Sekiz dokuz yaşlarımda iken, kendisi ev işi yapacak diye sokağa salardı annem bizi. İşime yarayacak ya, ben de seve seve koşardım sokağa. Aynı oyunlar olmasına rağmen sanki ilk defa oynuyormuşuz gibi coşkuyla oynardık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız o günlerde, arada bir gözüme takılan ve içimi hüzün kaplayan bir pencere vardı. Ahşaptan yapılmış, iki camı olan, önünde ise küçük bir saksı bulunan bir pencereydi. Perde aralanınca yaşlı bir teyze belirirdi ardında. Mahalledekiler ona Özlem Teyze derdi. Yıllar öncesinde taşınmış ama kimseyle sohbeti olmayan, yaşlı ve kimsesiz biriydi. Çocuklar olarak onun adının Özlem olduğundan bile şüphe ederdik. Bize öyle bir bakardı ki gözleri “Çocuklar! Beni de çağırın. Aksayan ayağıma rağmen koşarak gelir sizinle oynarım!” der gibi. Ben büyüdüm yıllar geçtikçe, o ise tam tersine küçüldü. Bir gün geldi ve küçük bir tabutun içinde sonsuz uykuya daldı. Her şey değişti: kaldırımlar, sokak lambaları, dükkanlar… Tek bir şey aynı kaldı: buruşmuş göz torbaları üzerinde, kısılmış, o pencereden dışarıya bakıp çocukluğunu özleyen gözler. Bugün, yetmişime az kalmış bir halde elimde duran çay bardağı ile perdesi hafif aralanmış o pencereden bakan kişi benim. Bu sokakların yeni Özlem Teyzesi…
