İç donduran bir Aralık gecesiydi. St. Petersburg’dan Moskova’ya yol alan bir yolcu trenine binmiştim. Elimde siyah, birkaç cebi olan çantam ile en arka vagonun pencere kenarına oturmuştum. İkili ikili birbirlerine bakan oturaklara sahipti vagon. Karşımda beresini giymiş, sıkıldığını belli ederek camdan dışarıyı seyreden sekiz yaşlarında bir çocuk oturuyordu. Yanında ise elinde paketi açılmış ve yarısı bitmiş kurabiyeleri tutan annesi duruyordu. Kafamı dışarıya çevirdiğimde ise gardan ayrılırken tren yolunu aydınlatması için dikilen sarı lambalar ilişti gözüme. Yavaş yavaş yağmaya başlayan kar taneleri pencerenin camına dokunuyordu. Soğuyan hava ile birlikte camın üzeri ancak dikkatli bakıldığında görülebilecek kristal şekilleriyle doluydu. Gevşeyen vidalar, tren açık araziye geldiğinde yanlardan vuran rüzgârı kaçırmasına sebep oluyordu pencerenin. İçerisi insan nefesi ile ılıklaşırken, pencereden vuran hafif soğuk, yüreğimde bir ürperti gibi dağılıyordu. Pencerenin kenarı paslanmaya ve sökülmeye başlamıştı. Belli ki yıllardır trenin bakımı yapılmıyordu. Kafamı cama yaslamış, düşüncelere dalmış bir halde dışarıyı izlerken sarsılarak ayıldım. Tren ray değiştiriyor olmalıydı. Etrafıma bakındım. İnsanlar da uyuyakalmışlar. Tekrar kafamı dışarıya çevirdim. Karla karışık yağan yağmur, pencerenin arkasına doğru yavaşça süzülüyordu. Ardından yeni bir tane ve ardından yine… Bu küçük tren penceresinin manzarası, kimi zaman ağlayan bir bulutu, kimi zaman tenha mekanlarda yalnız kalmış bir ağacı, kimi zaman ise iki tepenin ardında doğan turuncu huzmeyi gösteriyordu. Bu pencere, evin bir köşesinde duran kutudan daha hüzünlü, daha mutlu, daha umutlu, daha sihirli ve daha gizemliydi…
