NOT 8 Evrim hakkında

tek sayfalık hatta tek cümlelik bir kitap yazmamı önerdi idim yayıncıma; pek oralı olmadı doğrusu!

Aklımda kalmasın; şunu diyecek idim:

“Evrimleşmeyen, evrilmeyen ne var ki çevremizde (Dünya’da, Evren’de) Evrim Kuramı yanlış olsun?!”

Şu cümle de eklense yakışmaz mı?

“Hepimiz fetustan gelmedik mi?”

Rastgelelik ile Düzenlilik

AYKIRI SORULAR -6-

Evren düzenli ise, rastgeleliğin (*) kaynağı ne? Yok eğer evren rastgele ise, düzenliliğin kaynağı ne?

A) Evren özünde düzenli (Her ne demekse?) ama zamanla düzen bozunup rastgeleliğin üremesine neden oluyor.

B) Evren özünde rastgele (Her ne demekse?) ama zamanla rastgelelik adeta kristalleşip düzenliliğin üremesine neden oluyor.

C) A) ve B) aynı anda

D) Hiç biri.

İpucu: Kar taneleri altıgendir ama birbirinden ayırt edilebilirler. Denizanaları da bir eksene göre ‘radial’ simetrik gövdelere sahiptirler ama birbirinin aynı değildirler.

(*) https://www.random.org/
(**) https://www.google.com/search?sca_esv=2c272caab9e83ec0&sxsrf=ADLYWILbJBzc2H7fCyW13gYWs726D204YQ:1731278682203&q=kar+tanesi&udm=2&fbs=AEQNm0CgMcZ11KbHg1uunEmuo39LYaLxf_n_v5Qu9vkTINnKPNxSSRV–bGiJa6CXOAP_uho18w_8TFWAZHfYwF06xuG_Ptl2Mt4OfgI78AO22t4xQSvFNCtCIocfDggG0toe9ysROhxwufVs0P9m6xSI2nzQp-0il7-wIewHirNx4vLX0y–OG-BxVv2lphcbOm-VNtAVtkwSGUW8-tEKCHqzJiv-npDzvG0CozvVY3T_iaZYJ2cG0&sa=X&ved=2ahUKEwjwm_DW69KJAxVORPEDHcCaLvAQtKgLegQIFxAB&biw=1920&bih=955&dpr=1

Az önce öğrendim -1- Denizanası: Beyni yoksa düşünebilir mi? Düşün_E_mezse var olabilir mi?

İçerik: Azı şaka, çoğu ciddi

Suda izlemesi büyüleyici, zarif ve gizemlidir. Bir denizanasını sudan çıkarın ve çok daha az büyüleyici bir damla haline gelir. Bunun nedeni denizanalarının yaklaşık yüzde 95’i su olmasıdır. Beyinleri, kanı ve hatta kalpleri olmayan denizanası oldukça basit yaratıklardır. Üç katmandan oluşurlar: epidermis adı verilen bir dış katman; mezoglea adı verilen kalın, elastik, jöle benzeri bir maddeden yapılmış bir orta katman; ve gastrodermis adı verilen bir iç katman. Temel bir sinir sistemi veya sinir ağı, denizanasının koklamasına, ışığı algılamasına ve diğer uyaranlara yanıt vermesine izin verir. Bir denizanasının basit sindirim boşluğu, hem ağız hem de anüs için bir açıklık ile hem midesi hem de bağırsağı görevi görür. Bu basit omurgasızlar, deniz anemonları, deniz kamçıları ve mercanlar gibi canlıları içeren Cnidaria filumunun üyeleridir. Filumun tüm üyeleri gibi, bir denizanasının vücut kısımları da merkezi bir eksenden yayılır. Bu “radyal simetri”, denizanasının herhangi bir yönden yiyecek veya tehlikeyi tespit etmesini ve bunlara tepki vermesini sağlar. Denizanası dokunaçlarıyla sokma yeteneğine sahiptir. Sokmaların şiddeti değişmekle birlikte, insanlarda çoğu denizanası sokması yalnızca küçük rahatsızlıklarla sonuçlanır.

https://oceanservice.noaa.gov/facts/jellyfish.html

Mini not, daha doğrusu Aristovari bir yorum: Her yönü aynı olan denizde, hem av hem de avcı olan balık, su yılanı ve benzeri hızlı yüzmek zorunda olan canlılar gemi benzeri hidrodinamik gövde biçimlerine sahiptir. Denizanaları ise, av değildirler; zira zaten %95 oranında sudan oluşur imişler. Demek ki, hızlı yüzmeleri için önemli bir neden yok. Aynı nedenle de bir eksene göre ‘radial’ yani silindirik simetriye sahipler.

Bu son kelâmın sebeb-i hikmeti şudur ki, naçiz bir fizikçi de bir denizanasını işte böyle res’meder.

DALGA MEKANİĞİ – a –

Fizik –9 / a–

İçerik: Duran cisimlerin dalgası olmaz. Bu yazının başlığı da devinen nesnenin dalgası anlamı taşır.

Daha önceki yazılarımızda değinmiştik; kuvvetin (‘action at a distance’) ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyoruz. Ama atomların dış kabuklarını eksi yüklü elektronların oluşturduğunu biliyoruz. Eksi yüklü elektronların da birbirini ittiğini biliyoruz. Öyle ki, bu itiş (Coulomb) kuvveti aradaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olarak büyüyor. Dolayısı ile, şu an klavyenin tuşlarına bastığımı sanıyorum ama arada hiçbir temasın olmadığını biliyorum. Camı kıran taş da top da aslında cama temas etmeden kırıyor.
Buraya dek şahane!
Ama şimdi işin rengi hayli değişecek! Elektronlar ve dolayısı ile atomlar birbirini itiyorsa, ben nasıl var oluyorum, klavye nasıl var oluyor? Özetle madde topakları nasıl oluşuyor; masa, oda, Dünya, vd.?
Hayatın hemen her alanında gördüğümüz çok işlevsellik burada da iş başında! Atomların elektronları başka atomlarınkini iterken onların çekirdeklerini çektiği için iğ şekline benzeşiyorlar. Aynı esnada çekirdekler de atom merkezinden bir nebze kaymış bir konuma erişiyorlar. Dolayısı ile iğlerin aynı tarafa bakan uçları eksi (artı) ters tarafa bakan uçları da artı (eksi) yük taşıyor hale geliyorlar. Bu örgü de, gayet sağlam bir arada bulunuşunu sağlıyor atomların. O kadar ki, biraz çekilseler veya sıkıştırılsalar bile, bu baskı kalktığı zaman eski hallerine çabucak dönüveriyorlar. Örneğin yaylar (‘spring’) böyle oluşuyor, lâstikler ve diğer pek çok malzeme de. Alttaki resim şu adresten alıntılanmıştır (*)

Bu konuyu ilk araştıranlardan Robert Hook, minik boy değişimleri (Δ) sağlayabilmek için gerekli kuvvetin (F, ‘restoring force’) şöylesi bir yalın bağıntıya uyması gerektiğini deneysel yoldan bulgulamıştı;
F=-kΔ . Eşitlik 1
Eşitlik 1’deki k simgesine Hook sabiti denir ve malzemeden malzemeye değişir. Oradaki – işareti ise, boyunu sıkıştırırken malzemenin itim, uzatırken de çekim kuvveti uyguladığını belirtir. (**)
Dikkate şayandır; bu kez, atomları birbirinden daha çok uzaklaştırmak için de (daha çok yakınlaştırmak için de) daha büyük kuvvetler uygulamak gerekir.
Şap şahane! Değil mi?
Eksi yüklü elektronların (artı yüklü çekirdeklerin) birbirini itmesi ve ama eksi yüklü elektronların artı yüklü çekirdekleri çekmesi nedeniyle atomlar birbirini çekerek madde topakları oluşturuyorlar.
İşte böyle, Hook Sabiti bilinen (deneyle/ölçümle saptanmış olan) bir yayı yukarıdan sabitleyip yere doğru sarkıtmış olalım. Alt ucunun yerden yüksekliğini ölçelim.
Sonra da, bu yayın alt ucuna kütlesi m olan bir cisim bağlayalım.
Kallavi not: Kütle ne demektir bilmiyorum. Şimdiye dek hiçbir insan da bilmiş, öğrenmiş, öğretmiş değil.
Bu kütle, yerçekim nedeniyle yayı aşağı doğru H miktarında sarkıtmış olsun. Bu H miktarı da küçük olsun ki, Hook Yasası’nı uygulayabilelim.
Kallavi not: Yerçekimi nedir, nasıl oluşur bilmiyorum. Şimdiye dek hiçbir insan da bilmiş, öğrenmiş, öğretmiş değil.
Ama Hook yasası ile Newton’un kütleçekim yasını (F_g=mg) şöylece birleştirerek bir kütle ölçümü yapabilirim:
Yere doğru olan yönü positif olarak alayım ve nesne üstündeki net (toplam) kuvveti yazayım;
F_net=mg-kH . Eşitlik 2
Nesne dengede durduğuna göre F_net=0’dır ve
kH=mg  Eşitlik 3
elde ederim. Buradan da
m=kH/g . Eşitlik 4
elde ederim.
Harika! Değil mi? Kütlenin ne olduğunu bilmiyorum ama kütlenin değerini ölçebiliyorum. H yükseklik değişimini ölçerim; g=9,81 metre/saniyekare olduğunu biliyorum, k’yı da biliyorum, daha önce ölçmüştüm ve Eşitlik 4’ü kullanarak m değerini bulabilirim.
Demek ki, şu an elimde kütlesini bildiğim bir m cismi var.
Ne mi yapacağım bu cisimle?
Kim bilir? Belki DALGA MEKANİĞİ – b – başlıklı yazıda açıklarım, belki daha sonra…

(*) http://bilgioloji.com/pages/fen/kimya/bag/dipol-nedir-kalici-ve-induklenmis-gecici-dipol-ne-demektir/
(**) Hook Yasası aslında örneğini daha önce tartıştığımız bir Kuvvet Serisi Açılımı’nın (‘Power Series’) ilk terimidir. Bkz., GALİLEİ DENKLEMLERİ ve FİYAT DEĞİŞİMLERİ, https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/09/22/galilei-denklemleri-ve-fiyat-degisimleri/

ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -7-

Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …

Gömlek

Hayli yapılıydı. Kısaca boyluydu ve omuzları neredeyse boyu kadar genişti. Su Altı Taarruz timinde görevliydi, yahut aslında Su Altı Savunma timinde ve çevresine öyle diyerek hava atıyordu. Belki de sıradan bir askeri dalgıçtı sadece. Her neyse…
İlk görev yeri Mersin’di. Mersin’den gelmişti Çanakkale’ye. Orada evlenmiş ve orada boşanmıştı; bir çocuğuyla. Öyle anlatmıştı, herkese, maaşının yarısını nafaka olarak ödediğini söylerdi. İşte sonra, kafa dinlemek için uzak bir yere tayin istemiş, İstanbul yahut Gölcük umarken Çanakkale çıkmış kısmetine.
Bir keresinde motoru bozulan bir tekneyi, suya atlayıp iterek kıyıya getirmişti. Gerçi tekne uzakta değil, Subay Orduevi’nin hemencecik önünde demirliydi ve kim olsa canını dişine takar, tüm kordon boyuna nam olsun şan olsun diye aynı işi yapardı. Yapmasına herkes yapardı belki, ama bir tek o yapmıştı ve bu yüzden tüm Çanakkale’ye değilse bile, o gün kordonda bulunanlar arasında nam salmış, şöhret kazanmıştı.
Gel gelelim bu tür olaylar her gün çıkmıyor ki. Bu yüzden Çanakkale gibi kasaba irisi bir yerde canı sıkılmıyor değilmiş doğrusu, sıkılıyormuş. Hele günlük dalış talimleri de olmasa; var ya, sıkıntıdan patlamamak mümkün değilmiş.
Hayli çapkındı da kerata; liseli üniversiteli genç kızlar, asistanlar, bekâr dul öğretmenler, arkadaş eşleri hiç düşmezdi dilinden. Çok geçmeden âşık oldu ama… Hem de sırılsıklam derler ya, ondan da beter. Her akşam mesaiden kaytarıp erken çık, koşa koşa git, çiçekçiden bir düzine kırmızı gül al; oradan yine koşa koşa git Gümrük Muhafaza’nın önünde dimdik dikil, mesai bitimine dek haz’rolda bekle. Tüm sahil boyu erkânının, balıkçıların, kahvecilerin, simitçisinden tombalacısına dek tüm seyyar satıcıların dilindeydi.
Neyse ki kadın çabuk tav olmuştu, birkaç gün sonra, akşam yemeğe çıktılar. Yalova Restoran tadil edilmekteydi o sıralar. Ama üst katını, o akşama özel biraz derleyip toparlayarak o tek masanın şerefine servise açtılar. Mum ışığında yenen o ilk akşam yemeğinden sonra da… Her neyse.
Kadın da duldu. Ortaokuldan liseye (o zamanlar üç yıllık ortaokullar vardı) o yıl geçecek olan oğluyla birlikte yaşıyordu. Uzunca zamandır hem de. İşin tuhafı, kadın da Mersinli’ydi ve evdeki huzursuzluk yüzünden, gizlice tayinini istemiş ve bu bahaneyle, (zengin diye biraz da baskıyla evlendirildiği) çiftçi olan eşini terk etmişti. Adamın da çiftini çubuğunu, narenciye bahçelerini bırakıp kadının ardına düşecek hali yoktu doğrusu. Hemen boşanma davası açmış ve kadının katılmadığı ilk duruşmada tek celsede boşanıvermiş. Ayı dolmadan da, yan bağın sahibinin kızıyla kıymış nikâhı. Gerçi, eşlerin her ikisinin de katılıp mahkemede bizzat boşanma isteğini belirtmeleri gerekiyormuş, kadın temyize başvurmayınca boşanma kararı kesinlik kazanmış.
Bütün bunlar, bizim SAS yahut SALT veyahut en azından askeri dalgıç kahramanımıza bakılırsa, gayet hayrlı işaretlerdi ve bu işin sonu iyiye varacaktı. İlkbahar boyunca, öyle idi gerçekten. Kahramanımız, kadının evine taşındı ilk iş olarak. Ne de olsa, ortaokulu bitirip liseye geçmek üzere ve bıyıkları çoktandır terlemeye başlamış olan delikanlının bir babaya ihtiyacı vardı her şeyden önce. Tek tük zayıf not aldığı derslerle ilgili olarak, gidip müdüründen öğretmenlerine dek lüzumlu herkesle konuşarak, karneye zayıf gelmesini engellemeye çalıştı. Beşte dört oranında başarılı da oldu. Bu durum (yeni) baba ve (yeni) oğul arasında sıcak ilişkilerin doğmasına yol açtı elbet. Oğlan da annesi de gurur duydu, göğüsleri kabardı. Lâkin, balıkçısından kahvecisine, simitçisinden tombalacısına dek sahil boyu erkânı hayıflandı, çık çıklandı durdu: Sen kendi öz evladını boşver, git başkasının oğluna babalık et. Görülmüş şey değildi…
İşte ne olduysa, kısacık ilkbaharın bir iki haftada bitip birden bire yaza girilmesiyle oldu. Kim bilir, belki de kordon boyu esnafının hayr duasının alınmamış olmasındandı: Haziran’ın ilk haftasında ayrıldılar. Bir gece yarısı, bizim kahraman gerisin geri evine daha doğrusu lojmanına taşıdı eşyalarını.
Kadının anlattıklarına bakılırsa, kadın haklıydı. Hem de sonuna kadar. Adamın gözü zaten dışarıdaydı. Adam, yani bizim kahraman, bir süredir mesaiden kaytarıp erken çıkmasına rağmen kadını iş çıkışı almaya yahut doğrudan eve değil, taa karşı kıyıdaki Barbaros Tesisleri’nde denize girmeye gidiyordu. Belli ki, bulmuştu yine bir liseli, yahut bir başçavuş kızı, veyahut ne bilsindi işte. Onun peşini mi kovalayacaktı bir de şu kısacık ömürde hiçbir şeyi dert tasa edecek hali yoktu. Olsaydı zaten, ilk kocasını terk etmezdi…
Yine de mutedil olmalı. Her şeyin aslını astarını bir güzelce öğrenmeden böyle ezbere konuşmamak lâzımdı. Keskin sirke küpüne zarardı, öfkeyle kalkan zararla otururdu ve benzer ne kadar Atasözü varsa söylendi kadına, nasihatlar öğütler verildi. Ne mâlum, belki de gizli bir görev verilmişti ve o yüzden gidiyordu adam Barbaros Tesisleri’ne. “—Ona mı gizli görev!? Pöh!… Başçavuşun eşeğini bile teslim etmezler ayol.” diye kendini savunurdu kadın.
İşin aslı da astarı da hayli farklıydı, bir gece ve bir içki masasında ve sadece bir kereliğine anlattığına göre adam bir gün arkadaşlarından kopmamak maksadıyla ve tamamen bir rastlantı sonucu olarak onlara katılarak gitmişti Barbaros Tesisleri’ne. Onlar, “—Komutanı atlatırsın ama, yengeden izin alamazsın. Çatal yürek lâzım oğlum.” demişler, bu sözlerin altında kalıp matara olmaktan, rezil olmaktansa; hatundan papara yemek evladır diye katılmıştı arkadaşlarına felekten bir akşam hadi bilemedin, bir gece çalmak maksadıyla. Hem de öyle, söylendiği sanıldığı gibi birkaç saatliğine kaçamak maksadıyla falan değil; aslanlar gibi, midye dolma eşliğinde biralamak için. (Yasa gereği alkolün zararlı olduğunu anımsatalım.)
Her şeyden önce, midye işi ince iştir ki her midyenin eti yenmez. Kum midyesi olacak illa. İskele midyesi olursa, demir emer tutunduğu iskeledeki yerden. Çok derinden de çıkarılmış olmayacak; yoksa deniz suyundaki tüm ağır metalleri emmiş olur ki, bunlar insan vücudundan atılamaz; insan ölene dek rahatsızlığını, ızdırabını çeker durur alimallah. Midyenin makbulü, akıntılı bir kum yamaçta yetişenidir, bunu da bizzat arayıp bulup çıkartmak gerekir. Asıl önemlisi ise, dolmasıdır. Dolma kötüyse, prinç kalitesizse ne anladım ben o midyeden, istiridyeden. O yüzden der ki, has midyecilerin düsturudur; “Midye kadın gibidir, iyisini buldun mu, hemen oracıkta … durmayacaksın neredeyse oraya gidip dalıp çıkartacaksın.”
O gün karşıya geçmişler ve kasalarla midye çıkarmışlardı Kilitbahir Kalesi önlerinden. Anaforlu akıntının şiddeti yüzünden oraya dalmak her babayiğidin harcı değildir elbet ve bu yüzden o midyelerin tadına doyum olmaz inatla. Hemen oracıkta, çiğ çiğ. İki de limon sıktın mı üstüne, değmeyin keyflere…
Ne ılıman meltem rüzgârlarının getirdiği binbir çiçek ve pıtırcık kokularını soluyup hissettikleri vardı, ne de gelip geçen boş tankerlerin vınlayıp durup volan hırıldamalarını. Bir kasa balıketine dolgun midyeyi, boş kabuklara dönüştürüvermişlerdi hemen oracıkta.
Kalanı da Barbaros tesislerine getirmişler, mutfağında pişirilsin, pilavla doldurulsun diye. Sonra gelsin buz biralar, gelsin sohbetlerin muhabbetlerin en alası, gelsin raam, gelsin işret. Zaman uçmuş gitmiş, kime ne gam. Bir daha mı gelinecek sanki bu hayata?… Allah aşkına… “—Hadi şerefe!…” “—Şerefe mirim! En kötü günümüz böyle olsun…”
Tam yedi kasa bira içmişler o gün, beş kişi… Sonra dönmüş ötekiler; nasıl olsa araba yook, trafik polisi derdi yook. Ama bizimki, bir arkadaşına rastlamış Mersin’den. Geleli beri henüz bir buçuk ay kadar olduğu için de karşılaşmamışlar önceden. Nasipten öte köy yok derler, o hesap işte. Kısmet o güneymiş belli ki.
“—Hiç değilse üç beş kelime sohbet etmem gerekirdi, tersi yakışıksız olurdu.” dediyse de, asıl maksadı apaçık belliydi; Mersin’den, oğlundan ve diğer aile efradından haber almaktı.
İyi bir âşık, tam bir Don Juan’dı bizimki; o hercümerç içinde bile cep telefonundan mesaj çekmeyi ihmal etmemişti sevgilisine. Dahası, bizzat arayıp konuşmuştu bile. Ama geç kalacağını ve hatta nerede, kimlerle birlikte olduğunu söylememiş… Akşam mesai çıkışına yetişeceğini sanıyormuş, yetişirmiş de normal koşullarda. Arkadaşları ayrıldıktan bir iki sonraki motora binmiş olsaymış, problem çıkmayacakmış. Ama o öyle yapamamış tabii. Sohbet uzamış, yeni biralar açılmış. Eh, midye dolma da varmış. Boğaz midyesi bu, bir olur mu Mersin midyesiyle?! Konuşmuşlar dereden tepeden düzden, Mersin’den. “Yaramaz bir durum yok.”muş. Yeniden kurulan sofrada bir tepsiye yakın midye daha yemişler üçü, o ve arkadaşı ile eşi, bu son fasılda. İçilen biralar da ona göre. Tutmuş denize girmiş bir de, hararet bastığı için. “Saate baktım, daha epeyce var. Denize girip, duşumu alıp hemen ayrılacaktım oradan. Ayrılsaydım, programım aksamayacak rahat rahat yetişecektim Gümrük Muhafaza’ya.” Belli ki, sık sık yaparmış böyle kaçamaklar…
“—İndik sahile. Biraz kum futbolu oynadık. Herkesin üstü çıplak bir bizimki gömlekli. Sırıl sıklam terledi, yine de çıkarmadı üstündeki beyaz gömleği. Eh olur a, insanlar çeşit çeşit. Ben de aldırmamış daha doğrusu fark etmemiştim bile başta. Sonradan anladım her şeyi…
Top faslı bitti, çıktık iskeleye. Ben atladım, eşi atladı, bekliyorum gömleğini çıkartsın diye. Eh, gömlekle de denize girecek değil herhalde. Baktım, ı-ııh. Çıkarmadı. Uçlarını mayo içine iyice yerleştirip öylece, çivileme atladı denize. Haydaaaa… Ne bu şimdi?…
Tesettür desem, mümkün değil askeriyede, olmaz. Unutmuş desem, az sonra çıkartır o halde.
Saate baktım, hâlâ vakit var. Dur şu işi bir anlayayım dedim kendi kendime, yanlış insansa, sakıncalı bir durum varsa boşuna görüşmeyeyim, birlikte görünmeyeyim çevrede.
Denize girmek, bir iki kulaç atmak iyi geldi; hararetimi kesmişti. Baktım adam, gömlekle duş alıyor. “—Sizin evde çamaşır yıkanmaz mı komutan? Çamaşırlarınızı üstünüzde getirip denizde mi yıkarsınız böyle?” diye bir takılayım dedim. Cevap vermedi, kem küm etti.
Eh, benim de ayrılma vaktim gelmişti. Ama orada bırakıp gitsem konuyu, aklıma takılır biliyorum kendimi yerim öğrenemezsem. Bir daha da nerede bulup soracam. Hem sorulmaz ki, böyle şeyler. O yüzden biraz daha kalayım dedim. Mazeret mi yok hatuna, motor arızalandı kaldık deniz ortasında falan derim. Kim ölmüş yalandan…
Şimdi düşünüyorum da, iyi ki de kalmış, sırrın cevabını öğrenmişim o akşam. Daha geç olmadan…”
Şehir Kulubü’nde bu sohbetin geçtiği masadan birisi, belli etmeden garsona işaret etti, “rakı getirme artık” gibilerden, belli ki kapasite dolmak üzereydi. Bir maraza falan çıkmadan kalksalar iyi olacaktı. Sohbet artık monologa dönüşmüştü, anlatan çevresine bakmadan ardı ardı ardına konuşuyor, daldan dala atlıyordu. Konu dağılmak üzereydi. Sesi de iyiden iyiye çatallaşmış, genizden derinlerden çıkmaya başlamışsa, “Dur, içme artık!” deme zamanı gelmiş demekti. Ama, bizimkinin bütün bunları görüp, fark edip kavrayacak hali yoktu. Baktı, önündeki bardak boş. Uzandı aldı bir başkasınınkini, fon dip, bitirdi tek yudumda.
“—Ne diyordum? Hah. Ben dedim, ayrılmadan birer kahve içelim diye. Oturduk bir kameriye altına. Direk sorsam, adam kaçacak yine. Sözü dolandırsam, bu sefer de çakacak vaziyeti. Kahveler geldi, ilk yudumları içmiştik ki, punduna getirip ben sıyırıverdim gömleği. Aman Tanrı’m!… Amman Tanrı’m o ne sırttı öyle.
Hay elim kırılaydı da açmasaydım gömleği. Hay yer yarılaydı da girseydim içine. Nasıl utandım ama nasıl… Sırt, o sırt…”
Uzandı aldı masadaki tüm bardakları, bir tanesinin içine döktü hepsini ve yutkunmadan, nefes almadan dikti…
Sonra kaldırdı başını masadakilere baktı tek tek. Gözleri kaymıştı. Kırpış kırpıştı, süzdü her birini. “—Siz hiçbiriniz görmemişinizdir böyle bir şey, asla yaşamamışsınızdır.” Yan masadakiler bile konuşmuyordu, o içki ortamında, konuşmak bir yana çıt çıkmıyordu…
“—Adamın sırtı, adamın sırtı… Kan revan içinde… Liğme liğme, çızık çızık… Allah’ım o nasıl sevişme… Her yanı… Kimi kabuk bağlamış, kimi yarı kanlı…”
Başını yeniden kaldırdı, dik dik öfkeyle baktı masadakilere. “—Hey yavrum hey! Boşa yaşıyoz hepimiz boşa!…” sonra döndü diğer masadakilere, kadınları atlayıp erkekleri işaret parmağıyla taradı tek tek… “—Sen de, sen de, sen de!…” En son göğsüne vurmaya başladı, “—Ben de, ben de, ben de… Ne ister erkek kadından? Salonda hamfendi, mutfakta aşçı, (…) değil mi? Ama gel gör ki, bizimki her yerde hamfendi. Soğan keser, nerdeyse özür dileyecek. Limon sıkacak salataya, ‘Af edersiniz, üzerinize biraz limon sıkabilir miyim acaba?’ Yeter be, yeter! Ben istemiyom öylesini, ben de istiyom tırnaklasın, çırmaklasın beni, eritsin, bitirsin. Gömlekle gir…”
Çoktan karga tulumba kaldırmışlardı masadan, kucaktayken söyledi o son sözleri. Sonra götürüp asfaltın öte yanından attılar denize. Ayılsın kendine gelsin diye. Kordonda yürüyenlerden kıkırdıyanlar, gülenler oldu.
Soğuk suyu yeyince kalktı dikildi suyun içinde. Ellerini bele dayayıp şöyle bir baktı. Sonra zıpladı çıktı asfalta. Hiç kimseye hiçbirşey söylemeden, ardında ıslak izler bıraka bıraka uzaklaştı aydınlık yolda, az sonra karanlığın içinde kayboldu. Bir daha da hiç görünmedi. İstanbul’a gittiği söylendi…

HIZLI GİDEN NESNELERİN BOYU GERÇEKTEN KISALIR MI? – c –

Fizik –8 / c–

İçerik: “Size matters.” ama hangi hızda ölçüldüğüne de bağlı!

Herhangi bir noktanın (gözlemci de diyebiliriz) konumunun belirlenmesi bir başkasınınkine bağıldır. Bu demektir ki, konum (yer, duruş, ‘position’) mutlak değildir. Hız, konumun zaman içindeki değişikliği olduğu için de, mutlak hız yoktur. Her noktanın hızı bir başkasınınkine bağıldır. Madem ki, hızlar noktadan noktaya yani gözlemciden gözlemciye farklıdır, böyle ise, dünyanın görünüşü de gözlemciden gözlemciye farklılık gösterir.
Galileo’nun İtalya’dan verdiği şu örneği izleyelim. Yüksek bir kuleden düşen taş (Pek çok olayı cebinde taşıdığı bir taş parçası ile anlatmayı severdi.) parçasını hemen kule dibinden izleyen bir şahıs serbest düşüş gözlerken, yolda giden bir araba içinden izleyen başka bir şahıs ise, geriye doğru açılan bir parabol yörünge gözlüyor olacaktır. Çevredeki hemen her nesne devinim halinde olduğu için de, çevrenin görünümü kişiden kişiye değişik olacaktır.
Bu nedenle de, pek çok kişi, görüngüler farklı olduğu için gerçeklerin de farklı, kişiden kişiye değişir olduğu sanısına kapılıverir kolayca.
Oysa, tam da burada Einstein, şu basit önermeye dayalı olarak müthiş, bir o kadar da devrimsel bir saptama yapmıştır: “Evren tektir.”
E, gayet tabii. Evren tektir. Bunu bilmeyen mi var?
“Evren tekse, fizik de tektir. Kişiden kişiye, gözlemciden gözlemciye değişmez!” İşte bu cümlenin ikinci yarısı gayet ağırdır, zihinsel sindirimi hiç de kolay değildir.
O denli ‘kolay değildir’ ki, uzayda esîr (’ether’) olmadığını açığa çıkarmak amacıyla Albert Michelson ve Edward Morley’in 1887 yılında yaptığı ve sonra da pek çok değişik zamanda ve yerde tekrarladığı deney olumsuz bir sonuca ulaşmıştı. “Esîr yoktur. Olsaydı, evrende devinen her şeyi o arada ışığı da etkileyip Dünya’nın devinim yönüne bağıl olarak ışık hızında değişikliğe yol açardı.” şeklinde yorumlanmış olan bu deney sonucu hakkında Einstein “Evren tektir. Fizik tektir. Işık hızı tektir.” şeklinde ifade edilebilecek bir düşünceye sahipti.
Aynı deney, farklı kişilerde farklı düşüncelere yol açmıştı.
Yine esîr konusu üstünde çalışmakta olan Hendrik Antoon Lorentz, rivayet edilir ki, torunuyla bir yürüyüş sırasında “Newton’unki kadar büyük bir iş yaptım.” demiştir. Sözü edilen, bugün Lorentz Dönüşümleri olarak bilinen formüllerin 1892 ile 1895 yılları arasında elde edilişidir. (*)
Einstein, 1905 yılında basılan bir makalesinde (**), konuyu tam bir kuram çerçevesinde ele alır.
Evet, devinen her nesnenin boyu devinim doğrultusunda kısalır. Ama, boy dediğimiz, uzaktaki ve yakındaki iki noktanın (diyelim ki, baş ile ayaklar) eşzamanlı, eşanlı, andaş olarak yapılmış uzaklık ölçümleri arasındaki aritmetiksel farktır. Yani, eşanlı olarak başı (burnu) B uzaklığında ve ayakları (kuyruğu) da A uzaklığında olup ayak_baş doğrultusunda hızla giden bir insanın (uçağın, roketin) boyu B-A olacaktır.
Durmakta iken de, eşanlılık koşuluna dikkat etmek gerektiğine önceki yazılarımızdaki iki duvar arasındaki mesafenin ölçülmesi örneğinde değinmiş idik.
“—Boyunuz kaç santim?” sorusunun karşılığı, “—Boyunuzu en son kaç santimetre olarak ölçmüştünüz?” demek olmaktadır.
“Size matters.” ama hangi hızda ölçüldüğüne de bağlı!
Ölçüm konusuna, bir iki yazı sonrasında, ayrıntısıyla değineceğiz.

(*) https://en.wikipedia.org/wiki/Lorentz_transformation
https://www.researchgate.net/publication/335727646_Special_Relativity_The_Revival_of_Metaphysics/figures?lo=1
(**) https://myweb.rz.uni-augsburg.de/~eckern/adp/history/einstein-papers/1905_17_891-921.pdf
Fotoğraftan ‘screen print’ otomatik tercüme olanağından yararlanmak için bkz., https://translate.yandex.com/?utm_source=yandex&utm_medium=com&utm_campaign=morda

NOT 6 Kanı, ötesi berisi

‘NOT 5 ABD Başkanlık Seçimleri hakkında’ başlık altındaki bir önceki notta “Yarınki ABD Başkanlık Seçimleri’nin EURUSD lehine olacağı kanısındayım.” demiş idik ve yanıldık. Yanılmasaydık ne değişecekti? Hemen hemen hiç!
‘Kanı’, ‘kanmak’, ‘kandırılmak’, ‘kandırmak’ sözcükleri aynı köktendir ve bir finans işlemcisinin (‘trader’) asla yapmaması gereken işlerdendir, kendisinin yahut başkasının kanısına göre davranmak.
Dikkati okuyucu fark etmiş olmalı; “Yarınki ABD Başkanlık Seçimleri’nin EURUSD lehine olacağı kanısındayım.” cümlesinin hiçbir gerekçesi, dayanağı yok. Zaman sınırı da yok.
Yani, sözün düzü, doğrusu, kısası şudur: Değerlendirmeye değer bir öngörü (tahmin, ‘forecast’, ‘foresee’, ‘prediction’) bir dayanağa (gerekçeye) ve zaman limitine sahip olmalıdır.
Hani derler ya, örneğin “—14:00’ten sonra arayacağım.”, işte bu tür ve benzeri sözlerin hiçbir hükmü yoktur. Zira, saat 14:00’ten sonrası (pratik anlamda) tanımsızdır çünkü sonsuz uzunlukta bir zaman dilimidir. Gerçekçi olan, saat kaçtan önce arama yapılacağının belirli olmasıdır; daha iyisi, saat tam kaçta yapılacağının.
Tarihin erken ve kıymetli öngörülerinden biri 28 Mayıs MÖ 585’e tarihlenen Güneş Tutulması’na aittir. Ana kaynak Heredot Tarihi’nin Giriş bölümünde anlatıldığına göre, bizim Ege’li, Milet’li bilgemiz Tales’in bu öngörüsünden habersiz olan Medler ve Persler Kızılırmak Deltası’nda savaş halindeydi o günlerde. Güneş tutulunca bunu tanrıların o savaştan hoşnutsuzluğuna yordular ve barış yapıp kız alıp vererek düğün dernek ettiler. (*)
Dikkate şayandır: Tales; Kopernik’ten, Kepler’den, Newton’dan ve de Einstein’ın gözlem ve kuramlarından habersiz idi, doğallıkla. Yani, nedenini bilmeksizin sonucu doğru tahmin etmişti ki, bu parlak başarısının altında, elbette yoğun bir emek yatmaktaydı.
Beri yandan da Tales’in tahmini elbette Güneş Tutulması, Ay Tutulması gibi göksel olayların dönüselliğine (periyodikliğine) dayanmaktaydı. (**) Öte yandan ise, Medlerin ve Perslerin kanısı ortak ve daha yaygın ama gerçekçi değildi.
Hülasa; EURUSD’nin aylık ve haftalık periyotlu grafiklerindeki çubukların diplerinden geçen düz çizgiler, her türlü (boş) kanıdan çok daha kıymetlidir finans işlemcileri için.

(*) https://tr.wikipedia.org/wiki/Thales_tutulmas%C4%B1
(**) https://tr.wikipedia.org/wiki/Thales_tutulmas%C4%B1#/media/Dosya:SoFi-584-05-28.gif
https://tr.wikipedia.org/wiki/Saros_d%C3%B6ng%C3%BCs%C3%BC

FİNANSAL FİZİK NİÇİN?

FİNANSAL FİZİK -8-

Bilimi (Fizik) diğer bilgi disiplinlerinden ayıran temel özellikler nedir?
YANIT: İlk sırada ölçümle elde edilmiş nicel değerlere dayalı olması gelir. (Bkz., HIZLI GİDEN NESNELERİN BOYU GERÇEKTEN KISALIR MI? – b – https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/11/02/hizli-giden-nesnelerin-boyu-gercekten-kisalir-mi-b/)
EK SORU: Pekii, üstteki YANIT’ta belirtilen özellikler niçin önemlidir? Yani, Bilim (Fizik) ölçümle elde edilmiş niceliklere dayalı olmasa idi, yitirilen ne oldurdu?
EK YANIT: Bilim, insanlığın işine şu nedenle yararlıdır: geleceğe yönelik olabildiğince doğru tahminler (öngörü) yapılabilmesine olanak sağlayan yegâne bilgi disiplinidir. Örneğin, uzay mekiğini nasıl inşa etmeli ve fırlatmalı ki, tam hedefe ulaşsın; dönerken de Falcon 9 gibi, ‘iğne deliğinden’ geçerken yakalanıp bir sonraki uçuşa daha az maliyetle hazırlanabilsin?! (https://www.google.com/search?q=Musk+mekik#fpstate=ive&vld=cid:913f75eb,vid:9CYLwQXbIcQ,st:0 ve https://www.google.com/search?q=Musk+mekik#fpstate=ive&vld=cid:4f498fd7,vid:B-lxcc0Ez-4,st:0 ) Ya da öyle bir çamaşır makinesi yapmalı ki, düğmesine her basışta çalışsın ve arızasız yıkasın. Daha da iyisi, ultrason aygıtı yapmalı ki, göbek bağı ana karnındaki bebelerin boğazına dolanmış mı bakıp anlamalı. Böyle ise, normal doğum yerine sezaryen yöntemi tercih edilsin.
Bu liste uzar da gider elbet.
Özetle, bilimin öngörü yapabilme (‘predict’, ‘forecast’) yeteneği olmasa, Felsefe, Coğrafya, Mitoloji gibi bilgi disiplinlerinden farkı olmazdı.
Finansal Fizik de böyle; ölçümlerle elde edilmiş niceliklere dayalı ve gayet isabetli öngörü yapmaya olanaklı. İleride ayrıntısıyla irdeleyeceğiz.