Dünya’nın okyanuslarından okyanus-dünyalara

Bir seferin de sonundayız ve artık dönüş yolundayız. İşte yaklaşık üç hafta boyunca beraber çalıştığımız bilim ekibi, Alvin ile beraber:

Bu sefer, gezegenimizi şekillendiren süreçleri anlama yolunda sadece bir damla görevi görecek, daha keşfedecek çok şey var. Derin okyanus tabanını keşfedip anlamak belki daha yüzyıllar alacak, zira Yeryüzü’nün üçte ikisini kaplayan çok geniş bir habitat ve sadece tüm dünyada bile bir avuç sayılabilecek bir araştırmacı grubu tarafından çalışılıyor.

Son yazımızda Batuhan sizlerle bilim gündemine biz seferdeyken düşen bir haberi paylaşacak. Okyanus tabanı hidrotermal kaynaklarının, Dünya dışı yaşamı anlamada da daha da önem kazanacağını gösteren bir gelişme bu:

Geçtiğimiz günlerde NASA’nın düzenlediği basın toplantısındaki haberler Atlantis’teki insanlar tarafından da heyecanla karşılandı. Haberlerden biri Satürn’ün kalın bir buz tabakası altında sıvı sudan oluşan bir okyanus ile kaplı uydusu Enceladus’ta moleküler hidrojen (H2) bulunduğunu bildiriyordu. Cassini Uzay aracı uydudan püsküren buharın içinden geçerken yapılan bir kütle spektrometrisi deneyi moleküler hidrojenin yüksek miktarda olduğunu gösterdi, bu kadar yüksek moleküler hidrojen konsantrasyonun sebebi çok yüksek ihtimalle okyanus tabanındaki hidrotermal aktivite. Evet, yanlış okumadınız, günlerdir üzerinde çalıştığımız, dalışlar gerçekleştirdiğimiz okyanus tabanı hidrotermal aktivitesi.

Bu blogta daha önce bahsettiğimiz üzere, yerkabuğu çatlakları içine sızıp magmaya yaklaşan su, yüksek sıcaklık ve basınç altında deniz suyundan çok farklı kimyasal özelliklere sahip olur ve içeriği oldukça değişir. Bu değişimlerden biri de yüksek indirgenmiş metal içeriğidir, metaller okyanusa geri döndüklerinde oksitlenirler, bu oksitlenme sırasında oluşan bileşiklerden biri de moleküler hidrojendir. Cassini ekibinden bilim insanları da dünyanın saygın bilim dergilerinden biri olan Science’ta yayınladıkları makalelerinde Enceladus’ta rastladıkları moleküler hidrojen’in çok yüksek ihtimalle hidrotermal aktiviteden kaynaklandığını belirtiyorlar.

Peki moleküler hidrojenin ve hidrotermal aktivitenin bir arada olması göğe bakmaktan çok denizlerin derinliklerini araştıran Atlantis’te neden heyecan yarattı? Bu heyecanın sebebi metanogenesis adı verilen solunum biçimi. Metanojenler karbondioksit ve hidrojeni kullanarak yaşamlarını devam ettirebilecek enerjiyi üretebiliyorlar, şimdilik bir kaç arke türünün bu şekilde yaşayıp ürediğini biliyoruz. Bunun yanında bir de metan ve sülfatı kullanarak organik madde üretebilen bakteriler tanıyoruz ve geçtiğimiz yıllarda bu bakteri ve arkelerin simbiyotik olarak yaşadığı keşfedildi. Tüm bunları birleştirince Satürn’ün uydusu Enceladus Dünya dışı yaşam için çok çok uygun bir ortam sağlıyor gibi gözüküyor. Bu da konuyla ilgilenen tüm bilim insanlarında heyecan ve merak yaratıyor. Kim bilir? Belki bir kaç on yıl sonra bu tarz bir blogta birileri okyanus dünyalarda olup bitenlerden bahsediyor olacak.