Çocuklarımıza en verimli geribildirimi nasıl sağlayabiliriz?

Views: 143

Övelim mi; cesaretlendirelim mi?

Çocuklarımızın yaptıkları işe yönelik geribildirim ihtiyacı duyduğunu belirten Elvin Klassen, bunu en verimli şekilde nasıl yapabileceğimize yönelik düşüncelerini paylaşmış. Yazısına bir öğretmenin bir öğrencisiyle yaptığı diyaloğu incelememizi isteyerek başlamış:

Verilen görevi nadiren tamamlayabilen 7. sınıf öğrencisi Serkan’ın sosyal çalışmalara yönelik sorulara defterinde cevaplar verdiğini fark eden öğretmeni, Serkan’dan beklenmeyen bu duruma oldukça şaşırmış ve Serkan’a bir geribildirimde bulunmak istemiş: ‘Serkan, cevapların bir harika.’ Serkan öğretmenine alay edercesine bakmış ve konuşma boyunca başını öne eğmiş. Serkan’ın yanında oturan Mali ise öğretmenini sınıfın ön tarafına doğru takip ederek: ‘Benim cevaplarım nasıl; onlar da harika değil mi?’ diye sormuş.

Klassen, sınıflarda bu ve benzeri olayların yaşandığını ve genellikle geribildirimlerin övgü dolu sözcüklerle sonuçlandığını belirtiyor. Övgü dolu sözcüklere alışık olmayan Serkan’ın, öğretmenin verdiği geribildirimi samimiyetsiz ya da kendi isteğini yaptırmak için söylediğini düşünebileceğini, Mali’nin ise övgü almadığı için kırılmış hissedebileceğini ve bundan sonra öğretmenin isteklerine yanıt vermeyebileceğini çünkü Mali’nin de yaptığı işin doğru olup olmadığına karar verebilecek kadar kendine güvenmediğini ve bu yüzden öğretmenin görüşüne ihtiyacı olduğunu belirtiyor. Övgü başlangıçta masum gibi gözükse de, alınmayan övgünün genellikle eleştiri olarak değerlendirilmesinden dolayı övgü almayanların cesaretinin kırabileceğinin altı çiziliyor. Kendileri için çok yüksek standart belirleyen ve onları karşılayamayan öğrenciler için samimi övgüler bile küçümseyici gelebilir veya öğretmenin doğru bir karar vermediğini düşünebilirler. Bu yüzden övgü yerine çocuklarımızı cesaretlendirmemiz daha iyi olabilir mi?

Cesaretlendirme, övgüye alternatif olarak değerlendirilebilir. Öğrenci çabalarına veya tamamlanan işin belirli özelliklerine odaklanan olumlu bir onay yanıtını ifade eder. Övgüden farklı olarak, cesaretlendirmede öğrenci çalışmaları hakkında iyi, kötü gibi niteleyici sıfatlar kullanılmaz; yapılan işin değeri hakkında bilgi verilmez. İster öğretmen, ister eğitmen, istersek ebeveyn olalım; öğrencilerimize, çocuklarımıza söylediklerimizi gelin hep birlikte bir de bu açıdan ele alalım.

  1. Cesaretlendirme kişiye özeldir: Bir öğrenciye “Resmin çok güzel olmuş” demek yerine, öğretmen “Ahmet, resminde çok fazla mavi kullandığını görüyorum. Uzun süredir resmin üzerinde çalışıyorsun.” vb. cümleler söyleyerek, resmin kalitesi hakkında karar verme işini Ahmet’e bırakabilir.
  2. Cesaretlendirme genellikle özel olarak yapılır: Öğrencilerin çabaları özel olarak cesaretlendirildiğinde, hem öğrencinin olası utanmasının önüne geçilebilir hem de karşılaştırma yapmalarını engelleyeceği için diğer öğrencilerin ‘benmerkezci’ algıları azaltılır. Bu yüzden cesaretlendirmenin bireysel olarak yapılması tavsiye edilmektedir.
  3. Cesaretlendirme, bitmiş bir işin değerlendirilmesinden çok sürecin iyileştirilmesine odaklanır: “İyi iş” demek yerine “Bunu tek başına yaptınız” veya “Bütün sabah burada çalıştığını fark ettim” demek daha uygun olacaktır. Okuması çok iyi olmayan Melisa’ya 6 yeni kelime okuduğunda “Melisa, çok iyi bir okuyucusun” demek doğru olmayacaktır. Melisa, zayıf bir okuyucu olduğunu gayet iyi bilmektedir. Bu yüzden, “Melisa, 6 yeni kelime okudun.” ya da “Melisa, bazı yeni kelimeleri okumayı öğreniyorsun.” demek daha doğru olacaktır.
  4. Normal/Doğal bir ses tonu ile samimi, dolandırmadan verilen direk yorumlar cesaret vericidir: Cesaretlendirilmenin kullanılması öğretmenlerin “Bravo!”, “Vay canına, müthiş iş”, “Bu çok güzel” gibi aşırı kullandıkları ifadelerden kaçınmalarını sağlar. Dürüst bir şekilde, dolandırmadan direk yapılan yorumlar, öğretmenlerin beden dilinin (örn. çatık kaş) ya da mimiklerinin yanlış anlaşılmasının önüne geçer. Cesaret veren ifadeler dürüst bir hisle sunulmalı ve koşullara uyacak ölçüde inandırıcı ve çeşitlilikte olmadır.
  5. Cesaretlendirme çocukları başarısızlığa itmez: “Halil, harika bir çocuksun.” gibi öbekler cesaret verici değildir, çünkü her zaman her durumda harika olmak mümkün değildir. Bunun yerine, “Halil, bugün arkadaşın Gözde ile yaptıklarını paylaştığını fark ettim.” demek ve davranışın hoş olduğunu Halil’in kararına bırakmak daha doğru olacaktır. Davranışın kabulü, bir pekiştirme yöntemidir.
  6. Cesaretlendirme, çocukların kendi davranış ve başarılarını takdir etmelerine yardımcı olur: “… yaparken çok heyecanlı gözüküyordun” gibi cümleler, çocuğun davranışını analiz etmesini ve çabalarını daha iyi takdir etmesini sağlar.
  7. Cesaretlendirme, çocuğun önceki başarılarını bağlam olarak kullanır: “15 dakika boyunca kendin okudun. Bu, dün okuduğun süreden daha fazla.” ya da “Şekillerin eşleştirilmesinde gittikçe hızlanıyorsun.” gibi ifadeler çocuğun değişim ve gelişimini fark etmesini sağlayacaktır.
  8. Cesaret veren ifadeler bir çocuğu diğeriyle kıyaslamaz: Birçok öğretmen “Semra, sınıftaki en düzenli kişidir.” gibi bir cümle kurduğunda öğrencileri kıyaslama niyetinde değildir. Fakat öğrenciler tarafından bu durum kıyaslama olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden, “Semra, dolabını temizlediğini ve kitaplarını düzgün bir şekilde dolabına yerleştirdiğini görüyorum.” şeklinde bir cesaretlendirme sözcüğü kullanılması daha iyi olacaktır.
  9. Cesaretlendirme, çocuğun çalışmaya verdiği çabaya odaklanır: Çalışmadaki problem çözme süreci vurgulanır. Cesaretlendirme; yapılan bir iş ya da davranış hakkında nihai bir karar vermek değildir. Aksine değişim ve gelişimi fark ettirecek bir gözlemin bireyle paylaşılmasıdır.

Aşağıdaki ifadeleri okuyun ve övgü (Ö) veya cesaretlendirme (C) olup olmadığını belirtin. Övgünün değer yargısı verdiğini ve kişiye odaklandığını; cesaretlendirmenin ise bir davranış hakkında gözlem yaptığını hatırlayın:

___ 1. Odanızı temizlemek için ne iyi bir kız.

___ 2. Öğrenmeyi sevmenize çok sevindim.

___ 3. Hikâyeniz heyecan verici ve çok renkli bir dil kullanıyor.

___ 4. Çarpım tablosunu öğrendiğiniz için sizinle gurur duyuyorum.

___ 5. Sınıf gezisi esnasındaki davranışlarınızdan memnuniyet duyuyorum.

___ 6. Bunu tek başına çözdün. Memnun değil misin?

Sonuç olarak, çocuklarımıza iyi niyetle söylediğimiz övgü sözcükleri, çocuklarımızın ürünlerini, davranışlarını kendi kendilerine değerlendirmesini; süreçteki değişim ve gelişimlerini fark etmelerini engelliyor olabilir. Bir başka açıdan ele alırsak, bilim merkezinde kalabalık bir gruba yapılan bir gösteri esnasında söz verdiğimiz bir öğrenciden gelen doğru cevaba övgü dolu sözcüklerle karşılık verdiğimizde, başka bir öğrenci içinden “Yaaa, ben de biliyordum. Bana söz vermedeki… Küstüm, cevap vermiyorum bundan sonra” diyor olabilir. Hiçbir çocuğumuzu kırmamak, üzmemek için onlara sürekli övgü dolu sözcükler yerine cesaret verici ifadeler de kullanmayı deneyebiliriz. Sonuçlar, hem bizi hem de çocuklarımızı cesaretlendirebilir…

Yanıtlar: 1)Ö, 2)C, 3)C, 4)Ö, 5)Ö, 6)C.

Kaynak: http://www.iched.org/cms/scripts/page.php?site_id=iched&item_id=encouragement_praise

“Eğlenceli” Bilimden “Akıl Çelici” Bilime

Views: 56

Avrupa Bilim Merkezleri ve Bilim Müzeleri Ağı (ECSITE) tarafından yayımlanan “Spokes”da 3 farklı yazarın katkıda bulunduğu çarpıcı ve bir o kadar katıldığım bir yazı var. Yazarlar okuldaki bilimin sıkıcı olarak tanımlanmasının, okullardaki bu eksikliğin giderilmesinin ümit edilerek bilim müzelerindeki bilimin odağının işin eğlence boyutuna kaymasına neden olduğunu savunuyor. Müzelerin, uzun süreli etkilerini başarabilmesi için ise eğlenceli bilim (fun science) yerine akıl çelici bilim (seductive science) kullanımını öneriyorlar. Tabii ki öncelikle bu “eğlenceli bilim” eğilimin nedenlerinden bahsediyorlar:

  1. Başarı ölçütü olarak ziyaretçi sayısına odaklanılması: Bilimin nasıl çalıştığını göstermeye çalışan bir yerde, sadece ziyaretçi sayısının başarı ölçütü olarak kullanılmasının oldukça şaşırtıcı olduğunu vurgulayan yazarlar, bu tip yerlerin sosyo-kültürel rollerini terk ederek, ziyaretçi sayısına odaklanmasını riskli bulduklarını belirtiyorlar.
  2. Şirket tipi çalışmaların yürütülmesi: Eğer bir şirket işletseydik, müşterilerimize en uygun hizmeti verebilmek için bazı çalışmalar yürütmeliydik. Fakat bilim merkezlerinin ve müzelerinin niteliklerinden biri ziyaretçisine daha önce bilmediği, deneyimlemediği bir bilimsel bilgi/deneyim sunması; durum böyle olunca bilim müzeleri ve bilim merkezlerinin halkın gereksinimlerine yönelik aynı tür çalışmalar yürütmesinin bir ikilem yarattığının altını çiziyorlar.
  3. Bilim merkezlerinin ve müzelerinin “boş zaman mekânları” olarak tanımlanması: Birçok bireyin bilim merkezlerini, faydalanabileceği yaratıcı bir deneyim fırsatı sunan bir mekân yerine; ailecek boş vakitlerini geçirebilecekleri, çocuklarının eğleneceği bir yer olarak tanımladığına vurgu yapıyorlar.
  4. “Brainac” tipi TV gösterimlerinin etkisi: TV gösterimlerinin de genellikle eğlenceli bilimsel gösterilerden oluştuğunu fakat ana amaçlarının seyircilerin bilimle etkileşmesi olmadığını belirtiyorlar.
  5. Okuldaki eğilimlerin etkisi: Öğrencilerin kendini iyi hissetmesi, sınıfta olmaktan keyif alması, kısacası gizli amaç olan öğrenme hazzının oluşturulmasının sağlanması gibi eğilimlerin, birçok öğretmenin eğlenceli bilim sunan bilim merkezlerine sınıf gezisi düzenlemesinin ana nedeni olduğunu düşünüyorlar.

Bilimin sürekli eğlenceli olarak sunulmasının, özellikle bu alanı kariyer olarak seçecek çocuklarda hayal kırıklığı yaratacağını vurgulayan yazarlar, bu kandırma işini terk etmemiz gerektiğini belirtiyorlar. Çünkü hiçbir bilim insanın günlük rutin işini tamamıyla eğlenceli olarak tanımlayamayız. Uzun süren laboratuvar çalışmaları, veri analizleri, kodlama, raporlama, okumalar ve daha nicesi… Bu yüzden bilim için “eğlenceli” kelimesi yerine büyüleyici, hayranlık uyandıran, heyecan verici gibi kullanılabilecek sıfatlar arasından “akıl çelici” nin kullanılmasını önererek; bilim insanlarının sürecin sonunda elde ettikleri sonuçları yorumladıklarında yaşadıkları hazzın kıyaslanamaz zihinsel bir deneyim olduğunu bildiklerini ifade ediyorlar.

Bilime yönelik ilginin artırılması, çocukların içten gelen meraklarının zamanla yok olmasını engellemek, müzelerin cevaplardan çok açık-uçlu sorular sunması, heyecanın anlamlı öğrenmeye dönüşmesini kolaylaştırmak için okul gezilerinin bazı özelliklere sahip olması gerektiğini vurgulayan yazarlar, bu özellikleri beş ana başlık altında toplamışlar:

  1. Birlikte Yapılandırılan Bilim: Bilim merkezlerinin temelini sergiler oluşturuyor. Bu sergi mekânları, öğrencilerin küçük gruplar halinde veri topladığı, doğayı gözlemledikleri, sergi düzenekleri ile etkileşimleri sonucu en ilginç anları yaşadıkları yerler olmalı. Toplanılan veriler daha sonra atölye odalarında, laboratuvarlarda analizlenebilir. Bu esnada öğrenciler arkadaşlarıyla, ebeveynleriyle, öğretmenleriyle etkileşimde bulunabilir; fikirlerini paylaşabilir; kendi çıkarımlarını yapabilirler. Tıpkı gerçek bilimde olduğu gibi…
  2. Hikâyeleştirilen Bilim: Bilimdeki gelişmelerin öğrencilerin kültürleri ile bağlantısının kurulması gerekiyor. Böylelikle öğrencilerin, anlatılanda kendilerinden bir şey buldukları için sunulanı daha iyi özümseyecekleri düşünülüyor. Okyanusa kıyımız olsaydı, küresel ısınmayı daha çok önemserdik herhalde.
  3. Disiplinlerarası Bilim: Anlatılan konu belirli bir bağlam içerisinde verilse de, sanat, matematik vb. diğer alanlarla ilişkisinin kurularak verilmesinin yaratıcılığı geliştireceği düşünülüyor.
  4. Öğrenmeyi Sağlamlaştırma: Müzeler sınıf değil, fakat sınıftaki öğrenmeleri tamamlamak için paha biçilmez mekânlar olarak nitelikleri geliştirilebilir. Nitekim öğretmenlerin büyük bir çoğunluğu öğrenme gerçekleşmesini ümit ederek sınıf gezisi düzenliyor olabilir. Bunun, yalnızca gezi sonrasında öğrenmeyi destekleyici etkinlikler yapılarak sağlanabiliceği düşünülüyor.
  5. Sakin Bilim: Bilimin kendisinde olduğu gibi, bilim merkezine yapılacak bir sınıf gezisindeki tüm süreçte aceleye getirilmemeli. Bilim aceleyle yapılamayacağı gibi dikkatte uzun süre sürdürülemez. Bunun için bir sınıf gezisi, öğrencilerin dikkatlerinin sürdürülebilmesi için gereken aralara sahip olmalı. Örneğin sabahtan öğlene kadar süren bir sınıf gezisi uygun olacaktır. Hoş geldin karşılamasından sergilerin gezilmesine (koşuşturmadan); eğitmenin konuşma şiddetinden (bağırmadan) yapılan etkinliklere kadar, her şey sakin bir atmosferde gerçekleştirilmeli diye belirtiyor yazarlar.

Evet, yazı çok iddialı olabilir ama haksız oldukları da söylenemez. Yazarların dediği gibi eğer bilim merkezleri ve bilim müzeleri, ziyaretçilere bilimsel anlamda herhangi bir katkı sağlamayacak; bunun yerine eğlenceyi ön plana çıkararak bilim yerine işin şov kısmına ve ziyaretçi sayısını nasıl arttırırıma odaklanacaksa, onlara neden ihtiyacımız var? Eğlence boyutu için parklar ve alışveriş merkezleri yeterli değil mi?

Acıkınca Neden Sinirleriz?

Views: 568

Yediğimiz besinlerde bulunan karbonhidrat, yağ ve proteinler sindirim sürecinde yapı taşlarına ayrılır ve yaşamımız için gereken enerji bu yapı taşlarından sağlanır. Ancak en son yediğimiz andan itibaren bu yapı taşlarının kandaki oranı yavaş yavaş azalmaya başlar. Bunlar arasında özellikle karbonhidratın yapı taşı olan glikoz, beynimizin işlevlerini yerine getirmesi açısından çok önemlidir.

Uzun süre aç kaldığımızda vücudumuzun direnci azalır. Kandaki şeker seviyesinin düşük olması dikkatimizi toplamamızı zorlaştırır, hatta kimi durumlarda konuşurken sözcükleri karıştırmamıza neden olur. Bunların yanı sıra beynimiz, kandaki glikoz miktarını yükseltmek amacıyla bazı organlara hormon salgılamaları için emir verir. Bu hormonlar arasında stres hormonu olan adrenalin de vardır. Adrenalin yaşamımızın tehlikede olduğu durumlarda savaşma ya da kaçma kararı vermemizde etkili olan bir hormondur. Acil durumlarda insanların birbiriyle yüksek sesle konuşmasında bu sıra dışı durumlardaki adrenalin salgısı etkilidir. Ayrıca açlık sırasında beyne salgılanan nöropeptid Y adlı kimyasal da beyindeki farklı almaçlara (algılayıcılara) etki ederek açlık ve öfke durumlarının düzenlenmesinde görev alır.

Tüm bu etkenler toplumsal kabullere uygun bir biçimde davranmamızı zorlaştırır. Sonuç, genellikle başkalarını terslemek, olmayacak şeylere kızmak şeklinde ortaya çıkar. Üstelik aç kalma süremiz arttıkça bu tür duygusal tepkilerimizin yoğunluğu da artar.


Yazar: Pınar Dündar, TÜBİTAK Bilim ve Teknik Dergisi, Şubat 2017, s.62-63.


“Az Uyuyunca Neden Acıkırsınız?”: http://www.bbc.com/turkce/haberler-39888595

SUSUZ BEDEN

Views: 147

Vücudumuzun %55-65 kadarını oluşturan su, beynimizin düşünmesine, kanımızın akmasına, kaslarımızın hareket etmesine yardım eden çok önemli bir kimyasal madde. Peki ya yoğun bir bisiklet antrenmanında ter attığınızda, bütün günü plajda geçirdiğinizde ya da susuzluğunuzu görmezden geldiğinizde neler oluyor? Dehidrasyonun [Susuzluk] etkisi herkeste farklı. Ne kadar egzersiz yaptığınıza, ortam sıcaklığına, normalde ne kadar terlediğinize bağlı olarak değişebiliyor fakat tehlikeli etkileri anında görülebiliyor.

  1. Aşama: SUSUZLUK – Su kaybı vücut ağırlığının %2’si.

77 kiloluk bir insanda bu kabaca yarım litreye denk geliyor. Sıcak bir odada hiç su içmeden bir saat kickbox çalışarak bu kadar su kaybedebilirsiniz. Etkileri: Susuzluk baş gösterdiğinde vücudunuz geri kalan tüm neme sımsıkı sarılıyor. Böbrekleriniz mesanenize daha az su gönderince idrarınızın rengi koyulaşıyor. Daha az terliyorsunuz, o zaman da vücut sıcaklığınız artıyor. Kanınızın kıvamı değişiyor, daha yoğun bir hal alıyor. Oksijen düzeyini koruyabilmek için nabzınız hızlanıyor.

  1. Aşama: BAYILMA – Su kaybı vücut ağırlığının %4’ü.

77 kiloluk bir insanda bu 3,1 litreye tekabül ediyor. Aşırı sıcakta hiç su içmeden üç saat boyu pedal çevirmekle ya da iki gün susuz kalmakla kabaca eşdeğer. Etkileri: Kanınız o kadar yoğunlaşmış ki kan dolaşımında azalmaya, bu da teninizin buruşmasına yol açıyor. Tansiyonunuz düştüğünden bayılma riskiniz artıyor. Artık neredeyse hiç terlemiyorsunuz, ter gibi bir serinleticiden yoksun kalınca da aşırı sıcaklamaya başlıyorsunuz.

  1. Aşama: ORGAN HASARI – Su kaybı vücut ağırlığının %7’si.

77 kiloluk bir insanda hemen hemen 5,5 litreye karşılık geliyor. Bu kadar ter yitirmek için sekiz saat boyunca hiç su içmeden yoğun yoga yapmanız gerekir. Etkileri: Vücudunuz artık tansiyonu korumakta zorlanıyor. Hayatta kalmak için de hayati olmayan organlara, örneğin böbreklere ve bağırsaklara kan akışını yavaşlatıyor. Bu da organ hasarına yol açıyor. Kanınızı süzecek böbrekler olmadan hücresel atıklar hızla birikiyor. Resmen bir bardak su bulamazsanız ölecek haldesiniz.

  1. Aşama: ÖLÜM – Su kaybı vücut ağırlığının %10’u.

77 kiloluk bir insanda 7,7 kiloya eşdeğer. Beş gün boyunca hiç su içmemekle veya 32 derece sıcaklıkta 11 saat durmaksızın koşmakla aynı şey. Etkileri: Hemen su içmeniz gerek. Dışarısı sıcaksa, kontrolden çıkmış vücut sıcaklığı hayati organlarınızın aşırı ısınma riskiyle karşı karşıya kalması demek. Bu durumda muhtemelen karaciğer yetmezliğinden öleceksiniz. Ama dışarısı normal sıcaklıktaysa, kanınızda toksik maddeler birikecek ve adli tıp raporuna böbrek yetmezliğinden öldüğünüz yazılacak.


Yazar: Claire Maldarelli, Popular Science Türkiye, Mart 2017, s.36.