Bir Değişiklik

Merhaba buraya uğrayan insanlar!

Bu platform, özellikle emek sarf edilerek girilmediği üzere hiçbir şekilde uğrak alanı olmayan bir yer. Lakin gönlüm ister ki daha fazla okuyucu kitlem olsun, yazılarım birçok insanın kalbine ulaşsın. Bu sebeple artık daha çok insanın beni kolaylıkla takip edebileceği bir platforma, Wattpad’e de yazılarımı paylaşacağım.

Aşağıdaki linkten şu ana kadarki yazılarıma ve devamına ulaşabilirsiniz.

https://www.wattpad.com/user/ahmetksasmaz

Kalpten Bir Soru

Telefonumu ve kulaklığımı aldım. Usulca kapıyı açtım ve dama giden merdiven basamaklarını teker teker çıktım. Bu esnada kimse benim orada olduğumu bilmiyordu. Çünkü bütün o karmaşa ve gerginliğin içinde karşısındakini dahi göremeyen insanlar, nasıl olup da arka planda bir sinek gibi hareket eden önemsiz bir detayı görecekti. Onların sesleri kulağıma geliyordu fakat hiçbir yorum katılmadan diğer kulağımdan çıkıyordu. Dama çıktım. Zaten var olan sandalyemi gölgeye çektim. Azıcık eğildiğim zaman yatabileceğim bir duvar ve masmavi gökyüzü altında birkaç ev ile süslenmiş koyu yeşil bir dağ vardı karşımda. Söğüt ve dut ağaçlarının yanında, evimin dışında ama yakınında bulunan çiçekler ve çim de vardı manzaramda. Rüzgârın hafif esintisi her bir yaprağı, her bir yaprak bir dalı, her dal ise bütün gövdeyi hafifçe oynatıyordu. Okumaya devam et “Kalpten Bir Soru”

Karanlıkta Bir Adım

Öfkeyi düşman sanar idim, ardı üzüntü imiş
İnsan para peşinde diye, kör der durur idim
Şan şöhret hikaye, tek derdi var olmak imiş

Yol biter sandım idi, ucu bucağı yok imiş
Derdimi dünya sanır, mal edinmek ister idim
Mal mülk yalan, tek ihtiyaç sevgi imiş

İnsan karışık sanar idim, aslında basit imiş
Aradığım zihinde sanır, fikir bakar durur idim
Fikir zikir altında yatan, cevaplar kalpte imiş

Meyvem insan için sanar idim, aslında değil imiş
İnsanı hoş etmek gerek diye, meyvemi yadırgar idim
Acı tatlı fark etmez, meyvenin kendisi yeter imiş

Yamyam

Hatırladığım ilk anı, çocukken ormanın içindeki kimsenin henüz keşfetmediği ince akarsuya gittiğimdi boş zamanlarımda. Adanın sınırında ise bu suyun gözlerimin alamadığı kadar devasa hali vardı. Fakat o kadar geniş alanlara yayılmış su beni boğuyordu. Boğazımı birinin sıkar gibi olduğunu hatırlıyorum. O el kadar genişlikte akan su ise çok daha ilginçti. Suyun akışını, bulutlar kızdıktan sonraki günlerde daha doygun bulurdum. Yere çömeldikten sonra iki elimi dizime koyar ve ellerimin arasından akan suyu izlerdim. Bazen o kadar dalardım ki ona, uyanırken evimize uğrayıp, çalışırken bize ve toprağımıza yaşam veren, biz yorulunca ise (etrafın karanlığa büründüğü vakitlerde) rengini kızıla döndürüp uzaklaşan tanrının gitme vaktini kaçırıyordum. Okumaya devam et “Yamyam”

İnsan Keman Olsa

Sen bir keman misali, nota ve arşe ötürü
Notan bir harmoni olsa, arşesiz neye yarar
Arşen pürüzsüz olsa da, notasız neye yarar

Nota senin içindir, arşen ise dışın
Biri can ateşindir, diğeri ise ışığın
Seni ala yapan, ahengidir müziğin

Köyün Portakal Ağacı

Gençliğime dair pek de bir şey hatırlamıyorum. Çok eskiye dair hatırladığım tek şey; koyu renkli, iri gövdeleri olan yüzünde şekil şemal kalmamış yaşlılar arasında büyüdüğümdü. Artık su içip yemek yiyemeyen çürümüş ve kurumuş kökleri, topraktaki tüm yemekleri benim yememi sağlıyordu. Bazılarının gözlerinin ışığı sönmüş, sanki “Bu dünyaya olan hizmetimi yeterince verdim, artık yolculuk vakti.” diyordu. Onların elinde ve onların bilgeliğinde büyüdüm. Dilleri vardı ama hiç konuşmazlardı. Lakin o sessizlik içinde bile bana birçok şey öğrettiler. Onların dallarını nereye uzattıkları, ne zaman meyve verdikleri, misafirleri nasıl karşıladıkları, rüzgarlara nasıl direndikleri benim olgunlaşmamı sağlayan şeylerdi. Onların yaşadığı çoğu şeyi yaşamamıştım henüz ama onların hayatı geleceğimin habercisi gibiydi. Bana ait yazılmış kaderin birer ön gösterisi gibiydiler. Okumaya devam et “Köyün Portakal Ağacı”

Buruk Bir Ben

Bu adaya getirildiğimde on yaşlarımdaydım. Çocuk olduğumuz için o zamanlar bize pek fazla sorumluluk verilmezdi. Konak içerisinde belli alanlarda gezmemize izin verirlerdi. Arada bir de tarlaya götürürlerdi ki iş öğrenelim. Tarla sürmek, tarlayı sulamak ya da ekinleri biçmekten başka bir işe yaramıyorduk. Bir keresinde efendimiz sadece çocuklara özel bir sepet meyve getirmişti bize. Belki vicdanına dayanıp yapmıştı, belki de ilerde yapacağımız işlerin karşılığını şimdiden verip borçlu çıkarmak istiyordu bizi. Ben dahil kimse bilmiyor. Bu Akdeniz civarlarındaki ülkelerden gelen turuncu bir meyveydi. Adına portakal diyorlardı. Bu duvarlarla çevrili konak içerisinde geçirdiğim seneler boyunca, duvarların ardını merak ettim hep. Bu meyveyi yerken içinden çıkan sert şeyleri yaslandığım duvarın dibine atmıştım. Çocuğum tabi çevre temizliğinden de anlamıyorum. Efendimizin baş yaveri geliyordu. Yüzü asık, hiçbir şeyi beğenmeyen birisiydi ve bizi sürekli azarlardı. İster istemez hepimiz duvar dibinde sıraya geçtik. O sırada üzerine basılan oradan oraya sürüklenen sert şeyler toprağa gömüldü. Okumaya devam et “Buruk Bir Ben”

Küçük Pencereler

“Bir evin ne kadar büyük penceresi olursa o kadar ufku açık olur o ailenin.” diye bir varsayım var. Oldu olacak evin tüm duvarlarını da cam yaptırsınlar! Her gün, her saniye görürsek ne değeri kalır ki ışığın? Hiç sıkılmaz mı insan, gölgesi gibi yanında gezen bir sevgilisi olduğunda? Sıradanlaşmaz mı artık? Küçük pencere umuttur. Canın sıkıldığında gidebileceğin yegâne uğrak noktasıdır o pencere. Yokluk içinde imkân bulmak gibidir. Tüm manzara, karşısında belirmez insanın bir anda. Sokağın başından itibaren yürüyen yaşlı amcanın nereye gittiğini görmek için az daha yaklaşmayı gerektirir. Okumaya devam et “Küçük Pencereler”

Bir Tren Penceresi

İç donduran bir Aralık gecesiydi. St. Petersburg’dan Moskova’ya yol alan bir yolcu trenine binmiştim. Elimde siyah, birkaç cebi olan çantam ile en arka vagonun pencere kenarına oturmuştum. İkili ikili birbirlerine bakan oturaklara sahipti vagon. Karşımda beresini giymiş, sıkıldığını belli ederek camdan dışarıyı seyreden sekiz yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Yanında ise elinde paketi açılmış ve yarısı bitmiş kurabiyeleri tutan annesi duruyordu. Kafamı dışarıya çevirdiğimde ise gardan ayrılırken tren yolunu aydınlatması için dikilen sarı lambalar ilişti gözüme. Yavaş yavaş yağmaya başlayan kar taneleri pencerenin camına dokunuyordu. Soğuyan hava ile birlikte camın üzeri ancak dikkatli bakıldığında görülebilecek kristal şekilleriyle doluydu. Gevşeyen vidalar, tren açık araziye geldiğinde yanlardan vuran rüzgârı kaçırmasına sebep oluyordu pencerenin. Okumaya devam et “Bir Tren Penceresi”

Özlem Teyze

Sekiz dokuz yaşlarımda iken, kendisi ev işi yapacak diye sokağa salardı annem bizi. İşime yarayacak ya, ben de seve seve koşardım sokağa. Aynı oyunlar olmasına rağmen sanki ilk defa oynuyormuşuz gibi coşkuyla oynardık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız o günlerde, arada bir gözüme takılan ve içimi hüzün kaplayan bir pencere vardı. Ahşaptan yapılmış, iki camı olan, önünde ise küçük bir saksı bulunan bir pencereydi. Perde aralanınca yaşlı bir teyze belirirdi ardında. Okumaya devam et “Özlem Teyze”