Bu adaya getirildiğimde on yaşlarımdaydım. Çocuk olduğumuz için o zamanlar bize pek fazla sorumluluk verilmezdi. Konak içerisinde belli alanlarda gezmemize izin verirlerdi. Arada bir de tarlaya götürürlerdi ki iş öğrenelim. Tarla sürmek, tarlayı sulamak ya da ekinleri biçmekten başka bir işe yaramıyorduk. Bir keresinde efendimiz sadece çocuklara özel bir sepet meyve getirmişti bize. Belki vicdanına dayanıp yapmıştı, belki de ilerde yapacağımız işlerin karşılığını şimdiden verip borçlu çıkarmak istiyordu bizi. Ben dahil kimse bilmiyor. Bu Akdeniz civarlarındaki ülkelerden gelen turuncu bir meyveydi. Adına portakal diyorlardı. Bu duvarlarla çevrili konak içerisinde geçirdiğim seneler boyunca, duvarların ardını merak ettim hep. Bu meyveyi yerken içinden çıkan sert şeyleri yaslandığım duvarın dibine atmıştım. Çocuğum tabi çevre temizliğinden de anlamıyorum. Efendimizin baş yaveri geliyordu. Yüzü asık, hiçbir şeyi beğenmeyen birisiydi ve bizi sürekli azarlardı. İster istemez hepimiz duvar dibinde sıraya geçtik. O sırada üzerine basılan oradan oraya sürüklenen sert şeyler toprağa gömüldü.
O sert şeylere verilen ismin tohum olduğunu tarlada çalışırken öğrendim. Orada büyüyen yeşil bitkileri arada bir samanlıktan bozma yatakhanemizden kaçıp suluyordum. Gün geçtikçe büyüyorlardı. Seneler geçti. Bir süre sonra durdu uzaması. Ben de uzamıyordum artık. Hatta taşıdığım buğday çuvallarından kamburum çıkıyordu. Tarlada çalıştıkça öğrendim ki, uzamasını durduran şey, yanı başında dikilmiş duvardı. Köklerinin etrafa yayılmasını ve özgür olmasını engelliyordu o duvarlar. “Buruk” koydum ağacın adını. “Artık sen benim kader yoldaşımsın.” dedim kendisine. Yorucu geçen tarlada çalıştığımız günlerin sonunda onun yanında yatıp dinlenmek huzur vericiydi. Onun gölgesine düşen rüzgâr, Hanımın yelpazesinden daha serindi eminim ki.
Tarlada bayağı bir tecrübelendikten sonra artık insanlar, ya da diğer adıyla köpekler, yaver mertebesine yükselip konağa hizmet ediyordu. Çamur ve toz kaplı paçavralardan yine her gün tertemiz yıkamak zorunda olduğumuz üniformalara geçiyorduk. Artık tarlada sabah akşam yorulmuyor olmamıza rağmen değişmeyen bir şey vardı: yine hizmetkardık ve Efendi ne derse onu yapmak zorundaydık. Azarlayan kişi değişti ama azarlanmak değişmedi.
Efendinin ticaret ortakları çoktu. Dolayısıyla adaya gelip giden büyük adamlar çok oluyordu. Bir gün İspanyol bir efendi geldi. Deniz ticareti üzerine filolara sahip bu kişiye çay ikram ediyordum. Eskiden kaptanlık yaptığını, yüzleştiği fırtınaları anlatıyordu. Fırtına sonrasındaki denizdeki durgunluğu, sahil kenarındaki yumuşak kumları ve deniz dalgaları anlatınca o kadar etkilendim ki, içimdeki seslerin hepsi birden onu konuşur oldu. Bu esnada dalgınlığımdan dolayı ikram ettiğim çayı İspanyol efendinin üstüne döktüm. Ceza olarak üç gün boyunca kırbaçlandım ve bir hafta boyunca öğünlerimin bir tanesi verilmedi. Ama öyle bir haldeydim ki, artık aylarca aç kalsam umurumda olmazdı. Çünkü kafamda dönen tek şey o denizi görmekti. Geceleri onun hayaliyle uyudum, sabahları onun özlemiyle uyandım.
Lakin artık dayanamıyordum. Ona duyduğum özlem beni yerle bir ediyordu. İçimde hep bir huzursuzluk oluyordu. Kaçmaya karar verdim. Bir yanım umutla doluydu, diğer yanım ise korkudan tir tir titriyordu. İçimdeki huzursuzluğu yok etme uğruna umudu seçtim. Sabah güneş doğmadan yarım saat önce Buruk’un yanına gittim. Önce onu bırakacağım için özür diledim. Sonra ağladım. Onunla beraber büyümüştük. Bu yolda geride bırakamazdım. Ruhu olsaydı eminim ki o da benimle beraber kaçmak isterdi. Sert gövdesinden tuttum ve yukarı doğru çektim. Birkaç sefer zorladıktan sonra kökleri topraktan ayrıldı. Artık bir yerde sabit durmasına gerek yoktu. O da başka manzaralar görebilirdi. Onun ayağı ve onun gözü ben olacaktım.
Günün ağarmasına yaklaşık on beş dakika vardı. Kimse görmez iken çitlerden atladım. Biraz ilerledikten sonra, adayı tanımadığım ve ormanında yürümediğim için ayağım takıldı ve düştüm. Sırtımda Buruk da olduğu için çok ses çıktı. Bunun üstüne çitlerin etrafında gözetleme yapan bekçiler ateş açtı. Bir sürü mermi yağmasına rağmen birkaç sıyrık vardı sadece. Ne pahasına olursa olsun o denizi görmeliydim. Buruk’u da sırtlanarak koştum. Defalarca düşsem bile yine ayağa kalkarak koştum. Vücudum acıyor ve yanıyordu. Nedense üşümeye başlamıştım. Ama yine de koştum. Dermanım kalmasa bile koştum. “Az kaldı, az kaldı. Ha gayret!” diyerek koştum.
Yerdeki ve gökteki maviliğin arasında kalan turuncu bir ışıltı vardı karşımda. Artık etraf karanlık değildi. Gün ağarıyordu. Bedenime baktığımda ise çamurdan ve tozdan kararmış kahverengi bir ten yerine kana bürünmüş kırmızı ve ıslak bir beden gördüm. Sıyırdığını sandığım mermilerden bazıları koluma ve karnıma saplanmıştı. Birden gücüm bitti. Buruk’a tutunup ayakta durmaya çalıştım ama nafile. Yere yığıldım.
Sanırım yolun sonu buraydı. Buruk’a teşekkür ettim. Yolun başından sonuna kadar kader arkadaşım olmuştu. Yukarıda keskin bir mavi, aşağıda beyaz noktalarla ve sarı çizgilerle bezenmiş narin bir mavi, ortada ise turuncu bir yuvarlak vardı manzaramda. Tıpkı çocukluğumda bana verilen portakal gibi. Gözlerim kapanıyordu yavaş yavaş. Ruhumu teslim ediyor gibiydim denize karşı. Dalgaların saçlarımı okşamasına ve dalgaların ninni gibi gelen sesine bıraktım kendimi. Benim hikayem budur Buruk! Ve sonunda, artık özgürüm, özgürüm çünkü ruhumu kime teslim edeceğimi yalnızca ben seçtim.
