Gençliğime dair pek de bir şey hatırlamıyorum. Çok eskiye dair hatırladığım tek şey; koyu renkli, iri gövdeleri olan yüzünde şekil şemal kalmamış yaşlılar arasında büyüdüğümdü. Artık su içip yemek yiyemeyen çürümüş ve kurumuş kökleri, topraktaki tüm yemekleri benim yememi sağlıyordu. Bazılarının gözlerinin ışığı sönmüş, sanki “Bu dünyaya olan hizmetimi yeterince verdim, artık yolculuk vakti.” diyordu. Onların elinde ve onların bilgeliğinde büyüdüm. Dilleri vardı ama hiç konuşmazlardı. Lakin o sessizlik içinde bile bana birçok şey öğrettiler. Onların dallarını nereye uzattıkları, ne zaman meyve verdikleri, misafirleri nasıl karşıladıkları, rüzgarlara nasıl direndikleri benim olgunlaşmamı sağlayan şeylerdi. Onların yaşadığı çoğu şeyi yaşamamıştım henüz ama onların hayatı geleceğimin habercisi gibiydi. Bana ait yazılmış kaderin birer ön gösterisi gibiydiler. Okumaya devam et “Köyün Portakal Ağacı”
Yakarış
Ne diye izletirsin bana bu elemi
Asıl Yolumuz
Farklılığı hoş görmek amacımız
Kitleler arkamda baş kaldırmak değil de
Hayat ve Ölüm
İmanı var olana, hayat arasıdır iki ezan
Nere gider bilinmez, cihandan çıkan insan
Hayat dediğin ki, saçma sapan bir roman
Ölüm nedir ki, zamandan bir başka ziyan
Ee Sonra? Hiç.
Ee sonra? Sorduğum yegane soru
Koca bir hiçle bitmiyor mu sonu
Anlam ararız bitene kadar vuru
Sanki çok önemliymiş gibi konu
Rivayete göre iki maymunun suçu
Bir türlü çıkamadığımız dipsiz kuyu
Bu manasız yaşamın tek tarifi vardır
O da sudan toprağa gidilen koşu
