Gençliğime dair pek de bir şey hatırlamıyorum. Çok eskiye dair hatırladığım tek şey; koyu renkli, iri gövdeleri olan yüzünde şekil şemal kalmamış yaşlılar arasında büyüdüğümdü. Artık su içip yemek yiyemeyen çürümüş ve kurumuş kökleri, topraktaki tüm yemekleri benim yememi sağlıyordu. Bazılarının gözlerinin ışığı sönmüş, sanki “Bu dünyaya olan hizmetimi yeterince verdim, artık yolculuk vakti.” diyordu. Onların elinde ve onların bilgeliğinde büyüdüm. Dilleri vardı ama hiç konuşmazlardı. Lakin o sessizlik içinde bile bana birçok şey öğrettiler. Onların dallarını nereye uzattıkları, ne zaman meyve verdikleri, misafirleri nasıl karşıladıkları, rüzgarlara nasıl direndikleri benim olgunlaşmamı sağlayan şeylerdi. Onların yaşadığı çoğu şeyi yaşamamıştım henüz ama onların hayatı geleceğimin habercisi gibiydi. Bana ait yazılmış kaderin birer ön gösterisi gibiydiler.
Boyum ve gövdem asla onlar kadar değildi, ama hissediyordum ki yetişkinliğe giriyordum ben de. Uzaktan rahatsız edici gürültüler geliyordu. Gün ağarmaya başladıktan bir süre sonra başlıyor, gün batımına doğru kesiliyordu. Bu gürültü ilk günlerde bir sinek vızıltısı gibiyken, sonralarda ayı kükremesi kadar korkunç bir hal almıştı. Günlerce ve haftalarca sürdü bu. Sonra fark ettim ki, uzaktaki yaşlılar yok olmuş. Onun yerini gün ışığı almıştı. Uzaklarda yeşillikler gözüküyordu. Hissediyordum ki onlar benim henüz büyümekte olan çok küçük kardeşlerimdi. Belki sadece o kadar büyüyen yetişkin abilerim bile olabilirlerdi. İçerisinde sivri sivri şeyler dönen, ayı kükremesi gibi ses çıkaran bir kutu taşıyan, dört tane dalı, bir tane gövdesi olan yaratıklar gelmişti. Onların kökleri yoktu ve hareket edebiliyorlardı oldukları yerden. Yaşlı amcalarımı parça parça kopararak bir yere götürüyorlardı.
Nihayet o dört dalı olan yaratığı görme fırsatım oldu. Hepsi aynı boydalardı. Kafalarında yuvarlak şeyler vardı. Birkaç tanesinin kafasına bizim yaşlı bunakların kopan dalları düşmüştü. Belki de o yuvarlak şeyler o yaratıkların kabuklarıydı. Kafam karışıktı. Senelerdir olduğu yerde duran kahverengi iri gövdelerin yerini, hareket eden pembe renkli yaratıklar alıyordu. Yanımdaki yaşlıları da kopardıktan sonra, birkaç tanesi gelip benim başımda durdu. Biraz ses çıkardıktan sonra, beni es geçip diğer yaşlıları koparmaya devam ettiler. Belki de ben yeterince yaşlı değildim onlar için. Bilemiyorum. Bu olaydan sonra kafam daha da karıştı.
Gel zaman git zaman, o yaratıklar oraya küp küp yapılar kurmaya başladı. Üzerinden bir çıkıntıdan sis bulutu atıyordu o yapılar. Zaman geçtikçe yaratıklara insan dendiğini, o yapılara da ev dendiğini öğrendim. Bu yaratıklarla, artık insanlar diyeceğim, bir ilişki kurmaya başladım. Bu evler sık sık olmasına rağmen bana yakın olan alan boşluktu. Genelde küçük insanlar, çocuklar, oyun oynuyordu burada. Çok nadir olarak yapılan, insanların hep bir araya gelip yüzündeki mutlulukların okunduğu günler de vardı. Tabi yine her zaman toplanıp da ben yüzlerinin gülmesini beklerken hepsinin yüzünün asık olduğunu gördüğümde şaşırmadım değil. Fark ettim ki bu üzüntülü günlerden sonra, sürekli gördüğüm insanlar arasında artık bazıları yoktu.
Her gün batımından sonra evlerine çekilirler, gün ağarınca da ortalıkta dolaşırlardı bu insanlar. Her bir günüm farklı geçiyordu. Bir gün çocuklar yanımda oynarken, diğer gün köyün küçük dostları beni ziyarete geliyordu. Burnu sivri olanlara tavuk, kulakları sivri olanlara ise köpek dendiğini öğrendim zamanla. Tavuklar köklerimin üzerindeki toprağı eşelediklerinde rahatlamış hissediyordum. Tepede beliren o turuncu yuvarlak ortaya çıktığında, bazen köpekler bazen ise tavuklar gövdemin altına gelerek yatarlardı. Başka bir yere değil de sadece benim yanıma geliyor olmaları beni değerli hissettirirdi. Sıcaktan bunaldıklarını hallerinden anlıyordum. Ben onları sıcaktan koruyordum da, beni kim koruyordu? Benim bunaldığımı neden kimse fark etmiyordu? Bu gibi düşüncelere kapıldığım zamanlarda dilim olmamasına rağmen insanların içine doğmuş gibi hissediyordum. Bazen o uzun kıvrılan şeyin içerisinden oluk oluk su akardı. Oradaki insanlar bu boşluk alanı sularken benim köklerime de su salardı. Kana kana içerdim ben de. Bazen çocuklar su savaşı yaparken dallarıma ve yapraklarıma sıçrayan su beni ferahlatırdı.
Havaların soğumaya başladığı vakitlerde dallarımda beyaz beyaz çiçekler açardı. Küçük kanatlara sahip sarı siyah dostlarım beni ziyarete gelirdi. Yazın esen rüzgar beni rahatlatmasına rağmen kışın esen rüzgar çiçeklerin verdiği estetiği benden alıp götürüyordu ve bazen kanatlı kardeşlerimi benden uzaklaştırıyordu. Bu çiçeklerin ayrı bir güzelliği vardı. Onların ardından oluşan yeşil tomurcuklar. Vakit geçtikçe turuncu toplara benziyordu. İnsanlar gelip koparıyordu ilk başta. Bendeki bu güzelliği aldıkları için onlara darılmıştım ilk başta. Fakat bir defasında turuncu topları koparıp yanımda ağızlarına götüren insanlar ve çocukların sonradan mutlu olduğunu ve derin bir “Oh!” çektiğini görünce fark ettim ki benim bu güzelliğim onlar için değerli. Bunun üzerine değerli ve mutlu hissettim. Tepede beliren turuncu dairenin, güneşin, beni büyüttüğü gibi dallarımda beliren turuncu toplar, onlara “portakal” deniyordu, insanları büyütüyordu.
Uzun bir müddet hayatım böyle geçti. Zor günlerim olmuştu ama en sonunda insanların o yüzlerindeki gülümseme ve tatmin olmalarını hissedince bütün bu zorluğa değdiğini düşünüyordum. Şükür duyuyordum. Vakit geçtikçe yaşlandım. Kendimi, çocukluğumdaki yaşlı dedelere benzetir oldum. Artık çok dilim dönmez oldu ve portakal üretemiyordu vücudum. Rüzgarlarda dallarım sızlıyor, köklerimin kuruması susuzluğumu artırıyordu. Şimdi ise karşımda yaşlı dedelerin dallarının soyulmuş halini görüyorum. Ama tepesinden kısaltmışlar gibi biraz. Parlak bir rengi var ve kısaltılan kısmında gri parlak bir metal var.
Hayatımın yarısı boyunca geçirdiğim insan dediğim yaratık, bugün karşımda o sapın tepesine konulmuş metali tutuyor. Bana savuruyor. Önce rüzgarı hissediyorum, sonra kabuğumun içerisinden çıkan hayatımı sürdüren özün akmasını. Beni dik tutan kabuğumu kaybedişim acılarla süslenmiş bir şekilde devam ediyor. Uzun süredir dingin olan zihnim karışık bir halde yine. Anlam vermeye çalışıyorum ama nafile.
Köyün Gençlik yıllarımda duyduğum, yaşlı amcaların gözlerinin söylediklerini şimdi ben söylüyorum: Bu hayata dair hizmetim bitiyor heralde, yolculuğa çıkmak üzereyim. Ömrümü göz önüne getirince, insanları, çocukları ve küçük dostlarımı mutlu edişim, onlara küçük de olsa bir yardımım dokunması beni değerli hissettiriyor. Bu his, kafamın karışıklığını dindirmeye yeterli geliyor. Son anlarımda olduğumu düşünüyorum. Ve eğer dilim olsaydı, sesim çıksaydı şu anda söylemek istediğim tek şey şu olurdu: Bu hayatı yine olsa yine yaşardım; ne bir derece daha sakin, ne bir derece daha heyecanlı.
