For an English version of the current article, please watch the video at https://drive.google.com/drive/u/3/my-drive
FİZİK -1-
İçerik: Biraz felsefe, biraz matematik ve illaki tarih
İnsan aklına, zekâsına, anlağına düşürülmüş en çetrefilli fitnelerdendir Albert Einstein’ın “Evrenin en anlaşılmaz özelliği anlaşılabilirliğidir.” mealindeki sözü. (*)
Dikkate değer; burada Einstein “Ya hep ya hiç!”cidir. Yani, “Evrenin ya her özelliğini, unsurunu, içeriğini ve tam olarak anlarız ya da hiç, asl’a ve kat’a anlamayız!” tadındadır.
Daha yalın sözcüklerle; “Evren ya tamı tamına anlaşılabilirdir ya da hiç anlaşılamazdır.” Einstein’a göre. Daha da yalını; “Evren anlaşılabilir değilse, amenna! Ama, anlaşılabilirse de tam ve tekmil olarak anlaşılabilir.” Öyle “Şurası falan kadar, burası filan kadar anlaşılabilir; orası ise, hiç anlaşılamaz.” demek ve hatta öyle düşünmek doğru değildir.
Yine de, sanki bir noktada bir çelişki varmış gibidir. “Evrenin anlaşılabilir oluşu, anlaşılmaz bir özellik ise, evren külliyen anlaşılabilir değildir, demek ki.” gibi gelmiş olabilir okuyucuya.
Ne var ki, o noktadan geçen bir ayrım çizgisini görmek gerekir. Evren ve Einstein iki bağımsız, bağıntısız ve bağlantısız varlık gibidir. Einstein sanki evrenin dışındaymış da evreni, evren dışından gözleyip anlamaya çalışmış gibidir, pek çok insan gibi. Örneğin, uzayı yukarılarda, çıkılabilecek bir yerlerde ve ama mutlaka dışımızda sanan pek çoklarımız gibi…
Şurası kesindir; evren külliyen anlaşılamaz değildir. Anlaşılamaz olsaydı, evrende ne içecek su bulabilir ne de yiyecek gıda bulabilir veya üretebilirdik, en azından. Biz de var olamazdık. Beslenip üremeyi virüsten dinozora dek her canlı kotarabildiğine göre, kısmen de olsa evren her canlı için (“düşünen canlı” deyişi bilerek kullanılmamıştır çünkü her canlı, tanım gereği, düşünür) evren (hiç değilse kısmen) anlaşılabilirdir.
Gelgelelim, bu anlaşılabilirlik miktarı bir canlı türünden diğerine değişiyor olabilir mi? Diyeceğim şu ki, insanın anlayabildiği evren miktarı ile bir tavuğun, bir solucanın ve bir bakterinin anlayabildiği evren miktarı birbiriyle kıyaslanabilir mi?
Hoş, bir sonraki FİZİK -2- “Böl böl, nereye dek?” ve iki sonraki FİZİK -3- “1, 2, 3, .., Sonsuz” bölümünde bu konu daha ayrıntılı irdelenecek ama şimdiden şu kadarını konuşmakta beis olmasa gerek. Toprakta, deniz suyunda, deride, bağırsaklarda, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen ve tipik olarak bir gram toprakta 40 milyon tanesi, bir mililitre tatlı suda ise bir milyon tanesi; toplu olarak da Dünya’da beş nonilyon (5×1030) kadarı bulunan tek hücreli bakteriler (**) evrenin ne kadarını ne kadar anlayabiliyordur acaba?
Açıktır ki, anlaşılabilirlik, anlamayı kotaracak organın yetisine doğrudan bağlıdır. Misal, biz insanların gözü var ama bakterinin yok. Kulağı da yok. Burnu ve dili de yok.
Tam da burada, insanlığın en yaygın sanısı yer almaktadır: Dünya’nın efendisi insan, canlı türleri içinde, en gelişkin beyne sahip olandır. Dahası, insan beyni evren ile uyumludur ve onu anlar.
Bakınız, Bertolt Brecht’in metnini pek çok kez değiştirdiği Galilei’nin Yaşamı adlı tiyatro oyununda Kardinal Barberini şöyle der Galilei’ye; “—Size göre bütün gökcisimleri yuvarlak ya da elips biçiminde yörüngelerde belli bir hızla yol alıyor, yani beyninizin çözebileceği basit hareketlerle. Peki, ya Tanrı yıldızlarını şöyle yürütmek istemiş olsaydı. (parmağıyla havada çok karmaşık bir yol izler. Hızı da sık sık değişmektedir.) Ne olurdu hesaplarınız?” der ve şu karşılığı alır: “—Eğer tanrı evreni dediğiniz gibi yaratsaydı, beyinlerimizi de böyle (Barberini’nin çizdiği biçime benzeterek) yaratırdı ki, bu hareketleri kavrayabilelim. Ben insan aklına inanıyorum.”
Buna karşılık Barberini’nin “—Bence yetersizdir akıl.” deyişi gerçeği yansıtıyor mudur, yansıtmıyor mudur?
Bakalım…
İbnü’l-Heysem’den (965-1040) yani yaklaşık bin yıldan beri biliriz ki, göz görme organı değildir. Gözün işlevi, bir kameranınki ile tıpatıp aynıdır. Görme edimini beyin kotarır. Bkz. (***) kaynağındaki İbnü’l-Heysem’in Kitâbü’l-Menâẓır adlı eserinden iki sayfa (Süleymaniye Ktp., Ayasofya, nr. 2448, vr. 1b, 48a) alt başlıklı tasviri.
Aynı şekilde, kulak da işitme organı değildir. İçindeki çeşitli kıkırdak ve yumuşak dokular sayesinde sesi toplayıp elektrokimyasal sinyale dönüştüren, yani beynin bir başka uzantısı olarak, organik bir mikrofondur sadece. Keza dilimizdeki, burnumuzdaki ve tenimizdeki sinir uçları da, sırasıyla, tat, konu ve temas algısını elektrokimyasal sinyale dönüştüren yapılardır. Gözümüz en fazla bir iki kilometrelik mesafede işe yarar, kulağımız bir-iki yüz metrelik, burnumuz da bir-iki metrelik. Dilimizin işlevi ancak temas halinde belirgindir, dokunma duyumuzun da kol bacak uzunluğumuz mertebesinde. Böylesi duyularımız evreni anlamaya hele hele tam anlamaya yeterli midir?
Kim “Yeterli!” diyebilir ki?!
Dahası; gözümüz her ışığı ‘göremez’, kulağımız her sesi ‘işitemez’, burnumuz her kokuyu ‘alamaz’, dilimiz her tadı ‘alamaz’, cildimiz çok küçük çok hafif nesneleri ‘hissedemez’, yani algılayamaz.
Gözümüz, diyelim ki, kırmızı ile mor renkler arasındaki ışımanın iki katı genişlikte bir algı aralığına sahip olsa idi, evren iki kat daha mı iyi anlaşılabilir olurdu acaba? Kulağımız da 16 Hertz ile 20 bin Hertz arasındaki ses aralığının iki katı genişlikte bir algı aralığına sahip olsa, evren iki kat daha mı iyi anlaşılabilir olurdu acaba? Koku, tat ve dokunma duyuları da öyle…
Peki ya beşer kat genişlese, onar, yüzer, milyarar? Evrenin tam ve tekmil anlaşılabilirlik eşiği, varsa eğer, duygularımız bazında nedir acaba?
Yahut, şunu da merak edip sormalıyız mutlaka! Değişik türlerde algılama yapabilen en az kaç adet duyu organımız olmalı ki, evren tam ve tekmilen anlaşılabilir olsun biz faniler için? Veyahut tersen; mevcut algı aralıklarıyla mevcut duyu organlarımız ve her birinin içinden uzadığı beynimiz yeterli midir evreni tam ve tekmilen anlaşılabilir addetmek için?
(*) https://ncatlab.org/nlab/files/Einstein-PhysikRealitate.pdf
İlgili PDF için lütfen tıklayın: F-1-
(*i) https://arxiv.org/abs/1612.01952
Why Our Universe is Comprehensible
James B. Hartle
Einstein wrote memorably that `The eternally incomprehensible thing about the world is its comprehensibility.’ This paper argues that the universe must be comprehensible at some level for information gathering and utilizing subsystems such as human observers to evolve and function.
1] A. Einstein, Physik und Realitat, J. Franklin Institute, 221, 313-382 (1936) including an English translation by J. Picard. The phrase has been translated in various ways. Picards translation is The eternal mystery of the world is its comprehensibility . G. Holton [23] suggests version used here. But there is wide use of the version as `the most incomprehensible thing about the world is its comprehensibility.
(*ii) https://arxiv.org/abs/2011.06672
Why is the universe comprehensible?
Ian T. Durham
Why is the universe comprehensible? How is it that we can come to know its regularities well-enough to exploit them for our own gain? In this essay I argue that the nature of our comprehension lies in the mutually agreed upon methodology we use to attain it and on the basic stability of the universe. But I also argue that the very act of comprehension itself places constraints on what we can comprehend by forcing us to establish a context for our knowledge. In this way the universe has managed to conspire to make itself objectively comprehensible to subjective observers.
(**) https://tr.wikipedia.org/wiki/Bakteri,
https://web.archive.org/web/20080305184844/http://www.pnas.org/cgi/content/full/95/12/6578
(***) https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-heysem