Telefonumu ve kulaklığımı aldım. Usulca kapıyı açtım ve dama giden merdiven basamaklarını teker teker çıktım. Bu esnada kimse benim orada olduğumu bilmiyordu. Çünkü bütün o karmaşa ve gerginliğin içinde karşısındakini dahi göremeyen insanlar, nasıl olup da arka planda bir sinek gibi hareket eden önemsiz bir detayı görecekti. Onların sesleri kulağıma geliyordu fakat hiçbir yorum katılmadan diğer kulağımdan çıkıyordu. Dama çıktım. Zaten var olan sandalyemi gölgeye çektim. Azıcık eğildiğim zaman yatabileceğim bir duvar ve masmavi gökyüzü altında birkaç ev ile süslenmiş koyu yeşil bir dağ vardı karşımda. Söğüt ve dut ağaçlarının yanında, evimin dışında ama yakınında bulunan çiçekler ve çim de vardı manzaramda. Rüzgârın hafif esintisi her bir yaprağı, her bir yaprak bir dalı, her dal ise bütün gövdeyi hafifçe oynatıyordu. Okumaya devam et “Kalpten Bir Soru”
Bir Tren Penceresi
İç donduran bir Aralık gecesiydi. St. Petersburg’dan Moskova’ya yol alan bir yolcu trenine binmiştim. Elimde siyah, birkaç cebi olan çantam ile en arka vagonun pencere kenarına oturmuştum. İkili ikili birbirlerine bakan oturaklara sahipti vagon. Karşımda beresini giymiş, sıkıldığını belli ederek camdan dışarıyı seyreden sekiz yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Yanında ise elinde paketi açılmış ve yarısı bitmiş kurabiyeleri tutan annesi duruyordu. Kafamı dışarıya çevirdiğimde ise gardan ayrılırken tren yolunu aydınlatması için dikilen sarı lambalar ilişti gözüme. Yavaş yavaş yağmaya başlayan kar taneleri pencerenin camına dokunuyordu. Soğuyan hava ile birlikte camın üzeri ancak dikkatli bakıldığında görülebilecek kristal şekilleriyle doluydu. Gevşeyen vidalar, tren açık araziye geldiğinde yanlardan vuran rüzgârı kaçırmasına sebep oluyordu pencerenin. Okumaya devam et “Bir Tren Penceresi”
