Yamyam

Hatırladığım ilk anı, çocukken ormanın içindeki kimsenin henüz keşfetmediği ince akarsuya gittiğimdi boş zamanlarımda. Adanın sınırında ise bu suyun gözlerimin alamadığı kadar devasa hali vardı. Fakat o kadar geniş alanlara yayılmış su beni boğuyordu. Boğazımı birinin sıkar gibi olduğunu hatırlıyorum. O el kadar genişlikte akan su ise çok daha ilginçti. Suyun akışını, bulutlar kızdıktan sonraki günlerde daha doygun bulurdum. Yere çömeldikten sonra iki elimi dizime koyar ve ellerimin arasından akan suyu izlerdim. Bazen o kadar dalardım ki ona, uyanırken evimize uğrayıp, çalışırken bize ve toprağımıza yaşam veren, biz yorulunca ise (etrafın karanlığa büründüğü vakitlerde) rengini kızıla döndürüp uzaklaşan tanrının gitme vaktini kaçırıyordum.

Tanrıyı uğurlarken hepimiz tarlada ekip biçtiğimiz bütün işimizi bırakıp ona yönelerek diz çökerdik. Kollarım ve bacaklarım küçükken, tarlada çalışanları uzaktan izliyordum sadece. Sonra kollarım ve bacaklarım uzadı, güçlendim kuvvetlendim. Bir keresinde, her şeyin başladığı zamanlar, tanrıyı uğurlama vakti geldiğinde diz çöktükleri anda etrafta oynadığım için o öfke dolu gözlere maruz kaldım. Korktum, korktum çünkü bu zamana kadar bana güler yüzle bakıp başımı okşayanların bakışları tek bir an içerisinde değişince ne yapacağımı bilemedim. Anlayamadım ne olduğunu. O günden sonra sekteye uğradı bütün dünyam. İnce akarsu artık o kadar hoş gelmiyordu gözüme, ona bakıyor olmama rağmen onun parıltılarını göremez olmuştum. Vakit geçtikçe şunu fark ettim: tanrıyı uğurlama vaktinde ben de diz çökersem o bakışlar olmuyordu. Sonra diz çökmeyi öğrendim.

Kollarım ve bacaklarım bayağı uzamıştı ve artık pis kokmaya başlamıştım. Bu arada atladığım bir detay da var. Belli bir uzunluğa geldiğimde, yemek yediğim yer, kafamın yanlarında duran yerler, havayı içime çektiğim yerlerde delikler açıldı. Tek bir gün içerisinde olmuştu tüm bunlar. Çok acıdı ve hepsi bittiğinde ilk fark ettiğim şey ise etrafı bulanık görüyordum ve elimle gözlerime dokunuyordum. Islaktılar. Kolumla o ıslaklığı geçirmek için sürdüm gözlerime kolumu. Sonrasında ise benimle en çok vakit geçiren iki insan, bana gülümseyerek baktılar ve tepedeki tanrıyı işaret ettiler. Ne olduğunu, neden olduğunu yine anlamamıştım ama içimi bir umut ve teslimiyet sarmıştı. Sanki sana bunları tepedeki tanrı için yaptık der gibi bakıyorlardı.

Vücudumda açtıkları o deliklere, benim ağzımdaki sert şeyler gibi ama daha irice olanlarından sıkıştırdılar. Bu irice olan şeyleri bize benzeyen dört ayaklılarda görmüştüm. Benden küçük olanlarda bunlardan yoktu. Benden büyük olan herkeste ise bunlardan vardı. Ama bir kişi farklıydı. Onun vücudunun her yerinde bu dişlerden ve ağaç yapraklarıyla süslenmiş çubuklar ipler vardı. O bizlerle beraber çalışmazdı. Kemiklerden yapılmış ve üstüne birkaç deri atılmış, yumuşacık koltukta otururdu tüm gün. Yanındaki birkaç insan onun yemeğini hazırlardı, onu koltuğuyla beraber taşırdı. Ve yanındakilere bir şey yaptırması için tepesinde yuvarlak ve birkaç oyuklu kemik olan sopasıyla işaret etmesi yeterliydi.

Bir sabah uyandığımda, birçok insan tarladaki işe gitmek yerine ateş yaktığımız meydanda toplanmış bekliyordu. Çocuklar olarak aralardan sıvışıp en önde izlerdik bir şey olduğunda. O farklı olan insanın yanındaki insanlar; dört ayaklı, kulakları uzun ve yumuşak kılları olan, beyaz, hareket eden bir şey kucaklamış geliyorlardı. Ortaya koydular onu. Ayaklarını bağladıkları için hareket edemiyordu. O farklı insan, eline ucuna sivri bir kemik takılmış çubuğu iki eliyle tuttu. Bağırarak havaya kaldırdı. Bir süre bekledi. Sanıyorum ki tepedeki tanrıya bakıyordu. Sonra kafasını indirdi ve etrafındaki insanlara bakmaya başladı. Bir süre ortada gezindi ve bana döndü. Yine korktum, tedirgin oldum. Bana doğru yürüdü. Elime o çubuğu tutuşturdu ve eliyle koyunu gösterdi. Ne yapacağımı bilemedim. Sanki başka bir yerde boşlukta asılı kalmıştım. Benimle en çok ilgilenen iki insan, elinde o çubuğu tutar gibi yapıp çubuğu savuruyor gibi yaptı. Gösterilen yere gittim elimde çubuk ile. O insanların gösterdiği gibi tuttum ucu sivri çubuğu.

Karşımda gördüğüm beyaz kılları olan dört ayaklının da gözleri vardı. Onun gözleri bizim gözümüz gibi değildi. Çok farklı şekiller vardı içerisinde. Onun gözlerine baktığımda şaşkın bir çocuk gördüm ilk başta. Sonra bana seslendi. Tekrar gözlerine baktığımda ise güler yüzlü bir çocuk gördüm. Sonra kükreyen bir ses geldi arkamdan. O farklı insanın gözleri yerinden çıkıyor gibi ağzından sular fışkırıyordu ve bana bakıyordu. İçimde bir taraf boşluğa düşmüş gibi donmuşken, diğer taraf ise kaynayan su gibi kabarıyordu. Tekrar gözlerine baktım onun. Çatık kaşlı ama gözleri çekilmiş bir çocuk gördüm. Bu onu son görüşümdü; gözlerimi kapattım, ve çubuğu savurdum. Kısa bir bağırmadan sonra sesi kesildi. Çubuğa ve ayaklarıma sıçrayan kırmızı şey sıcak hissettiriyordu.

Bu günden sonra kaldığımız yerin dışına da götürmeye başladılar beni. Beraber hayvanları avladık. Bu hissizliğe ek olarak, yakın arazilerde kamp kurup ateş yakan, bezlerle örtünmüş insanları tanrıyı uğurladıktan sonra öldürmek eklendi. Bu insanların kafasında ya da gövdesinde delikler yoktu ve sıkıştırılmış dişler yoktu. Çocukkenki halim gibiydiler. Öldürdüğümüz insanları sırtımıza yükleyip evlerimize götürüyorduk. Onları bir yere yığdıktan sonra dinlenmek için ağaçlardan topladığımız suları ve tarladan gelen bitkileri ezerek yaptığımız yiyecekleri büyük bir delikte karıştırıp yüzüyorduk. O yüzmeden sonra bütün vücudum yenilenmiş ve gün boyu çalışacak kadar dolu hissediyordum.

Avlanmaya gittiğimiz günlerin akşamında, yemeklerin tadı bir değişik geliyordu. Uzun bir süre yorgunluktan ya da yüzdüğümüzden kaynaklanıyor sanmıştım. Sonra çocukluğumu hatırladım. Normalde yemeklerin ve özellikle etlerin tadı, ateşte pişen şey dört ayaklı olduğunda güzel oluyordu, tatlı oluyordu. Ateşte bizim gibi iki ayaklılardan piştiği günler ise yemekler ve etler daha acı ve tatsız oluyordu. Ve fark ettim ki, gece uyurken sivri kemikli çubuklar ile öldürdüğümüz insanları yiyorduk. Kötü hissettim ilk başta. Tüm yediğim şeyler sanki tekrar yukarı çıkar gibi hissediyordum göğsümde. Birkaç hafta boyunca deri kaplı yatağa yatmadan önce böyle hissettim ve ağzımdan kötü kokusu olan iğrenç bir bulamaç çıktı. Sonralarda ise alıştım. Diğer insanlar da yiyordu ve hiç böyle şeyler yaşamıyorlardı. Bunun normal bir olay olduğunu düşünmek beni iyi hissettiriyordu. Artık göğsümde hissettiğim o şey yoktu.

Ve bugün, gün ağardığında çıktığımız ve tanrı tepede olduğu müddetçe durmaksızın yürüdüğümüz uzun yolda, birkaç çadır görerek durduk. Bir müddet dinlendik. Tanrıyı uğurladık ve insanların ateş yakmasını izledik. Anlamadığımız bir şekilde ses çıkarıyorlardı ve bazı sesleri tekrarlıyorlardı. Lakin bunların hiçbir önemi yoktu, uykuya daldıktan sonra onları öldürecektik. Nihayet beklediğimiz vakit geldi. Uyudular ve uykuları derinleşti.

Yavaş adımlarla, elimizde uçlarına sivri kemik takılmış çubuklarla tetikte bir halde ilerliyorduk. Aralıklı bir halde yatmışlardı. Biz ise birkaç kişiydik. Küçük adımlarla yattıkları yerin ortasına geçtim. Arkamdan bir kıpırtı geliyor gibi olunca aniden döndüm ve elimdekini savurdum. Diğerleri gibi bedeni büyük değildi onun. Küçüktü. Hiç ses çıkarmamıştı. Fakat vakit yavaşlamıştı. Sanki herkes hareketsiz ve biz birbirimize bakıyorduk.

Gözlerini gördüm. Gözlerinde el kadar akarsuya bakarken gördüğüm gözleri gördüm önce. Beyaz kılları olan dört ayaklıyı öldürürken bana bakan şaşkın ve korkak çocuğu gördüm. Yüzü çökmüş kaşları çatık bir yüz gördüm gözlerinde. Gözlerimi kırptım. Bir an için akarsuda gördüğüm yüzü görür gibi oldum. Ama en sonunda, çocuğun gözlerinde, kaşlarını çatmış bana öfkeyle bakan başka bir çocuk gördüm. Göğsüne kemik sapladığım çocuğun yüzüne baktım. Gülümsüyordu ve korku dolu gözlerden eser yoktu. Ben yaşarken ölüydüm. O ise ölürken bile yaşıyordu…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir