İçtenlikle belirteyim, https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/18/bist-xu030-endexi/ adresteki BIST XU030 endeksinin desteğini aşağı yönlü kırmayacağı, bileakis yükseleceğini tahmin etmekteydim. Ama akıllı bir borsa simsarı, yani AL/SAT işlemcisi için bu tür tahminlerin pek de önemi yoktur doğrusu. Olmaması gerekir, daha doğrusu.
Yapılması gereken 1) destek kırılma olasılığını karşılamak için oraya bir SAT_ım (ŞORT) pozisyonu açacak ALGOBOT yerleştirmek ve 2) direnç aşılma olasılığını karşılamak için de 10220 dolayına bir AL_ım (LONG) pozisyonu açacak ALGOBOT yerleştirip beklemekten ibaret idi.

Bu kadarını yapmak için de borsa falan bilmek, ‘finansal okur yazar’ mazar hele de uzman muzman olmak gerekmez sanırım.
İleride biraz daha karmaşık, daha akıllı ve daha başarılı olmaya aday algobotlardan söz açacağız.
Category Archives: Genel
BIST XU030 endeksi ve algo/botlar
Alttaki grafik BIST XU030 endeksinin haftalık periyodlu güncel grafiğidir ve bu grafik https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/18/bist-xu030-endexi/ yazımızdaki bir saat periyotlu grafik ile karşılaştırıldığında görüleceği gibi; yüksek frekanslı algo/bot işlemi yapmak için küçük periyotlu veri kullanmak gereklidir.

“Çin niçin
BIST XU030 endeksi
Ons Altın
ODTÜ’de FİNANS MERKEZİ,
Finans Fakültesi, Finans Mühendisliği Bölümü veya hiç değilse mastır veya doktora programı var mı?
AYKIRI SORULAR -4-
https://www.google.com/search?q=finans+m%C3%BChendisli%C4%9Fi
https://www.google.com/search?q=financial+engineering+master+europe&sca_esv=339a018dea4bc811&sxsrf=ADLYWILBKAyhrWvk3mLwx0-0dJ3VTxg5mQ%3A1729237876641&ei=dBMSZ7TdJoLy6APogdzADg&oq=financial+engineering+mast&gs_lp=Egxnd3Mtd2l6LXNlcnAiGmZpbmFuY2lhbCBlbmdpbmVlcmluZyBtYXN0KgIIATIKECMYgAQYJxiKBTIFEAAYgAQyBRAAGIAEMgYQABgWGB4yBhAAGBYYHjIGEAAYFhgeMgYQABgWGB4yBhAAGBYYHjIGEAAYFhgeMgYQABgWGB5Isy1Q5wxYvg9wAXgBkAEAmAF4oAHqAaoBAzAuMrgBAcgBAPgBAZgCA6AC_wHCAgoQABiwAxjWBBhHwgINEAAYgAQYsAMYQxiKBZgDAIgGAZAGCpIHAzEuMqAH1Q8&sclient=gws-wiz-serp
https://cef.sabanciuniv.edu/
BTCUSD
Einstein’ın sesi
Albert Einstein’ın, 11 Nisan 1943 tarihinde Radio Universidad Nacional de La Plata, Argentina tarafından kayıt altına alınmış olan sesini alttaki bağlantıdan dinleyebilirsiniz.
https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/4/46/03_ALBERT_EINSTEIN.ogg?uselang=ca
ZENO’dan EİNSTEİN’a KUVANTUM–b –
FİZİK -4 / b-
İçerik: Zeno, Maxwell, Boltzmann, Einstein, fırın, karacisim ve azıcık matematik, bolca düşünce
Sıcaklığı T olan bir karacisim, örneğin bir fırın, mikrodalga veya lazer gibi tek frekanslı ışınlarla ısıtılsa bile, yaydıkları ışın dizgesi (‘spectrum’) her frekansta dalga içerir. Her frekans için sahip olunan enerji değeri de aynı olmayıp gayet büyük bir farklılık gösterir. Küçük frekanslar için, bu enerji frekansın karesi ile artarken (parabolik) sonraları bu artışın paraboliklikten ayrıldığı, artan frekansla daha az arttığı gözlenir. Derken, (Wien Yasası ile saptanan (*)) bir kritik değerde zirve yapıp daha da büyüyen frekansla azalmaya başlar.
Bu görgül (‘empirical’) davranışın, benzetim (‘fitting’) yoluyla formülünün elde edilmesinden sonra bkz., https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/13/zenodan-einsteina-kuvantum/ yazısındaki Eşitlik 2 sorun, bu formülü verecek fiziksel alt yapının açığa çıkartılmasına indirgenmişti.
İlkin, bir üstteki kaynakta (**) verilen Eşitlik 1’deki matematiksel ifade –aradaki bazı minik aşamaları atlayarak– şöyle revize edilmişti.
Bir ‘canonical ensemble’ yani sabit sıcaklıktaki bir ısı banyosu ile ısısal dengede duran ve enerji değerleri klasik fizik formülleriyle tanımlanabilen ayrık parçacıklar topluluğu için kanonik paylaşım fonksiyonu şu şekilde tanımlıdır:
A_aaa! Bu da ne böyle? FİZİK -2- BÖL BÖL, NEREYE DEK? Başlıklı ve https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/09/ adresteki Sonuç 1 eşitliğimiz ile tıpa tıp aynı değil midir? Lütfen şu PDF dosyasını indirin Bl bl
Gelgelelim, bu yazının başlığında Einstein’ın adı var ama Einstein’dan henüz söz etmedik.
Hadi edelim!
Isı sığası, herhangi bir cismin sıcaklığını bir birim değiştirmek için eklenmesi veya dışarı alınması gereken ısı yani enerji miktarıdır ve görgül olarak bilindiği gibi pek çok malzemenin ısı sığası sıcaklık artarken deyim yerindeyse doygunluğa ulaşıyor, artış hızı giderek yavaşlıyor. Bu olguların altında yatan fizik mekanizmasını (‘underlying dynamics’) açığa çıkarmak da tabii ki başlı başına büyük bir başarı sayılıyordu, 20. yy. başlarında bile.
İşte şen ve sevgili Einstein’ımız, ısı sığası olgusunun altında yatanın da kuvantum etkisi olabileceğini adeta hissetti ve yukarıdaki Eşitlik 6 ile Eşitlik 14’ü ve ısı sığası tanımını kullanarak bir bağıntı elde etti. (***) Bu bağıntı pek çok malzemenin deneysel ölçümleri ile uyumlu olduğu gibi, ısı sığalarının yüksek sıcaklıklarda yataylaşmasını da sergilemekteydi.
Yine de, anlaması, anlaşılması zorluk içeren bazı hususlar var burada. Paketçiklenmiş enerji düzeylerine sahip sistemlerin toplam enerjisini veren formülü (yukarıdaki Eşitlik 6 ile Eşitlik 14) Planck da Boltzmann da biliyordu. Niçin sıcaklığa yani T’ye göre türev alıp Isı Sığası bağıntısını Planck ya da Boltzmann elde etmedi de o zafer Einstein’a kaldı?
Daha da tuhafı. Hemen alttaki Karacisim Işıması İzgesi’nde de görüleceği üzre,

herhangibir makul sıcaklıktaki (T), örneğin insan yaşam sıcaklıkları, ışıma yeğinliği yüksek frekanslarda sıfıra eşit olmuyor ama sıfır değerine frekans büyüdükçe daha yakınsıyor. Oysa, yukarıdaki Eşitlik 4’de yazılı olduğu gibi, frekans büyüdükçe enerji de büyüyor ve sonsuz büyük frekans için enerji de sonsuz oluyor. Buna karşılık biliyoruz ki, evrende sonsuz büyük enerji yok, olamaz. Aynı şekilde, sonsuz büyük frekanslı salınım da olamaz. Durum böyle ise, şu sorular saçma mı sayılmalı? Evrendeki en büyük frekanslı salınım ve en büyük enerji ne kadardır ki, bu değerleri şu anki satıra dek yapılmış bilimum analizlerde üst limit olarak değerlendirelim. Aksi takdirde, evrende var olmayan enerji ve frekans değerleri kullanmış durumuna düşmüyor mu Planck da, Boltzmann da, Einstein da…
Mavi 3
(*) https://www.google.com/search?q=Wien+Yasas%C4%B1
(**) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/13/zenodan-einsteina-kuvantum/
(***) https://www.google.com/search?q=einstein+solid
Ayrıca; https://www.google.com/search?q=einstein+collected+works
(****) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/16/paradoks-mu-absurd-mu-b/
Paradoks mu absurd mu? – b –
Arşimet’in ‘Suyun Kaldırma Kuvveti’ diye adlandırılmış yasası İÖ 200’lü yıllardan beridir biliniyordu. Bu nedenle buğu, duman, sıcak hava dolu balonlar yerden yukarı doğru yükselirken kuş tüyü, kıl gibi bazı nesneler de hava içinde yüzer gezer hareketler (‘buoying’) yapabiliyorken demir, taş, elma gibi yoğunluğu havanınkinden büyük olan nesneler ise, havada serbest bırakıldığında yere düşüyordu. Bunlar yerden yukarı doğru fırlatıldığında da gerisin geri yine yere düşüyordu.
Yere doğru bu hareketleri anlayan, kavrayan ilk kişi midir bilinmez ama böylesi fizik olaylarını matematikselleştirip denklem yani eşit haline getiren ilk kişi Galileo Galilei’dir. Dahası, Galileo (Soy adının kullanılmasından hoşlanmazdı.) fizik denkleminde zaman terimine yer vermiş ilk kişidir de. (*) Galileo, bütün bu olguların açıklamasını, yerçekim ivmesi olarak tanımladığı g simgesine dayandırmıştı. Gelgelelim, g simgesinin tam açılımını ve açıklamasını yapmak Isaac Newton’un zaferlerinden biri olacaktı.
İlgili öykü de, hani o Newton’un başına düşen elmaya aittir. Böylelikle, bir
“Komşu komşu huuuu!
Huuu!
Oğlun gurbetten geldi mi?
Geldi!
Ne getirdi?
İncik boncuk.
Kime kime?
Sana bana!
Daha kime?
Kara kediye!
Kara kedi nerede?
Ağaca çıktı!
Ağaç nerede?
Balta kesti!
Balta nerede?
Suya düştü!
Su nerede?
İnek içti.
İnek nerede?
Ormana kaçtı!
Orman nerede?
Yandı da bitti, kül oldu!”
çocuk tekerlemesi başlamış oldu.
Elma niçin düştü?
Newton dedi ki, “Dünya çekti!”
“Dünya elmayı nasıl çekti?”
İki yüz yıl sonra Einstein geldi dedi ki, “Kütle uzayı büktü!”
“Kütle uzayı nasıl büktü?”
Einstein’dan yaklaşık elli yıl sonra Roger Penrose ile Penrose’un doktora öğrencisi Stephen Hawking şunu sorguladı: “Kütle, uzayın içsel (‘intrinsic’) ögesi midir, yoksa dışsal (‘extrinsic’) mı?” Hatasız bir teşbih yaptığımızı umarak (Hani derler a, “Teşbihte hata olmaz.” Gerçekten de olmamalıdır.) Kütle kek içindeki un topakları gibi midir yoksa kuru üzüm taneleri, fındık fıstık parçaları gibi mi? Bu soru henüz yanıtlanmış değil.
Kütle, uzayın içsel (‘intrinsic’) ögesi midir, yoksa dışsal (‘extrinsic’) mı? İşte bunu bilmiyoruz.
https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/13/paradoks-mu-absurd-mu-a/ yazımızda verili excel tablosundan yararlanarak şunu söyleyebiliriz: Henüz yirmi yedinci (27) Zenovari yarılanma aşamasında atom çapı uzunluğuna iniveriyoruz. Tam da orada atomlar, yani kütleli cisimler var; kaplumbağa üstünde veya Aşil’de. Bunlar uzayı büker mi, bükmez mi? “Bükerlerse, daha sonraki Zenovari yarılanmalar ne anlam taşır?” gibi, akla zarar, ziyan ve zeval pek çok soru üstüne bir de şu eklenebilir. “Ne Parmenides ne de Zeno, nereden bilsin ki, atom ne imiş, Einstein kim imiş, Penrose kim imiş, Hawking kimin nesi imiş.”
Yok, bu satırların meramı da Parmenides-Zeno ‘paradoks’larını çürütmek, çözmek falan değil, zinhar! Ortada paradoks yok ki zaten. (Endişe edilmesin, bir paradoksa bu yazı içinde yer verilecek.)
Ama, Parmenides ile Zeno ikilisinin zekâ parlaklığı ve kıvraklığı her türlü takdire şayan. Baksanıza, dile kolay iki bin beş yüz (2500) yıldır, absurd bir iki konu kullanarak, insan aklını burkup, büküp, kilitleyip ve hatta kelimenin tam anlamıyla büyüleyip donuklaştırmanın yolunu taa o zamanlarda bulmuşlar.
“Herhangi bir uzunluk düşünün. Örneğin, hayalinizde çizilmiş bir doğru parçasını düşünün. Bunun yarısını düşünün. Onun da yarısını düşünün. Böyle böyle, sonsuz kez yarılansa, sonu gelmez. Doğru mu?”
El hak, doğru!
“Demek ki, Aşil de kaplumbağaya erişemez; hatta bırakın erişmeyi, mesafesi ne olursa olsun ilk hareketi bile yapamaz. Hiç kimse, hiçbir nesne yapamaz. Demek ki, hareket gerçek değildir.”
İşte bu sebep-sonuç ilişkisidir yanlış olan.
Evrende hareket olduğuna göre, ardışık ve sayılamaz çokluktaki Zenovari yarılanmalar ile, içinde yaşadığımız uzayın ilgisi yoktur. Zaten, o yarılanmalar, hayalidir, hayal ürünüdür. Her uzunluğu her yarılanma aşamasına dek bölmeyi hayal etmenin de hiçbir sakıncası olamaz. Uykusuzluk çekip de koyun saymaktan bıkmış olan varsa, Zenovari yarılanmaları sayması tavsiyeye şayandır.
Parmenides ile Zeno ikilisinin zekâ parlaklığı ve kıvraklığındaki usta işi tiyatro oyunu yazarlığı da ayrıca ve hassaten takdire şayandır. Zamandaşları ünlü tragedya yazarı Sofokles’e bile parmak ısırtabilir.
Bakar mısınız? Rasgele biri değil, Aşil’dir iki kahramanlı tiyatro oyunumuzun baş kahramanı; yarı tanrı, annesi tanrıça, ölümsüzlük suyuna banılmış ama o sırada topucuğundan tutulduğu için oradan yaralanması yaşamsal tehlike yaratabilirmiş. Zaten de, şu bizim Çanakkele’nin Truva’sında İ.Ö. 13.-12. yy’da (yani Zeno’dan 700-800 yıl önce) kopan savaş sırasında Prens Paris tarafından sol topuğundan okla vurulup öldürülmüş.
Perde açılır: Ta_ta_taa taaam! İşte karşınızda tam da o müthiş Aşil! O da ne? Onun karşısında da, sevimli mi sevimli bir kaplumbağa. Aşil’in ürkütücülüğü karşısında tam da diyalektiğe uygun bir zıtlık halinde dünyanın en yavaşlarından bilinen bir hayvancık. Daha da yavaşı solucan, salyangoz falan olabilirdi, ama o da –tam da şu anda okuyucu nezdinde örneklenmiş olabileceği gibi– sevimsizliğe (hafif bir deyimle) yol açarak tiyatronun büyüsünü, ‘teatral katılımı=katarsisi’ engelleyici, Eugène Ionescovari bir “yadırgatıcı effect” sonucu doğurabilirdi.
Gelgelelim, evvela Ingmar Bergman sonraları da Nuri Bilge Ceylan’ın ‘atmosfer’ yaratımı maksadıyla kullandığı kımıltısız kadrajları kadar uzun bir, daha doğrusu tek bir sahnenin sürekli durağanlığı biz naçiz seyircilere hareketin olmadığını kanıtlamaya yetmez. Biz biliriz ki, sahnedeki illüzyondur, halüsinasyondur; bu ara bir dış sesten yarının, yarısının, yarısı gibi nakaratlı sözler geliyor olsa da…
Sahi, Aşil’i temsil eden oyuncu o kadar süre sahnede hiç kımıldamadan nasıl duracak ki? Af edin, durur! Durur! Tören kıt’alarında askerler durabildiğine göre…
Neyse, şaka bir yana, ister tiyatro oyunu sayılsın ister film senaryosu, Parmenides ile Zeno ikilisinin ‘paradoks’ metinleri olağan üstü yetkin sözel virüsler, beyin kilitleyici büyü sözleridir.
Dikkatlerden kaçmasın; büyü de öyle bizlerden ırak, ancak kırk yılın başı rastladığımız olağan dışı olaylardan değildir.
Damdan düşer gibi söyleyelim; o denli sık büyüleniriz ki, (neredeyse bu alışkanlık nedeniyle kanıksamış olur) pek farkına varmayız.
Bazen karşı cinsten birinin sadece bir anlık bakışından büyülenir âşık oluveririz. Bir şarkı ile büyülenir, mutlanır veya hüzünleniveririz. Bir film, bir dizi veya bir tiyatro oyunu izler olayını veya kahramanlarını aklımızdan kovamaz, büyülenmiş olarak kalakalıveririz. Zaten aslında da sırf büyülenmek için, film, dizi, tiyatro oyunu izlemez miyiz? Atatürk’ün gözleri, bakışı, endamı hangimizi büyülemez? “Ta_ta_taa taaam!” diye başlayıveren Kader Senfonisi’nden (L.v. Beethoven, Senfoni No. 5, Op. 67, Do minör) büyülenmeyip tüyleri diken diken olmayanımız var mıdır?
Hele şuna şuna ne buyurulur? (https://tr.wikipedia.org/wiki/Kral_Oidipus_(Sofokles) Adresinden alıntılanmıştır.)
Ödip, Apollon tarafından lanetlenmiştir. Onun yazgısında babasını öldürüp annesiyle evlenmek vardır. Bunu öğrenen annesi ve babası onu bebekken ayaklarından bağlatarak bir çobana verirler. Çoban ona acır ve ölüme terk edemez. Çocukları olmayan bir kral ve kraliçeye verir. Ödip onların çocukları gibi büyür ama Delfi tapınağı kâhini bir gün ona yazgısındaki lanetten bahseder. O da bunun gerçekleşmemesi için gerçek anne babası sandığı insanlardan kaçar, ama bu kaçışta gerçek babasını kehanette de sözü edilen üç yol ağzında öldürür.
Thebai’ye gelir. O zamanlar orada Sfenks adında bir canavar halka zor günler yaşatmaktadır. Sorduğu bulmacaları bilemeyenleri acımasızca öldürmektedir. Ödip Sfenksin karşısına çıkar. Lanetli olmasına rağmen tanrı özelliklerine sahip durumdadır. Akıllı, güçlü, yenilmez vs. durumunun yarattığı özelliklerinden dolayı bu durumun üstesinden kolayca gelecektir. Bu olay üzerine Ödip ünlenmiştir ve ülkeye kral seçilmiştir. Laios ölmüş olduğu için dul kalan kraliçe İokaste ile evlenir. Yani farkında olmadan annesiyle bir evlilik yapmış olur. Ama ikisi de bunun farkında değildir. Evlenip dört çocuk sahibi olurlar.
Bütün bu olan bitenden sonra Ödip Kolonos’a sürülmüş ve orada ölmüştür. Onun son günlerinde yanında sadece kızı Antigone ve İsmene vardır.
Sofokles’in ünlü trgedyalarından biri ve Sigmund Freud’a erkeklerin bilinç altındaki anne ile evlenme kompleksini esinleyen Kral Ödip’in öyküsünün kısa bir özeti idi hemen üstteki üç paragraf. Bireysel ve toplumsal ahlak açısından da gayet önemli bir terbiyecidir aynı tragedya. Tanrı adları, kehanetler, dönemin kehanet kentleri bir biri ardına geçit yaparken çobanın vicdanı ve şefkati, Sfenks adlı canavarın insanlara yönelttiği soruları yanıtlayabilir olmanın gerektirdiği bilgelik gücü; ne kadarı gerçek ne kadarı hayali olduğu bilinmeyen bir olaylar dizgesi içine sindirilerek ama ap açıktan toplum eğitmenliği, toplum mühendisliği yapılmaktadır.
Tragedyanın sahnelenişinin kronolojik sıralaması, yani sahne zamanı şöyle başlar: Ödip, Thebai kentindedir ve kraldır (ve bilmeden annesi İokaste ile evlidir). Bir rahip Ödip’e gelerek şehirde veba salgını olduğunu ve kadınların çocuk doğurmadığını haber verir. Ödip de zaten (aslında dayısı ve yeni) kayınçosu olan Kreon’u, bu felaketlerin sebebini öğrenmesi için kehanet kenti Delfi’ye yollamıştır ki, Kreon da rahibin dertlenmesi biter bitmez sahneye girer ve öğrendiği kehaneti söyler. Ödip’ten önceki kral Laios (yani Ödip’in öz babası) esrarengiz bir şekilde öldürülmüştür. Eski kralın kanı henüz yerdedir; çünkü ne katili bulunabilmiştir dolayısı ile ne de intikamı alınabilmiştir. Ödip, eski kralın katilini (yani henüz bilmediği kendisini) bularak intikam alacağına söz verir, bu sayede salgın da durdurulmuş olacaktır.
Hemen ardından da Ödip, up uzun bir araştırma sorgulama sürecine girişir. Sahne zamanı ilerlerken tarihsel zamanda (aşama aşama) geriye gidilir. İşte bu nedenle Kral Ödip tragedyası, bu satırların naçiz yazanı için gayet aydınlatıcı olmuştur.
Elektron, proton gibi tanecikler bizimkiyle aynı yönde akan zaman içindeler iken, onların anti_elektron, anti_proton gibi anti_parçacıkları bizimkine göre ters yönde giden zaman içindedirler. “Peki ama, zamanda ters yönde giden yani önce sonucu sonra da sebebi oluşturan böylesi anti_parçacıklar için ‘nedensellik ilkesi’ yani sebep-sonuç ilişkisi nasıl kurulabilir?” sorusu oldum olası kafasını yorarken, Kral Ödip’in bizimkiyle birlikteki sahne zamanında ilerlerken tarihsel zamanda geriye doğru giderek olayların sebeplerini ve bunların yaratmış olduğu sonuçları bulgulaması, açığa çıkartması olağanüstülüğün zirvesi değilse nedir?
Bu zirveyi inşa edenin Sofokles değil de anonim akıl olduğu açık olsa da, konuyu bir tragedya düzeninde insanların zihnine aşılamasındaki Sofokles’in yetkinliğe ne denir?
Hadi bakalım; Sfenks canavarının sorup da Ödip’in şıpın işi bilebildiği şu bilmece ile henüz karşılaşanlarımız, ne kadarlık bir süre içinde yanıtı bulma başarısı gösterir?
“Hangi varlık sabah dört ayak üstünde, öğlen iki ayak üstünde ve akşam üç ayak üstünde yürür?”
Aynı bilmece şöyle sorulsaydı da gayet müşkül olurdu: “Hangi canlı doğduktan sonra dört, ergenliğinde iki, sonrasında üç bacaklı olur?”
İşte büyünün, büyülemenin ve büyülenmenin en güzel örnekleri değil midir bu hemen yukarıdakiler?
Bu satırların yazanı da, sözü olabildiğince uzatarak, kendince naçiz bir sözel büyü yaparak Parmenides ile Zeno büyüsünü silip atmaya, gidermeye çabaladı ve o arada sürç’ü lisan etti ise, affola!
Bu konuda pek de bağışlayıcı, merhametli ol_A_mayanlar için, yukarılarda bir yerde sözünü verdiğimiz gerçek bir paradoksa değinelim.
Fizikte ve matematikte, harf üstündeki ok işareti vektörlere özgüdür ama biz burada tekrar anlamında kullanalım. Bu demektir ki, örneğin
Al gözüm seyreyle salih! https://www.google.com/search?q=0.999%3D1
https://tr.wikipedia.org/wiki/0,999…
Ayrıca, bkz., https://www.jstor.org/action/doBasicSearch?Query=0.999&so=rel
Bu yazıyı sonlandırmazdan evvel, D. Hilbert’e atfedilen Sonsuzluk Oteli ‘paradoks’una değinmemek olmaz.
Burada da bir hayalle başlanır, sonra da aynı hayal gerçek dünyaya aitmişçesine sunulur. Denir ki, en başta; “Sonsuz sayıda odası olan bir otel düşünelim.”
İlkin, sonsuz bir sayı değildir. İkincileyin, bu denli çok odalı bir oteli nerede yapmalı? Dünya’ya sığmaz ki, Güneş’e de, Samanyoluna’da… Sonra da denir ki, bütün odaları dolu olsun. ‘Sonsuz sayıdaki’ odaların tümünü dolduracak denli çok insanı nerede bulmalı?
Hayali olan hiçbir şey paradoks değildir, ama absurd olabilir.
Bir sonraki ve Fizik – 4.b – Zeno’dan Einstein’a Kuvantum başlıklı yazımızda buluşmak üzere…











