Hatırladığım ilk anı, çocukken ormanın içindeki kimsenin henüz keşfetmediği ince akarsuya gittiğimdi boş zamanlarımda. Adanın sınırında ise bu suyun gözlerimin alamadığı kadar devasa hali vardı. Fakat o kadar geniş alanlara yayılmış su beni boğuyordu. Boğazımı birinin sıkar gibi olduğunu hatırlıyorum. O el kadar genişlikte akan su ise çok daha ilginçti. Suyun akışını, bulutlar kızdıktan sonraki günlerde daha doygun bulurdum. Yere çömeldikten sonra iki elimi dizime koyar ve ellerimin arasından akan suyu izlerdim. Bazen o kadar dalardım ki ona, uyanırken evimize uğrayıp, çalışırken bize ve toprağımıza yaşam veren, biz yorulunca ise (etrafın karanlığa büründüğü vakitlerde) rengini kızıla döndürüp uzaklaşan tanrının gitme vaktini kaçırıyordum. Okumaya devam et “Yamyam”
Köyün Portakal Ağacı
Gençliğime dair pek de bir şey hatırlamıyorum. Çok eskiye dair hatırladığım tek şey; koyu renkli, iri gövdeleri olan yüzünde şekil şemal kalmamış yaşlılar arasında büyüdüğümdü. Artık su içip yemek yiyemeyen çürümüş ve kurumuş kökleri, topraktaki tüm yemekleri benim yememi sağlıyordu. Bazılarının gözlerinin ışığı sönmüş, sanki “Bu dünyaya olan hizmetimi yeterince verdim, artık yolculuk vakti.” diyordu. Onların elinde ve onların bilgeliğinde büyüdüm. Dilleri vardı ama hiç konuşmazlardı. Lakin o sessizlik içinde bile bana birçok şey öğrettiler. Onların dallarını nereye uzattıkları, ne zaman meyve verdikleri, misafirleri nasıl karşıladıkları, rüzgarlara nasıl direndikleri benim olgunlaşmamı sağlayan şeylerdi. Onların yaşadığı çoğu şeyi yaşamamıştım henüz ama onların hayatı geleceğimin habercisi gibiydi. Bana ait yazılmış kaderin birer ön gösterisi gibiydiler. Okumaya devam et “Köyün Portakal Ağacı”
Bir Tren Penceresi
İç donduran bir Aralık gecesiydi. St. Petersburg’dan Moskova’ya yol alan bir yolcu trenine binmiştim. Elimde siyah, birkaç cebi olan çantam ile en arka vagonun pencere kenarına oturmuştum. İkili ikili birbirlerine bakan oturaklara sahipti vagon. Karşımda beresini giymiş, sıkıldığını belli ederek camdan dışarıyı seyreden sekiz yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Yanında ise elinde paketi açılmış ve yarısı bitmiş kurabiyeleri tutan annesi duruyordu. Kafamı dışarıya çevirdiğimde ise gardan ayrılırken tren yolunu aydınlatması için dikilen sarı lambalar ilişti gözüme. Yavaş yavaş yağmaya başlayan kar taneleri pencerenin camına dokunuyordu. Soğuyan hava ile birlikte camın üzeri ancak dikkatli bakıldığında görülebilecek kristal şekilleriyle doluydu. Gevşeyen vidalar, tren açık araziye geldiğinde yanlardan vuran rüzgârı kaçırmasına sebep oluyordu pencerenin. Okumaya devam et “Bir Tren Penceresi”
