla. Renkler biraz daha belirgindir, hepsi o kadar.
Deniz kıyısındaki sitelerden birinde tutmuş olsaydı evi, hayat biraz daha eğlenceli olurdu belki. Canı sıkıldığında kordonda bir iki tur atar, oraya buraya uğrardı. Ama kiraları ateş pahası. Olsun; eve girip çıkarken bir iki de kız görürdü. Komşular falan araya girip, baş göz ediverirlerdi. Ne de olsa, kapı gibi mesleği vardı. Kim vermek istemez kızını böyle birine?
Neyse ki, günler birbirini kovalamış; bahar, ardından yaz gelmiş; baharda usuldan usul canlanmaya başlayan Çanakkale, yazın iyice hareketlenmişti. İskele meydanında vapur kuyruğu bekleyen araçlar taa heykelin oraya dek uzamış; birçok giyim, hediyelik eşya dükkânı, büfe açılmış; hele Cumartesi Pazarları Şehitlikleri ziyarete gidip gelenlerden kahvelerde oturacak yer bulunmaz olmuştu. Çanakkale’de havanın iyi olduğunun en göze çarpan belirtisi kordonun kalabalığıdır. Birazcık rüzgâr kesilip Güneş kendini göstermeyegörsün, kordonboyu anında tıklım tıklım olur. Gelsin kolları geride bağlayıp adımlamalar, gitsin kahvelerde çaylar, çitlensin çiğdem dedikleri ayçiçeği çekirdekleri. Orada burada belediyenin kibar kibar levhaları: “Çiğdem kabuklarınızı etrafınıza atmayınız. BELEDİYE”
Havaların düzelmeye başladığının bir başka belirtisi de resmi dairelerde, özellikle de öğleden sonraları memur bulmanın güçlüğüdür. Çoğu balıktadır çünkü, ya tek başına yahut bir iki arkadaşla. Ya kayıkla yahut oltayla. Bir kısmı zaten kordonboyundadır, ya kahvehanelerde yahut voltada. Kış günleri o denli bunaltıcıdır işte. Yazın burnunu görüveren ya denize atar kendini yahut kordona. Bir de yazlıkçılar vardır; o yüzden, fatura yatırmaya falan öğleden sonraya kaldıysanız yandınız demektir. Kuyruğun ucunu, bina içinde bir iki koridor dolaşmadan bulamazsınız. Yazlıkçılar da, çevredeki sahil beldelerinden birindeki evlerine parça bölük eşya taşıyorlardır; kendi otoları yoksa, taksiyle minübüsle. Bir iki hafta sürer artık…
Bütün bunlara rağmen ve en azından kışın o kara kasvetli, uğultulu rüzgârlı, boz bulanık ve çok daha önemlisi genizleri ciğerleri acı acı yakan ucuz Biga ve Çan kömürü dumanından kurtulmuş olmak bile sevindirir mutlu eder insanı, hele ki dışarlıklıları, yaşam sevinci kaplar. Çiçeklerle bir olup açmak istersiniz, meltemlerle bir olup esmek, martılarla bir olup uçmak istersiniz. Denemeye biraz cesareti olan, bütün bunları yapabilir de.
“—Saçmalamaya başladın.” dedi kendi kendine. Bilgisayarda hesaplamaya çalıştığı kantin bütçesi açık vermişti. Oysa az önce elle topladığında doğru sonuç çıkarmıştı. Günlük masraf belli, gelir belli. Düş masrafı gelirden, kazanç hanesindeki sayı kasadaki parayla aynıydı. E, o zaman bilgisayar niçin yanlış sonuç vermişti? “—Üfff, sil baştan.” Birlikteki kantinden o sorumluydu, kantin çavuşuydu ve her akşam, kantin kapandıktan sonra gelir gider tablosu hazırlayıp komutana imzalatmak ve sonra da klasöre yerleştirmekle yükümlüydü. Bu kez kantin kapanmış ama tablo denk çıkmamıştı. “—Kafayı yiycem.” dedi. Arada bir konuşurdu böyle, kendi kendine. Küçücük, beyaz badanası dökük bir odada tek başınaysa; odanın tek penceresi varsa, o da bahçe duvarına bakıyorsa; siyah masanın kırık bacağı altına takoz konmuşsa, demir bir iskemlede oturuyorsa. Bilgisayar da doğru sonuç vermiyorsa… “—Şeytan çarp kapıyı çık diyor valla.” Dışarıda hava mis gibi, iskele de epey kalabalıktır şimdi. Demeye kalmadı, telefon çaldı. Er künye saydı. Telefondaki ses, “—Başçavuşum emretti, evrağa tarih numara vermesin yarın imzalıycam dedi.” dedi…
İşte o akşam, servis araçlarının motor sesini işitmenin keyfine doyum olmadı. Motorların tek tek çalıştırılması, bir süre boşta vın vın inlemeleri, ardından teker teker uzaklaşmaları… Pek keyifliydi vallahi. Gürültülü konuşanların sesinden kim olduğunu çıkarmaya çalıştı. O an kimin ne yaptığını, kime nasıl bakarak konuştuğunu göz önüne getirme oyunu da oynadı bir süre. Sonra kalktı, her akşamki gibi kantin deposunda üstünü değişti, ama bu kez yukarı değil aşağı, iskeleye doğru yürüdü. Donanma kahvesinin oralardan döndü, geldi, ‘İbraamın kaave’ye oturdu. Bacaklarını şöyle bir gerdi, ayıp olmasa sandalyenin üstüne atacaktı. Hah işte iskelenin oralardaydı, sonunda inmişti kordona. Kendine ağır gelmeye başladı. İyice gevşedi, pelteleşti.
İnsanlar geldi önünden, insanlar geçti, kulağına bölük pörçük konuşmalar takıldı. İnsan istemediği zaman kulağını kapayabilmeliydi. Mecbur muydu yani o konuşmaları işitmeye onca konuyla ister istemez ilgilenmeye. Vapurlar gitti vapurlar geldi, ‘kaave’ye yeni oturanlar oldu, oturanlardan kalkanlar oldu. Garson geldi, çay söyledi. Az çapraz ileride, Subay Orduevi’nin önlerinde demirlemiş bir tekne vardı, teknede de kızlı erkekli bir grup. Bir de bir astsubay vardı, beyaz üniformasından belli. Teknedekilerden biri suya atladı. Hem yüzüyor hem teknenin kıçındakilerle konuşuyordu. Kulaç atıyor, bacak çırpıyor ama hiç ilerlemiyordu. “—Vay canına, akıntı bu kadar güçlü demek.” Garson çocuk “—Buyrun?” dedi; o ise, teşekkür etti, bardağı önüne çekti, içine tek şeker attı. Biraz karıştırdı, bıraktı. Akşama dek oturdu orada. Karşı dağlara yaslanıp da göze dik dik gelen Güneş olmasa, daha ne zamana dek oturacaktı kim bilir…
“—Yok, böyle olmayacak.” dedi, “Çürüyorum burada.” Yarın Cuma’ydı. Sorup soruşturacak, hafta sonu için farklı, değişik bir şeyler yapmaya çalışacaktı. Öyle de yaptı. Ertesi gün, bilgisayar hatasını buldu; bir iki sayıyı yanlış girmişti, toplama işareti yerine çıkarma işareti tuşuna basmıştı ve saire. İmzalattı evrağı klasöre kaldırdı. O günkü hesabı da doğru çıktı. Öğlen yemeği sırasında olsun, kantine gelenlere olsun, hafta sonu için ne yapması gerektiğini sormuş; birbirinden türlü çeşitli fikirler almıştı. Ama o, en çok karşı kıyıdaki askeriyeye ait Barbaros tesislerine gidip denize girmeyi beğendi. Hem motora da binmiş olacaktı, iyi olurdu…
Sabah olunca, bir iki lokma atıştırıp, çantasını hazırlamaya koyuldu; havlusunu, şampuanını, mayosunu yerleştirdi. Yola çıktı. Köpekli evde telaş vardı, Köpekler huzursuz, bahçe kalabalıktı. Yokuş aşağı hızlandı. Fırın kapalıydı. “Hafta sonları tatil yapıyormuş demek.” diye düşündü, sırf bunun doğru olup olmadığını anlamak için bir iki Cumartesi daha oradan geçmeliydi…
Kargacık burgacık sokaklarda bir sağa, bir sola dönerek indi kordona. Motorlar, biraz daha ileriden, Donanma kahvesinin oralardan kalkıyordu. Bir yerlerde oturup bir sabah çayı içse miydi acaba? Boş ver, Barbaros’ta içer. Onca para mı verilirmiş çaya…
Zıpladı bindi motora, üst tarafa çıktı. Gölge diye Ege’ye bakan yana oturmuştu. Gemileri, henüz silueti görünen adayı seyretti. Aklına geldi, kaptı çantasını öte yana geçti. Yolda fark etmemişti, geçen günkü tekne neredeydi acaba? Gözleriyle taradı, bulamadı. Uzaklara baktı, evini hiç değilse mahallesini bulmaya çalışırken aklına geldi birden. Dona kaldı. Yeni anlamıştı. Yutkunamadı. Köpekli evin dedesi vefat etmiş olmalıydı. Yoksa, onca kalabalık niçin biriksin evde sabah sabah…
Çöktü… Bir yakınını, tanışını, bir hısımını akrabasını kaybetmiş gibiydi. Üzüldü, hem de nasıl. Merdivenden yuvarlanıp düşmüş gibiydi. Zaten her zaman asık olan suratının iyice sarktığını hissetti. İçten içe titriyordu. Çevresindeki insanlara baktı, dedenin vefatını söylemek istedi. Ah, ne olur birisi bir baksa. Ama, ondan yana bakan olmadı. Herkes dışarı bakıyor, manzara seyrediyordu. Derken, geminin motoru çalıştı. Aşağıda bir tek yer kalmıştı. Bir motosikletli geldi, park etti. O sayılmazdı. Kenara aldılar. Bir kamyonet geldi. Köprü-kapak kaldırıldı. Gaz verildi, gemi ayrıldı iskeleden. İskeledekiler, evler büyük bir hızla geride kalıyordu. Ama orada, hiçbir şey hareket etmiyor, daha doğrusu hareket edip etmediği belli olmuyordu. Bir anda donmuş kalmıştı her şey. Hayret!… Küçük gemi, alçala yüksele kayıp gidiyordu.
Üşüdüğünü, ürperdiğini hissetti içeri geçti. Kış yolculuklarında kullanılan bölümde oturdu tek başına. Baktığı her yerde, iskelenin uzaklaşması gitmiyordu gözlerinin önünden. Daha önce sivilken de binmişti gemiye, vapura. Öğrenciyken de güverte talimi çok yapmıştı. Ama hiç fark etmemişti az önce fark ettiğini. Bu motor hızlı gidiyordu da ondan mıydı?… Herhalde ondandı.
Motor iskeleye vurunca, irkildi. Toparlandı. Üzerinde ağır bir yük vardı, taş taşıyordu sanki. Kalktı. İstemeye istemeye, ayaklarını sürüye sürüye çıktı oaradan merdivene yöneldi. Hemen herkes inmişti, yeni araçlar bile binmeye başlamıştı Kilitbahir’den. Tarife göre sola yürümesi gerekiyordu, Ama gerek kalmamıştı tarife, bir iki dışında herkes zaten sola gidiyordu. Aceleleri varmış gibi hızlı hızlı.
Elindeki çantayı sallaya sallaya, önüne baka baka yürüdü…
O gün sıkıntılı, tam kötü sayılmaz ama güzel de sayılamayacak bir gün geçirdi Barbaros’da. Önce bir boş çay içti. Sonra sucuklu kaşarlı sandviçlerle kahvaltı yaptı. Denize girdi, iskeleden atladı, su altından bakalım kaç metre gidecek diye kendini sınadı, o arada kıyıdaki kızlara caka sattı. Çıktı kurulandı, yeniden girdi ve saire. Ama, aklına hep gelip durdu dedenin vefatı. Ona neydi oysa; bir yakını hısmı değildi, bir akrabası değildi. O halde ne oluyordu öyle, tanımadığı, adını huyunu suyunu bile bilmediği birisi için bu denli üzülmek? Gelgelelim içinden de atamıyordu; buna ne demeli?
Akşam yemeğini de orada yedi, bol bol bira içti. Her şey sudan ucuzdu nasıl olsa… Hava kararmadan da, oflaya puflaya çantasını vurdu sırtına çıktı. Dönüş yolu aynı yol değildi sanki, epey uzamıştı.
Motora bindiğinde doğru kışlık bölüme çıktı. Yine oturdu tek başına ve çevresine bakmadan. Hiçbir yere bakmadan. Eğdi başını, aldı elleri arasına. Cesareti yoktu, motor ayrılırken sahile bakmaya. Pabuçlarına baktı uzun uzun, bağcıklarıyla oynadı. Bu motor da iskeleye vurdu…
Toparlandı, çıktı dışarıya. Dışarısı bıraktığı gibiydi. Her şey. Gelen giden insanlar, simitçiler çekirdekçiler, binalar duvarlar, her şey aynıydı. Sanki hep oradaydı. Hep oradaymış, oradan hiçbir yere gitmemiş ve gelmemiş gibi hissetti kendini. İyice bakındı çevresine. Akşam vakti iyice yaklaşmıştı demek; gökyüzü koyulaşmaya, bulutlar kızıllaşmaya başlamıştı.
Böyle bir dünyada üzüntü, elem, keder olamazdı. Yoktu da zaten. Ölümün olduğu bir dünyada insanlar böyle mi yapar, böyle mi yaşardı? Şunların neşesine bak, hele çocukların!…
İşte o an müthiş bir sevinç doğdu içinde. Hafiflemişti. İpinden kopmuş bir uçan balon gibi hissediyordu kendini. Zıplasa, yükseliverecekti pes pembe bulutlar arasına. İleri hamle yapsa, bir çırpıda koşup uçuverecekti taa eve kadar…
Durdu, geri döndü ve koşmaya başladı. Öyle ya, o yanlış anlamıştı sabahki kalabalığı. Bahçede sünnet düğünü falan olmalıydı, yahut kına. Günlerden Cumartesi’ydi, “Tam günü işte.” Hem sal’a verildiğini de duymamıştı. Ama ezan vakti uyanık değildi ki. “Madem öyle, evden niçin Kur’an sesi gelmiyordu peki?” Evet evet, o yanlış anlamıştı herşeyi ve güzelim günü berbat olmuştu bu yüzden. Koşa koşa gitti, köşedeki dolmuşa yetişti.
Akşam vaktinin o ağırca kalabalığında, sallana sallana, dura kalka ilerledi minibüs. Yolcu aldı, yolcu indirdi; yavaşladı, hızlandı; durdu, kalktı…
Yokuş başına gelince heyecanı arttı. Nefesi sıklaştı, kalbi tıpır tıpır atmaya başladı. Gözünü dikmişti dedenin evine, fırının önünden geçerken bile akıl edip de bakmadı açık mı kapalı mı diye. “—Sağda, müsait bir yerde.” dedi. Evin bahçesinde üç beş çocuk vardı. Ama şoför indirmedi. Yokuşta durulur mu? Yokuşun tepesinde indi, hızlı hızlı geri geldi. Nefesini kontrol edemez haldeydi, kalbi küt küt atıyordu. Neyse ki, evden Kur’an sesi de gelmiyordu. Yaklaştı bahçe duvarına, “—Sünnet mi var burda?” dedi, köpeklerle oynaşan çocuklara. Birkaçı döndü baktı. Bir tanesi de, “—Yooo, bunun dedesi öldü.” dedi, merdiven başında oturanı gösterip…
Merdiven başındaki çocuk, “—O köpekler var ya. Onlar benim.” dedi. Başka konuşma olmadı…
Köpeklere baktı. Sonra yürüdü, hızla evine gitti. Akşama dek çıkmadı. Ertesi gün de…
Yıllık izin almak için dilekçe verdi, sonra vazgeçti, geri aldı. O yaz izin kullanmadı. O yokuştan da geçmedi hiç, fırının açık olup olmadığını da kontrol etmedi. Her gün askeri servisle gitti geldi… Kendi kendine konuştuğu da olmadı bir daha, “—Yapsam ne olacak, gitsem ne olacak.” gibi sözler sayılmazsa…
Rütbe alıp ön çavuşluktan çavuşluğa terfii ettiği Ağustos, tayini çıktı; bir Eylül akşamı ayrıldı Çanakkale’den, irice iki valizle…











