İç donduran bir Aralık gecesiydi. St. Petersburg’dan Moskova’ya yol alan bir yolcu trenine binmiştim. Elimde siyah, birkaç cebi olan çantam ile en arka vagonun pencere kenarına oturmuştum. İkili ikili birbirlerine bakan oturaklara sahipti vagon. Karşımda beresini giymiş, sıkıldığını belli ederek camdan dışarıyı seyreden sekiz yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Yanında ise elinde paketi açılmış ve yarısı bitmiş kurabiyeleri tutan annesi duruyordu. Kafamı dışarıya çevirdiğimde ise gardan ayrılırken tren yolunu aydınlatması için dikilen sarı lambalar ilişti gözüme. Yavaş yavaş yağmaya başlayan kar taneleri pencerenin camına dokunuyordu. Soğuyan hava ile birlikte camın üzeri ancak dikkatli bakıldığında görülebilecek kristal şekilleriyle doluydu. Gevşeyen vidalar, tren açık araziye geldiğinde yanlardan vuran rüzgârı kaçırmasına sebep oluyordu pencerenin. Okumaya devam et “Bir Tren Penceresi”
