R. Descartes’in “Düşünüyorum; demek ki varım.” mealindeki sözünün doğru olmadığını, yanlış olduğunu, dolayısı ile saçma olduğunu düşünüyorum. Çünkü, düşünce çift taraflıdır; düşünen varsa düşünülen de olmalıdır. Karşılığı (konusu, gramer anlamında ‘nesne’si (*)) olmaksızın düşünülemez. Yani, “Ne(yi) düşünüyorsun?” sorusunun yanıtı açık seçik olmalıdır.
Demek ki, düşünce hem düşüneni hem de düşünüleni andaş olarak gerektirir. (**)
“Düşünüyorum; demek ki varım. Ama benden başka şey(ler) de var.” (***)
(*) Malûm; gramer anlamındaki cümlenin bir öznesi bir de nesnesi olur, ima edilmiş (“impliicit”) olsa da.
(**) Fiziğin F’si (Ç. Tuncay) Giriş bölümünden alıntıdır:
“Düşünüyorum, demek ki varım!” diyebilmek
Özellikle, iki merceğin arka arkaya konmasıyla yapılan mikros
kop sayesinde 17. yüzyıldan bu yana hızla gelişmeye başlayan bi
yoloji biliminin açığa çıkardığı gerçeklerin belki de en önemlisi,
düşünmenin çeşitli biçim ve düzeylerde hayvanlardan bitkilere,
insanlardan tek hücrelilere dek tüm canlıların ortak özelliklerin
den biri olduğuydu. Öyle ki, en ilkel canlılardan sayılan, Holotric
hia (tümkirpikliler) altsınıfının Hymenostomatida takımının Para
macium cinsi olan tekhücreli terliksi hayvanların laboratuvarlar
da kolayca üretilebilen sekiz türünün tümü de, içinde yaşadıkları
suya bırakılan bir iki tuz parçası kırıntısından uzaklaşması gerek
tiğini “düşünebilmekte”ydi. Adlarını, pek benzedikleri bir ev eş
yasından alan bu canlıların tek hücreli olmasına bakarak, ortada
“düşünce”den çok, çevredeki iyon dengesinin birden değişmesiy
le ortaya çıkan uyarılara karşı, otomatik olarak sergilenen yalın bir
mekanik tepkinin bulunduğunu ileri sürmek yanıltıcı olur. Gerçi
evet, hücre zarının dış çeperindeki kirpiksi yapıların kıpırtılanma
sı, çevredeki iyon yapısının değişmesi ile doğrudan bağlantılıdır:
Sudaki tuz oranı artınca, bir miktar tuz hücre çeperlerinden içeri
sızar. Bu da kirpiksi yapıların bağlı olduğu sistemi uyararak eyle
me geçirir. Kirpiksi yapılar tetiklenerek kıpırtılanır, böylelikle de
canlı hareketlenerek oradan uzaklaşır. Sonuç olarak, herşey sıra
dan bir elektrokimyasal tepkimeler zinciri içinde yürür.
Ama, konunun bizi ilgilendiren en önemli yanı; bu sürecin,
canlıların en gelişkini olan biz insanlar için de geçerli olmasıdır.
Dahası, böyle bir elektrokimyasal süreç, insanın çevreyle alışveri
şinin yani algılamanın ve algılamaya dayalı düşünce sisteminin de
temelidir. Tek hücreli canlılardan insanlara dek, dış çevreyle yapı
lan tüm alışverişler hep elektrokimyasal tepkimeler dizisi aracılı
ğıyla gerçekleşmektedir.
Bu tepkimeler sırasında biçimlenen sinyallerin beyin tarafın
dan işlenmesiyle de önce algılama, sonra daha karmaşık elektro
kimyasal işlemler sonucunda düşünce oluşmaktadır. Bir başka de
yişle, biz insanlarda yalın algılamadan düşünceye dek tüm sinirsel
işlemler (tıpkı tek hücreli canlılarda olduğu gibi) elektrokimsayal
sinyallerin yaratılması, iletilmesi ve işlenmesinden oluşan bir tep
kimeler dizisi üzerine kurulmaktadır. Sözün özü; düşünce dediği
miz olgu elektrokimyasal niteliğe sahiptir.
İşte, insanoğlunun bünyesinde süregelen bu elektrokimyasal
süreç, daha doğrusu sürecin sonunda oluşan düşünce, zaman için
de büyük değişiklikler gösterebilmektedir. İnsanın kendisini, için
de yaşadığı dış dünyayı anlaması, kavrayıp değerlendirmesi, ken
dini ve dış dünyayı anlatma biçimi, dış dünyayı gereksinmeleri
doğrultusunda kullanması, zaman içinde değişegelmektedir. Ör
neğin, bundan çok değil, henüz beş yüzyıl kadar önce, içinde hep
birlikte yaşadığımız evrenin merkezinin Dünya olduğuna; dört
yüzyıl önce ise, yine hep birlikte üzerinde yaşadığımız Dünya’nın
yuvarlak değil düz olduğuna ve sadece bir yüzyıl kadar önce de,
evrenin Güneş Sistemi ile birlikte sayısı on bini geçmeyen ve çıp
lak gözle görülebilen yıldızlardan oluştuğuna inanılıyordu.
İnsan düşüncesinde birkaç yüzyıl gibi kısa bir süre içinde orta
ya çıkan bu denli önemli değişikliklerin kökeninde ise; düşünceye
temel alınan verilerin değişmesi, daha doğrusu bu verilerin bilim
sel buluşlarla değişmiş olması yatmaktadır. İnsan düşüncesindeki
gerçekçilik, yani gerçeklere uygun düşüncelere sahip olunması ile
yeni gerçeklerin bulunması, uygarlık üzerinde hem birbirini do
ğuran hem de katlanarak büyüyen bir zincirleme etki yaratmakta
dır. Ancak böylelikle, evreni daha geniş ve derinlemesine kavraya
bilir, günlük yaşantımızı kolaylaştırabilir ve daha sağlıklı ve uzun
bir ömre sahip olabiliriz.
İşte önünüzde duran ve birkaç satırını bir süredir okumakta
olduğunuz bu kitap; çağdaş gerçekçi düşüncenin biçimlenişinde
belirleyici öneme sahip gelişmeleri, fiziğin5, dolayısıyla uygarlı
ğın geçirdiği evreleri, her evrede karşılaşılmış olan güçlüklerle bu
güçlüklerin aşılmasından sonra sağlanan ilerlemelerin insan yaşa
mı ve düşüncesi üzerindeki etkilerini irdelemektedir. Kitabın ge
nel düzeni içinde denklemlere değil kavramlara ağırlık verilmiştir.
Bu nedenle kitabın kolay okunacağı, salt fizikçiler için değil ama
fiziğin komşu dallarından olan meslektaşlar ve bilime ilgi duyan
genç yetenekler için de yararlı olacağı kanısındayım.
Söylemeye gerek yok; fizik güzeldir… Dahası, uzaktan sanıldı
ğının tersine, hiç de zor değildir. Biraz merak ve istek duyan her
kes fiziğin temel kavram ve yasalarını, uygulamalarını, bu uygula
malardan elde edilen yararları kolaylıkla öğrenebilir. Biraz cesa
retle, duvarından atlayıp içeri girebilir ve bu sonsuz güzellikteki
bahçenin büyülü havasını derin derin soluyarak, o birbirinden gü
zel kokuları içine çekebilir…
(***) Şu da mümkün tabii ki; “Kendimi düşünüyorum; demek ki varım!” (****)
Bu da bizi Gazzâlî’ye (1058 – 19 Aralık 1111) (Bkz., https://tr.wikipedia.org/wiki/Gazz%C3%A2l%C3%AE ve https://islamansiklopedisi.org.tr/gazzali) ve George Berkeley’e, (12 Mart 1685 – 14 Ocak 1753) (Bkz., https://www.worldhistory.org/George_Berkeley/?gad_source=1&gad_campaignid=22244257386&gclid=CjwKCAiA-__MBhAKEiwASBmsBINQHuGUblYu-YVq55CwlFXmJJZ7_jmVKxNqySmKeSGzja8eXdgm3RoCgRIQAvD_BwE ve https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Berkeley) yollar.
Nazım Hikmet Ran’ın ilgili şiiri için bkz., https://www.antoloji.com/berkley-siiri/antolojim-uyeler/ .
(****) Lâkin bu sefer de kendi varlığımız düşüncemizden, düşünüyor oluşumuzdan önce gelir. Yani, “Ben varım ve kendimi düşünüyorum.” (#) şekline bürünür konumuz.
(#) Doktora eğitimimin, yabancı dil bilmenin zorunlu olduğu ilk yıllarında İngilizce ODTÜ’lüler için yabancı dil sayılmadığı için Ziya Gökalp cad. ile Mithatpaşa cad. kesişimine yakınında muhkim Fransız Kültür kurslarına gider idim. İtfaiye Meydanı (eski At Pazarı) otellerinden birinde kâtip olduğunu söyleyen (O zamanlar “reception” henüz icat edilmiş değil idi.) bir kursiyer, ders içi alıştırma sırasında şöyle bir cümle kurmuştu. “Je suis moi et je m’aide.”
O şahsın, kulakları çınlasın, yüzü ile o hali halen gözlerimin önündedir.