BULMACA BULDURMACA

İlkokul dergilerimizin vaz geçilmez eğlendirici bölümlerindendi, çizgi resimlerdeki gizlenmiş (şifrelenmiş, kripto) desenler. Şunun gibi;

Fazlası için bkz., https://www.karar.com/avciyi-bekleyen-buyuk-tehlike-ne-resimdeki-tehdidi-bulun-1507376.

Bu misal, bakalım alttaki grafikteki flamayı bulabilecek misiniz?

Düz çizgilerin gücü adına!

Kuşkusuz, olayların pek çok nedeni var ve geleceği iyi tahmin etmek için tümünü bilmek gerekir. Ama, bazı ipuçlarından yola çıkarak da gelecek hakkında şu ya da bu gerçekleşme olasılığı çerçevesinde çeşitli tahminler yapılabilir. Örneğin, sadece üç düz çizgi ile Dolar Endeksi DXY hakkında gayet belirgin bir fikir sahibi olunabilir.

Salt düz çizgilere dayalı irdeleyiş %100 başarı getirmeyebilir elbette. Yine de, örneğin BIST_KRDMD pay fiyat ₺ ve $ bazlı haftalık ve aylık grafiklerinden de çeşitli ipuçları elde edilebilir. En azından izleyiş ve daha geniş çaplı irdeleyiş için gerekçe oluşturabilir.

MICROSOFT hakkında

İnce işler 3 başlıklı ve https://blog.metu.edu.tr/caglart/2026/03/16/ince-isler-3/ adresteki fikrimiz hilafına olam şu haber dikkat çekicidir: Microsoft 2008’den beri en kötü çeyreğe hazırlanıyor

Teknoloji sektörünü sarsan iki endişe verici eğilimin kesişme noktasında bulunan Microsoft, yirmi yıl önceki küresel finans krizinden bu yana en kötü çeyreklik performansına hazırlanıyor.

Bkz.

https://www.bloomberght.com/microsoft-2008-den-beri-en-kotu-ceyrege-hazirlaniyor-3773042

FİZİK BİL_me_MENİN EĞLENCELİ YANI -1-

FİZİK ÖĞREN_me_MENİN YARARI için bkz., https://blog.metu.edu.tr/caglart/2025/03/01/fizik-ogren_me_menin-yarari/

Eğlenceli yanlarından biri ise şudur: Düz ve v hızıyla giden miniminnacık bile olsa herhangi bir tanecik şu koskocaman uzayı şu formüle (*) göre büzüştürür imiş, gidiş yönünde. Ama diğer yönlerde hiç değişiklik olmaz imiş. (**)

İşin eğlencesiz yanı ise şudur: Yukarıdaki sözler tamamen saçmadır. Einstein, andaş (eş anlı, “simultaneous”) konum ölçümü sonucunun ne olacağını öngörmüştür sadece. Uzay gerçekten mi büzüşmüştür de o sonuç elde edilmiştir yoksa başka tür ölçümün olanaksız olduğu mu ima edilmiştir? Bu sorunun yanıtı değildir Einstein’in Boy Kısalması (“Length Contraction) formülü.

Ayrıca, bkz., https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/11/02/hizli-giden-nesnelerin-boyu-gercekten-kisalir-mi-b/

(*)

(**) Çok yakından tanıdık bazı üniversitelerin bazı Fizik Bölüm’lerinde halen öyle belletilmektedir.

Zamanda Yolculuk

Işınların demet halinde çizgiler izleyerek davrandığı Geometrik Optik kapsamındaki olayların tersinir olduğu bilinmektedir. Yani, aynadan yansıyan, mercek ya da prizmadan geçen, suda kırınan ışının kaynağı ile hedefi (örneğin, hedef ekranı) yer değiştirildiğinde izlenen yörünge aynı kalır. Dahası, ışın kaynağının ve hedefin gösterilmediği fotoğraflara bakarak ışığın yayılma yönü saptanamaz. Kimya’da da bazı tepkimelerin tersinir olduğu bilinmektedir. Keza, bazı Isıldevinim (“Thermodynamics”) süreçlerinin de tersinir türden olduğu bilinmektedir.
Biraz da bu bilgilerden kaynaklı olsa gerek, “zamanda yolculuk” konusu da hayli ilgisini çekegelmiş insanlığın. Lâkin, geleceğin henüz oluşmadığının fikriyle, sadece zamanda geriye yolculuktan söz edilmekte, şimdilik. Ama, bu geriye yolculuğun an be an sürekli olarak mı gerçekleşeği umulmakta, yoksa anlık zıplama biçiminde mi gerçekleşeği umulmakta; işte burası belirtilmez çoğu kez. Yine de “Hele bir geriye zıplamayı becerelim, sonrasında sürekli biçimde geriye gitmeyi de umabiliriz.” diye düşünmek mümkündür.
Fizik çerçevesinde ise, Pozitron gibi bir Zıttaneciğin (“Antiparticle) Elektron’a göre (bize göre de) zamanda geriye gittiği düşünülmektedir. Bu özellik salt Elektron_Pozitron çiftine değil tüm Zıttaneciklere özgüdür.
Pozitronun da Elektronun da bilinmediği bir çağda, zaman (yani bize göre) ilerlerken zamanda geriye gidişin şimdiyi ve geleceği nasıl etkilediği, nam_ı diğer, Nedensellik yani Sebep_Netice ilişkisini (“Causality”) gözler önüne seren kişi Sofokles’tir. (#1) Dikkatli okuyucu fark etmiş olabilir ki, Sofokles’in bu anılan Kral Ödip adlı Tragedya’sında zaman kâh zıplamalarla kâh kısa bölümler içinde süreklilik hâlinde geriye gider, gelir.
Bir başka dikkat çekici nokta şudur: hiç kimse alabildiğine geri gidip en baştaki “Trajik Hata”yı (“hamartia” (#2)) yani olayları başlatan ilk kehâneti, yani minik bir yavrunun ileride babasını öldürüp yerine geçerek kral olacağını ve annesi ile evleneceğini söyleyen kâhini, bunları söylemesinden evvel öldürmek arzusu duymaz. (Böyle olsa zaten tragedya olmazdı. Şaka, şaka!)
Gelgelelim, Richard Feynman adıyla yayımlanmış şu vidyonun 8:53 zamanında sözü edilen bir paradoksta zamanda geriye gidip dedesini öldüren bir şahsın, öz babasının ve dolayısı ile bizzat ve bizatihi kendisinin doğumunu engelleyebilmesinin olanaklı olup olmadığı tartışılır. (#3)
Bu anılan vidyodaki sözler ve fikirler gerçekten Feynman’a mı aittir? Kuşkuluyum. Zira, aynı vidyonun az öncesinde yani 8:14 zamanında evrende sonsuz enerji olmadığından söz edilir. Önceki pek çok yazımızda da belirtmiş idik; evrende  enerji yoktur ama Maxwell–Boltzmann İstatistiği’nde, Max Plank Karacisim Denlemi’nde, Albert Einstein Isı Sığası denkleminde enerji hep ’a gider. Bu nasıl olur? Nasıl olur da Feynman, Maxwell–Boltzmann İstatistiği’ne, Max Plank Karacisim Denlemi’ne, Albert Einstein Isı Sığası denklemine itiraz etmez?
Zaten, aynı vidyonun 5:50 zamanı dolayında şunları söylüyor Feynman: Zaman makinesi ile zamanda 10 dakika geri gidip makinenizden dışarı adım attığınızda (…) uzayın boşluğuna basarsınız. Havasızlıktan boğulur, donar ve ölürsünüz. Çünkü 10 dakika önce Dünya bam başka bir konumda idi. “—Geriye gitmek için Dünya’nın 10 dakika önceki tam konumunu hesaplamanız gerekir.”
Bu denli dolambaçlı gerekçelere gerek yok aslında. Kestirmeden söyleyeyim: Zamanda geriye gidip dedenizi öldüremezsiniz. Çünkü, o zamanda, gelecekten gelip dedesini öldürmüş bir kişi (yani siz) yok idi(niz). Dolayısı ile, öyle bir ana, yani denizi öldürdüğünüz ana gidemezsiniz, çünkü öyle bir an hiç olmadı. Daha da özeti; geçmişin hiçbir anına gidemezsiniz çünkü o anda gelecekten gelmiş bir kişi (yani siz) yok idi(niz), öyle bir an hiç olmadı idi.
(#4)

(#1) https://blog.metu.edu.tr/caglart/?s=%C3%96dip
(#2) https://www.google.com/search?q=Trajik+Hata&rlz=1C1CHBF_enTR866TR866&oq=Trajik+Hata&gs_lcrp=EgZjaHJvbWUyBggAEEUYOTIICAEQABgWGB4yCAgCEAAYFhgeMgcIAxAAGO8FMgcIBBAAGO8FMgcIBRAAGO8F0gEIMTcwOGowajeoAgiwAgHxBf0uVQJ1cixo&sourceid=chrome&ie=UTF-8
(#3) https://www.youtube.com/watch?v=9srHbolzwf8
(#4) Kim bilir, şu kelâm ileride gayet meşhur olabilir: “Past is not penetrable!”

R. Descartes’in “Düşünüyorum; demek ki varım.” mealindeki sözünün sonrası

Düşünüyorum ki, varım. Varsayayım ki, dış dünya da var. Ben + dış dünyanın aritmetik eşitliğine evren diyeyim.
Evrendeki herkes, amâ olsun olmasın Aşık Veysel misali gidiyor gündüz gece, bilmeden ne halda olduğunu. (#1) Örneğin yeyip içtiklerini nasıl sindirdiğini, (#2) içindeki kanın nasıl dolaştığını, görme, işitme, tatma, dokunma ve koklama edimlerini nasıl yaptığını an be an izleyemeksizin. Ama, gündüz gece gittiğine göre, herkesin zaman yolcusu olduğu kesin.
Tabii ki, yaygın manadaki ‘zaman yolculuğu’ deyiminden kasıt başka. Bu konuyu, izleyecek olan veya daha sonraki yazıda irdeleyeceğiz. Şimdilik Aşık’la yoldaşlığımızı sürdürelim.
Dikkatli okuyucu fark etmiş olmalı; Aşık Veysel doğduğu anda yaşamaya başlamış olduğu kanısında. Bu kanı, çok yaygın ama o derece yanlış! Zira, yaşamın anne yumurtasının baba spermi ile döllenmesi anında başladığı biyolojik bir gerçek olarak biliniyor. Ama tabii döllenişin hemen ardından beyin ve duyu organları gibi olanaklardan mahrum olunduğu için o zamanlara ilişkin hiçbir anı kaydedilmiyor, oluşmuyor.
Sonrası da var; doğumdan hayli sonraki bir zamana dek de anı oluşmuyor. İşte bu nedenle de hiç kimse, annesi kim babası kim emin olamıyor. Herkes, ona telkin edilmiş bilgiyle büyüyüp gidiyor.
Bu konuyu, yanak titretmesiyle ünlü bir yabancı sinema oyuncusu aracılığı ile eşeliyelim; Klaus Kinsky. (#3)
Kinsky’nin sarışınca olduğu biliniyor ve ‘A Bullet for the General’ filminde bir Meksikalı, Chuncho Munos’un (Gian Maria Volonté) kardeşi rolünde. Bu durumun izahı (‘rationalization’) için de filmin diğer sarışını Bill ‘nino’ Tate (Lou Castel) sorunca “—Same mother, and the father, who knows.” der Munos. Bkz., https://www.youtube.com/watch?v=LsbzC6fMjZo vidyosu 20:29 zamanı.
Yani, insan annesinden emin olsa bile baba kuşkuludur. İslamiyette de böyledir. Örneğin, mevlitin kimin ruhuna gitmesinin arzulandığı tarif edilirken anne adı zikredilir, babadan hiç söz edilmez.
Öte yandan; “—Anne!” diye hitap edilen her kadın, hitap edenin gerçek annesi midir? Ya, evlatlık alındıysa ve herhangi bir nedenle açıklanmamışsa, açıklanmıyorsa? Ne kalıyor geriye? Fizyolojik benzerlik mi? İyi de, insan insana benzemez mi?
Sözün özü; nasıl ki, anne, baba, ağabey, abla, amca, dayı, vb. diye bilinen kişiler hakkında emin olun_A_maksızın birlikte yaşanıyorsa, tıpkısı tıpkısına aynı; dış dünyanın var olup olmadığı kesinlik çerçevesinde kanıtlan_A_madan da, “Kırmızı daire” başlıklı yazıdaki (#4) dairenin kırmızısının, seyredeni dahil, herkes için her zaman aynı olup olmadığı bilin_E_meden de yaşamak mümkün. Böylece zihinsel genişlik ve derinlik de sağlanmış olur.

(#1) https://www.google.com/search?q=%C3%A2%C5%9F%C4%B1k+veysel+uzun+ince+bir+yolday%C4%B1m+%C5%9Fark%C4%B1+s%C3%B6zleri&rlz=1C1CHBF_enTR866TR866&oq=%C3%A2%C5%9F%C4%B1k+veysel+uzun+ince+bir+yolday%C4%B1m+%C5%9Fark%C4%B1+s%C3%B6zleri&gs_lcrp=EgZjaHJvbWUyBggAEEUYOTIJCAEQABgTGIAEMgkIAhAAGBMYgAQyCQgDEAAYExiABDIJCAQQABgTGIAEMgoIBRAAGBMYFhgeMgoIBhAAGBMYFhgeMgoIBxAAGBMYFhgeMgoICBAAGBMYFhgeMgoICRAAGBMYFhge0gEIMTI4N2owajeoAgCwAgA&sourceid=chrome&ie=UTF-8
(#2) Eril bir bireyin o zamana dek yaklaşık 45 ton sıvı, 35 ton kadar da katı gıda tüketmiş olduğu hesaplanabiliyor. Yaklaşık 80 kg’lık bir bünye için bin katı fazla gıda tüketmek gerekiyor. Peki, binde 999’u ne oluyor?
Bu miktar gıda içindeki (yeni) atomlarla, gövde kısım kısım tadil ve tamir ediliyor, yenileme (restorasyon) işlemi gerçekleşiyor.
(#3) Bkz., şu adresteki AI açıklaması: https://www.google.com/search?q=kinsky+filmleri+yanak+titremesi&sa=X&sca_esv=8029562fbebb207c&sxsrf=ANbL-n4avrJVB08NgbDtZbDBcu84JLOyrw%3A1773211611608&udm=50&fbs=ADc_l-aN0CWEZBOHjofHoaMMDiKpaEWjvZ2Py1XXV8d8KvlI3vWUtYx0DZdicpfE1faGYemRCg0Y3Ejl6gbx1vXAv_YKrFpRIJEWVytdRY1av3l0rJ1OizAk5QVohL1qyTaqr3u4pz2LybFsNq_nmMiWjyK0fQYKey94AY0S1YQWgc0B1ntm68pkY0S6pL7KGTkqpSqRoWztm6QU5NlkBNPTblcJq-x7RQ&aep=1&ntc=1&ved=2ahUKEwiCx-KBoJeTAxXiRvEDHYbsGd0Q2J8OegQICRAE&biw=1869&bih=955&dpr=1&mstk=AUtExfBNpIF9opP2wQ0OxccqMuM-PLKG4ALldyG5E4Lpn0D5UfSuPKqg-FZgzmMluV_C8Cf8OpBgykjiGSKpy4XSIDErVHTT-xKsdEPgmTmFGMnfqAdnpCDHH94YSK_qg96T4VyMuRbDdxujaz2-Iaug6G4CPiyqcZUXi9HoF4_P6io3iQOqDqLwVeqQ9j7hAxHLeJ9PNepJnKWk1i5q_33CV0XBuqE0Ibkl2sffVXozDRQM2YYv_BnzSZFQx60y3np45zco63X44jmQNJSzAJ1QOHl6Rz6yLDGSaBkTXO9DU_U5Y4AY659pUWvAYF61w36CtH55jenCye7prXX_k3Y6g4wSE_dN3ysBLgkduD24ouP8_dx3ZMN8DqErKqoCEZcOLZ25OzWUV160&csuir=1&mtid=3g-xaeTuLqa3hbIPuYyB8AI
Şu vidyoda 1:42 zamanı; https://www.google.com/search?q=general+i%C3%A7in+bir+kur%C5%9Fun&sca_esv=8029562fbebb207c&sxsrf=ANbL-n50ztUnnXoNbpUdYilXwPfBV9bVoQ%3A1773208891810&ei=OwWxaYSVMa2G9u8P3NDVwQM&biw=1869&bih=955&ved=0ahUKEwjEnu_wlZeTAxUtg_0HHVxoNTgQ4dUDCBA&uact=5&oq=general+i%C3%A7in+bir+kur%C5%9Fun&gs_lp=Egxnd3Mtd2l6LXNlcnAiGWdlbmVyYWwgacOnaW4gYmlyIGt1csWfdW4yBRAhGKABMgUQIRifBTIFECEYnwUyBRAhGJ8FMgUQIRifBTIFECEYnwUyBRAhGJ8FMgUQIRifBTIFECEYnwUyBRAhGJ8FSIguUJkKWMgWcAF4AZABAJgBnwGgAZIFqgEDMC41uAEDyAEA-AEBmAIGoAK7BcICChAAGLADGNYEGEfCAggQIRigARjDBMICBRAAGO8FwgIKECEYoAEYwwQYCpgDAIgGAZAGCJIHAzEuNaAHmBiyBwMwLjW4B7IFwgcFMC4xLjXIBxmACAA&sclient=gws-wiz-serp#fpstate=ive&vld=cid:d8a7a2c0,vid:tpjwBOIp1Yw,st:0

Ayrıca şu vidyoda 1:09:26 zamanı; https://www.youtube.com/watch?v=LsbzC6fMjZo

(#4) https://blog.metu.edu.tr/caglart/?s=k%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1

R. Descartes’in “Düşünüyorum; demek ki varım.” mealindeki sözü hakk…

R. Descartes’in “Düşünüyorum; demek ki varım.” mealindeki sözünün doğru olmadığını, yanlış olduğunu, dolayısı ile saçma olduğunu düşünüyorum. Çünkü, düşünce çift taraflıdır; düşünen varsa düşünülen de olmalıdır. Karşılığı (konusu, gramer anlamında ‘nesne’si (*)) olmaksızın düşünülemez. Yani, “Ne(yi) düşünüyorsun?” sorusunun yanıtı açık seçik olmalıdır.

Demek ki, düşünce hem düşüneni hem de düşünüleni andaş olarak gerektirir. (**)

“Düşünüyorum; demek ki varım. Ama benden başka şey(ler) de var.” (***)

(*) Malûm; gramer anlamındaki cümlenin bir öznesi bir de nesnesi olur, ima edilmiş (“impliicit”) olsa da.

(**) Fiziğin F’si (Ç. Tuncay) Giriş bölümünden alıntıdır:

“Düşünüyorum, demek ki varım!” diyebilmek

Özellikle, iki merceğin arka arkaya konmasıyla yapılan mikros
kop sayesinde 17. yüzyıldan bu yana hızla gelişmeye başlayan bi
yoloji biliminin açığa çıkardığı gerçeklerin belki de en önemlisi,
düşünmenin çeşitli biçim ve düzeylerde hayvanlardan bitkilere,
insanlardan tek hücrelilere dek tüm canlıların ortak özelliklerin
den biri olduğuydu. Öyle ki, en ilkel canlılardan sayılan, Holotric
hia (tümkirpikliler) altsınıfının Hymenostomatida takımının Para
macium cinsi olan tekhücreli terliksi hayvanların laboratuvarlar
da kolayca üretilebilen sekiz türünün tümü de, içinde yaşadıkları
suya bırakılan bir iki tuz parçası kırıntısından uzaklaşması gerek
tiğini “düşünebilmekte”ydi. Adlarını, pek benzedikleri bir ev eş
yasından alan bu canlıların tek hücreli olmasına bakarak, ortada
“düşünce”den çok, çevredeki iyon dengesinin birden değişmesiy
le ortaya çıkan uyarılara karşı, otomatik olarak sergilenen yalın bir
mekanik tepkinin bulunduğunu ileri sürmek yanıltıcı olur. Gerçi
evet, hücre zarının dış çeperindeki kirpiksi yapıların kıpırtılanma
sı, çevredeki iyon yapısının değişmesi ile doğrudan bağlantılıdır:
Sudaki tuz oranı artınca, bir miktar tuz hücre çeperlerinden içeri
sızar. Bu da kirpiksi yapıların bağlı olduğu sistemi uyararak eyle
me geçirir. Kirpiksi yapılar tetiklenerek kıpırtılanır, böylelikle de
canlı hareketlenerek oradan uzaklaşır. Sonuç olarak, herşey sıra
dan bir elektrokimyasal tepkimeler zinciri içinde yürür.
Ama, konunun bizi ilgilendiren en önemli yanı; bu sürecin,
canlıların en gelişkini olan biz insanlar için de geçerli olmasıdır.
Dahası, böyle bir elektrokimyasal süreç, insanın çevreyle alışveri
şinin yani algılamanın ve algılamaya dayalı düşünce sisteminin de
temelidir. Tek hücreli canlılardan insanlara dek, dış çevreyle yapı
lan tüm alışverişler hep elektrokimyasal tepkimeler dizisi aracılı
ğıyla gerçekleşmektedir.
Bu tepkimeler sırasında biçimlenen sinyallerin beyin tarafın
dan işlenmesiyle de önce algılama, sonra daha karmaşık elektro
kimyasal işlemler sonucunda düşünce oluşmaktadır. Bir başka de
yişle, biz insanlarda yalın algılamadan düşünceye dek tüm sinirsel
işlemler (tıpkı tek hücreli canlılarda olduğu gibi) elektrokimsayal

sinyallerin yaratılması, iletilmesi ve işlenmesinden oluşan bir tep
kimeler dizisi üzerine kurulmaktadır. Sözün özü; düşünce dediği
miz olgu elektrokimyasal niteliğe sahiptir.
İşte, insanoğlunun bünyesinde süregelen bu elektrokimyasal
süreç, daha doğrusu sürecin sonunda oluşan düşünce, zaman için
de büyük değişiklikler gösterebilmektedir. İnsanın kendisini, için
de yaşadığı dış dünyayı anlaması, kavrayıp değerlendirmesi, ken
dini ve dış dünyayı anlatma biçimi, dış dünyayı gereksinmeleri
doğrultusunda kullanması, zaman içinde değişegelmektedir. Ör
neğin, bundan çok değil, henüz beş yüzyıl kadar önce, içinde hep
birlikte yaşadığımız evrenin merkezinin Dünya olduğuna; dört
yüzyıl önce ise, yine hep birlikte üzerinde yaşadığımız Dünya’nın
yuvarlak değil düz olduğuna ve sadece bir yüzyıl kadar önce de,
evrenin Güneş Sistemi ile birlikte sayısı on bini geçmeyen ve çıp
lak gözle görülebilen yıldızlardan oluştuğuna inanılıyordu.
İnsan düşüncesinde birkaç yüzyıl gibi kısa bir süre içinde orta
ya çıkan bu denli önemli değişikliklerin kökeninde ise; düşünceye
temel alınan verilerin değişmesi, daha doğrusu bu verilerin bilim
sel buluşlarla değişmiş olması yatmaktadır. İnsan düşüncesindeki
gerçekçilik, yani gerçeklere uygun düşüncelere sahip olunması ile
yeni gerçeklerin bulunması, uygarlık üzerinde hem birbirini do
ğuran hem de katlanarak büyüyen bir zincirleme etki yaratmakta
dır. Ancak böylelikle, evreni daha geniş ve derinlemesine kavraya
bilir, günlük yaşantımızı kolaylaştırabilir ve daha sağlıklı ve uzun
bir ömre sahip olabiliriz.
İşte önünüzde duran ve birkaç satırını bir süredir okumakta
olduğunuz bu kitap; çağdaş gerçekçi düşüncenin biçimlenişinde
belirleyici öneme sahip gelişmeleri, fiziğin5, dolayısıyla uygarlı
ğın geçirdiği evreleri, her evrede karşılaşılmış olan güçlüklerle bu
güçlüklerin aşılmasından sonra sağlanan ilerlemelerin insan yaşa
mı ve düşüncesi üzerindeki etkilerini irdelemektedir. Kitabın ge
nel düzeni içinde denklemlere değil kavramlara ağırlık verilmiştir.
Bu nedenle kitabın kolay okunacağı, salt fizikçiler için değil ama
fiziğin komşu dallarından olan meslektaşlar ve bilime ilgi duyan
genç yetenekler için de yararlı olacağı kanısındayım.

Söylemeye gerek yok; fizik güzeldir… Dahası, uzaktan sanıldı
ğının tersine, hiç de zor değildir. Biraz merak ve istek duyan her
kes fiziğin temel kavram ve yasalarını, uygulamalarını, bu uygula
malardan elde edilen yararları kolaylıkla öğrenebilir. Biraz cesa
retle, duvarından atlayıp içeri girebilir ve bu sonsuz güzellikteki
bahçenin büyülü havasını derin derin soluyarak, o birbirinden gü
zel kokuları içine çekebilir…

(***) Şu da mümkün tabii ki; “Kendimi düşünüyorum; demek ki varım!” (****)

Bu da bizi Gazzâlî’ye (1058 – 19 Aralık 1111) (Bkz., https://tr.wikipedia.org/wiki/Gazz%C3%A2l%C3%AE ve https://islamansiklopedisi.org.tr/gazzali) ve George Berkeley’e, (12 Mart 1685 – 14 Ocak 1753) (Bkz., https://www.worldhistory.org/George_Berkeley/?gad_source=1&gad_campaignid=22244257386&gclid=CjwKCAiA-__MBhAKEiwASBmsBINQHuGUblYu-YVq55CwlFXmJJZ7_jmVKxNqySmKeSGzja8eXdgm3RoCgRIQAvD_BwE ve https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Berkeley) yollar.

Nazım Hikmet Ran’ın ilgili şiiri için bkz., https://www.antoloji.com/berkley-siiri/antolojim-uyeler/ .

(****) Lâkin bu sefer de kendi varlığımız düşüncemizden, düşünüyor oluşumuzdan önce gelir. Yani, “Ben varım ve kendimi düşünüyorum.” (#) şekline bürünür konumuz.

(#) Doktora eğitimimin, yabancı dil bilmenin zorunlu olduğu ilk yıllarında İngilizce ODTÜ’lüler için yabancı dil sayılmadığı için Ziya Gökalp cad. ile Mithatpaşa cad. kesişimine yakınında muhkim Fransız Kültür kurslarına gider idim. İtfaiye Meydanı (eski At Pazarı) otellerinden birinde kâtip olduğunu söyleyen (O zamanlar “reception” henüz icat edilmiş değil idi.) bir kursiyer, ders içi alıştırma sırasında şöyle bir cümle kurmuştu. “Je suis moi et je m’aide.”

O şahsın, kulakları çınlasın, yüzü ile o hali halen gözlerimin önündedir.