Gençliğime dair pek de bir şey hatırlamıyorum. Çok eskiye dair hatırladığım tek şey; koyu renkli, iri gövdeleri olan yüzünde şekil şemal kalmamış yaşlılar arasında büyüdüğümdü. Artık su içip yemek yiyemeyen çürümüş ve kurumuş kökleri, topraktaki tüm yemekleri benim yememi sağlıyordu. Bazılarının gözlerinin ışığı sönmüş, sanki “Bu dünyaya olan hizmetimi yeterince verdim, artık yolculuk vakti.” diyordu. Onların elinde ve onların bilgeliğinde büyüdüm. Dilleri vardı ama hiç konuşmazlardı. Lakin o sessizlik içinde bile bana birçok şey öğrettiler. Onların dallarını nereye uzattıkları, ne zaman meyve verdikleri, misafirleri nasıl karşıladıkları, rüzgarlara nasıl direndikleri benim olgunlaşmamı sağlayan şeylerdi. Onların yaşadığı çoğu şeyi yaşamamıştım henüz ama onların hayatı geleceğimin habercisi gibiydi. Bana ait yazılmış kaderin birer ön gösterisi gibiydiler. Okumaya devam et “Köyün Portakal Ağacı”
Özlem Teyze
Sekiz dokuz yaşlarımda iken, kendisi ev işi yapacak diye sokağa salardı annem bizi. İşime yarayacak ya, ben de seve seve koşardım sokağa. Aynı oyunlar olmasına rağmen sanki ilk defa oynuyormuşuz gibi coşkuyla oynardık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız o günlerde, arada bir gözüme takılan ve içimi hüzün kaplayan bir pencere vardı. Ahşaptan yapılmış, iki camı olan, önünde ise küçük bir saksı bulunan bir pencereydi. Perde aralanınca yaşlı bir teyze belirirdi ardında. Okumaya devam et “Özlem Teyze”
Zaman ve Kumdan Kaleler
Hayat ve Ölüm
İmanı var olana, hayat arasıdır iki ezan
Nere gider bilinmez, cihandan çıkan insan
Hayat dediğin ki, saçma sapan bir roman
Ölüm nedir ki, zamandan bir başka ziyan
