Varsayalım ki, dış dünya var! Mesela bkz., “Kırmızı daire”. (*) Ama bu varsayımı yapabilmek için, önce kendi varlığımızı kanıtlamalıyız. Mesela bkz., “Varoluş”. (**)
Heyhat! Kendi varlığımızı kanıtlama yolunda R. Descartes’in o ünlü deyişinden öte gidebilmiş değiliz (henüz?). Hoş, o deyiş de hayli çelişiktir kendi içinde! Önce var olmuş olmalıyım ki, düşünüp düşünmediğimi kavrayabileyim, düşünüşün ne olduğunu bilebileyim, düşünüyor olduğuma karar verebileyim.
Neyse, kendimizin de var olduğunu varsayabiliriz! Güneş’in, Dünya’nın, Ay’ın ve diğer gezegen ve uyduların da; hülasa, Güneş Sistemi’nin de.
Bildiğimiz kadarıyla J. Kepler de öyle yapmış olmalı ki, Güneş çevresinde dolanan Dünya ve diğer gezegenleri Güneş’e bağlayan hayali çizgilerin eşit zaman sürelerinde eşit alan taradığı yasasını bulmuş. Buna “Kepler’in İkinci Yasası” diyoruz.
Acaba bu buluş keşif midir yoksa icat mı? Evet, Keplerden önce de aynı yasa geçerliydi, sonra da geçerli oldu. Bu durumda “Keşiftir!” diye yanıtlamak gerekir bu paragrafın başındaki soruyu. Dahası, Kepler’in bu yasayı T. Brahe’nin gözlem notları, verisi üstünde yaptığı incelemelerden sonra bulduğuna bakarak da pekiştirilebilir aynı yanıt.
Acaba bilimsel buluşlar tümüyle mi keşiftir?
Hayır!
İcat mı?
Hayır!
İlk “Hayır!”dan başlayalım.
L. E. Boltzmann’ın “Enerji Dağılım Formülü”, bu formül kullanılarak elde edilen M. Planck’ın “Karacisim Enerji Dağılım Formülü” ve yine aynı dağılımın kullanıldığı A. Einstein’ın “Isı Sığası” formülü keşif olamaz. Çünkü, bu formüllerde sonsuz büyüklükte enerji değerleri kullanılmaktadır ve bırakın beş on kilogramlık kütleleri, tüm evrenin enerjisi bile sonsuz olmasa gerektir. Demek ki, bu paragrafta anılan fizik keşif olamaz. Çünkü, evrende sonsuz enerji yok! Demek ki, bu paragrafta anılan formüller keşif değil. İcat mıdır acaba? Bu da değil. Çünkü, en azından, bulunuşlarından sonra değişime uğramadılar, gelişmediler. Bulunuşlarından bu yana, öylece kaskatı kaldılar.
Sözü fazla uzatmayayım: tamı tamına doğru herhangi bir bilimsel yasa bulunabilmiş değil henüz. Daha da vahimi, nasıl bulunulabileceği de bilinmiyor. Yani, bulunabilir olup olmadıkları da müphem!
Hiçbir gezegeni Güneş’e bağlayan sanal çizgi eşit zaman aralıklarında eşit alanlar taramaz; yaklaşık olarak (***) eşit alanlar tarar. Daha yakınımızdan örnekleyelim; hiçbir cisim Galileo Denklemi’ne tam olarak uymaz.
Çünkü, Güneş de gezegenler de yeryüzü cisimleri de nokta değildir ama yaklaşık olarak nokta imiş gibi düşünülebilir! Zira, bilinen yani ilgili makale ve kitaplarda yazılı olan yani kayıt altında olan Fizik sadece ve sadece noktasal yani eni, boyu ve derinliği olmayan cisimleri kapsar. Daha da vahimi, sadece ve sadece ikili etkileşimleri kapsar. Üç cisim (örneğin Güneş, Dünya ve Ay) arasındaki (örneğin kütleçekimsel) etkileşimlere dair analitik, kapalı bir formülden mahrumuz henüz. Bu nedenle, Güneş çevresinde Dünya’nın dolanışı sırasında eliptik yörünge izlediğini söylerken de diğer gezegen ve uyduların olmadığı var sayılır; aynı anda Güneş’in de Dünya’nın da nokta olduğu var sayılır.
Gel de şen kahkaha atma!
Evrende nokta da yoktur. (Olsa bile, nokta saptayacak hiçbir aygıtımız yoktur.) Nokta yaratacak aygıt da yoktur. Bu durumda çizgi nasıl olsun ki? Demek ki, elips de yoktur parabol ve çember de!
Peki! Nokta, çizgi, geometrik şekil dediklerimiz nedir? Hayaldir sadece, ham hayaldir. Başka bir deyimle düşüncedir! Hayalimiz, düşüncemiz dışında hiçbir gerçek yerde nokta da oluşturamayız, çizgi de, çember de, elips de…
Geometri hayal de Aritmetik, Cebir hayal değil midir? Örneğin 1 sayısı, 3 buçuk sayısı, π sayısı, karekök içinde 2 sayısı, küp kök içinde 3 sayısı gerçek midir? Yani, evrenin neresinde vardır?
Şu sayıların değeri bile bilinmiyor: π sayısı, karekök içinde 2 sayısı, küp kök içinde 3 sayısı. Bu değerlerin nasıl bulunacağı da bilinmiyor. Örneğin π sayısını vereceği iddia edilen pek çok algoritma mevcut. Ama bunların herhangi bir adımında elde edilen sayı noktadan sonra kaç basamaklı olacaktır? Sınırlı sayıda mı, sınırsız mı? Komputerle hesaplamaya kalkınca da aynı sorunla karşılaşmamak mümkün değil; bir! İkincisi de, sonsuz tekrar (‘iteration’) içeren bir algoritmayı sonuna dek götürecek kompüter icat olmadı ki. Olsa da kaç yazar? O sayıyı nereye yazarak kayıt altına alacağız da gerektiği zaman yeniden hesaplamaya gerek kalmaksızın kullanabileceğiz?
İşbu keçiboynuzunun nektarı şudur: hemen bir önceki “Aşil ile Kaplumbağa ve Zamanda Yolculuk Bölüm 2 hkk.” başlıklı yazıda (****) tanımlı Bilim de Matematik de yine oradaki anlamıyla uyduruktur. Uydurmak yani hayal kurmak da insanın en gelişkin yeteneği değil midir?
Buyurun size Bilim ile Sanat’ın ortak özelliği!
(*) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2025/01/01/kirmizi-daire/
(**) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/12/05/varolus/
(***) Yaklaşık olarak da ne kadar yaklaşık? 1 de, 10 da, 100 de, … sonsuza yakın sayılardır. Çünkü, en azından, öte yandaki eksili sayılara kıyasla.
(****) https://blog.metu.edu.tr/caglart/2026/02/11/asil-ile-kaplumbaga-ve-zamanda-yolculuk-bolum-2-hkk/






