Fizik –11 / c–
İçerik: Ne yaptığımızın farkında olmak ya da ol_A_mamak!
Evet, Öklid’in ‘Elementler’inde ciddi sorunlar var. İlkin, gerçek evrenin herhangi bir yerinde (parçasız, ensiz, boysuz, derinliksiz, kaplamsız) nokta var olup olmadığını bile_E_miyoruz. Çünkü nokta algılayıcı herhangi bir organa veya alet, araç, makine gibi inorganik bir olanağa sahip değiliz. (*) Yani, “Herhangi bir yerde nokta var mı yok mu?”, hele hele “Uzay, yan yana yerleşik noktalardan oluşmuş mu oluşmamış mı?” türünden sorulara yanıt bulabilmek için hiçbir olanağımız yok! “Nokta nasıl algılanır, saptanır, bulunur, keşfedilir?” bu sorunun yanıtını bilen, bir adım öne çıksın lütfen!
Çizgi de keza, uzunluğu olan ama eni ve derinliği olmayan çizgi algılamak, saptamak için yapılabilecek hiçbir şey yok.
Dikkate değer; “Ayrık iki noktadan bir tek çizgi geçer.” yahut, tersten; Öklid’in, “Çizginin iki ucunda nokta vardır.” önermeleri boştur, hükümsüzdür. Çünkü, kanıtlanamaz. Kime olursa olsun, “—Hadi bana bir çizgi (çizgi parçası aslında) göster de iki ucunda nokta var mı yok mu inceleyelim.” dense, kim gösterebilir ki bir çizgi? Çizgi çizilemez çünkü, ya üzerine çizim yapılacak ortam ya da çizecek araç ve tabii ki her ikisi de atomlardan yapılı olmayacak mı? Tabii, Öklid’e de sormak gerekir (idi), çizgiyi nereye nasıl çizebildiğini, nereye nasıl nokta koyabildiğini yahut da nokta ve çizgiyi hangi organıyla nasıl algılayabildiğini, hangi inorganik araçla nasıl saptayabildiğini.
Hele hele, çember, parabol, eşkenar üçgen, kare gibi özel geometrik çizgileri oluşturmak çizgi parçası oluşturmaktan kat be kat daha zor. (**) Örneğin, kare için (en kolayından) bir birim uzunluğunda bir doğru çizgi parçası ürettik bir ortam üzerinde diyelim. Gerçekte başaramayacağımız için ‘diyelim’ dedim. Şimdi ise, bu çizgiye dik ve yine bir birim uzunluğunda yani önceki ile tıpatıp aynı uzunlukta bir çizgi parçasını ilki ile tamı tamına 90° açı yapmak koşuluyla yerleştirmek gerekir. Nasıl olacak da, birbiri ile tıpatıp aynı uzunlukta olan iki düz çizgi oluşturabileceğiz? Açı da böyle. Bunlar verilen koşulları tam olarak değil de yaklaşık olarak sağlarsa, sonuçtaki kare de tam kare olmayacaktır. Tam kare olmayan dört kenarlı geometrik şekillere ‘yamuk’ dendiği hepimizin bilgi dağarcığındadır.
Çemberde durum çok daha zordur. Merkez noktayı nasıl oluşturacağımız sorusunu kısa bir süre için göz ardı edelim; bu merkezden tıpatıp aynı uzaklıkta ve sayılamaz çoklukta noktayı nasıl bulacağımız, ilgili ölçümleri nasıl yapacağımız, tamamı ile yanıtsız, imkânsız sorulardandır.
Bu tür beyhude örnekler listesini uzatmak yerine şu hususa dikkat çekmeyi yeğlerim: Bilimin gelişimin önündeki büyük engellerden biri, tanımsız veya zayıf tanımlı (‘ill definite’) isim ve kavramlardır. Bu zayıflığın göz ardı edilişi veya olduğu gibi kabul edilişi bir yandan bu tanımlar üstüne inşa edilecek kuramların zayıflığına yol açabilirken bir yandan da yerlerine daha iyi tanımların araştırılıp bulunmasının önünü perdeleyebilmektedir. Ayrıca, Bilim ve Matematik Eğitimi açısından da önemlidir. Aklında, konuyla ilgili pek çok soru oluşmuş bir öğrencinin bu sorununu, sorularını temizlemek yerine anılan ders konularında ilerlemeye çalışmak, öğrenciyi itmekte, konudan kopartıp günlük deyimle harcanmasına yol açmaktadır. Potansiyel bilimci sayısını da azaltmaktadır. Aynı eğitim girişimi sırasında boşa harcanmış çaba, emek ve maddi kaynaklar, söz etmeye değmeyecek kadar küçük kalır.
(*) J. D. Bernal’ın “Science in History” kitabından öğrenmiştim, ilk alet ve araçlar insan organlarının uzantısı olmak işleviyle üretilmiştir. Örneğin, kolun uzanmadığı yere çomak, taş atış, ok atış, mermi atış sırasıyda gelişme sağlanmıştır. Daha iyi görmek için, gözlük, dürbün, teleskop icat edilmiştir. Bilgisayar da, tabii insan aklına destek olmaktadır.
(**) Tiyatro oyunlarına, bu satırların yazanı yeni yetme iken, ‘temsil’ denir idi. Örneğin, Hamlet sahne üstünde değildir ama onu temsil eden bir oyuncu (temsilci) vardır. Bu oyuncunun işlevi Hamlet’i temsil etmektir. Zaten, oyun metni de Hamlet’in yaşamını an be an aktarmayıp onu temsil edebilecek nitelikte, özde olmakla yetinilmiş kısalıkta(uzunlukta)dır. Sinemada ise, oyuncu bile yoktur karşıda, ama temsilci olan oyuncunun da temsilcisi olan görüntü vardır.
İşte bu koşullar altında izleyici, kendi hayal gücü ile temsilcileri birleştirip, kaynaştırıp kendine göre bir (öznel, ‘subjective’) öykü, bir düşünce dizisi, dizgisi oluşturur.