ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -9-

Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …

Hayrat

12 Eylül mağdurlarındandı, 1402’lik bir memur eskisi yani. Memurluktan çıkarıldıktan sonra, mahkeme kapılarında, göz altı nezarethanelerinde ve tutuklu koğuşlarında ömür tüketmekle cezalandırılmış ve sonunda baba ocağına yakın diye, gelmiş Çanakkale’ye yerleşmişti. Aslı Bursa’lıydı, baba mesleği olan mobilyacılığa başlamıştı burada. Hangar büyüklüğündeki atölyesinde çoğu kez kendi tasarımı yahut sipariş üzerine ürettiği mobilya ve benzeri metal ev eşyalarını sergiler, pazarlardı. Ava meraklıydı; yüzene de, uçana da, koşana da. Sanayi Mahallesi’ndeki “Avcılar ve Atıcılar Derneği’nin kurucularından olmakla birlikte hiç yalan söylemezdi. Dernek lokalindeki, yahut başka yerlerdeki konuşmalarına bakılırsa; asla, hayatında bir kez olsun yalan söylemiş insan değildi. Mahkemede bile… Değiştirin o zaman tabelanızı diyenlere de güler geçerdi: “Atmıyacaksam, ne anladım ben o avcılıktan.”
Bazı bazı, atölyesini kapar, yahut hafta sonuydu bayram seyrandı atölyesi kapalıyken, uzak duvar önüne koyduğu, yahut tavana iple asarak sallanmasını sağladığı boş yağ, peynir tenekelerine, kutulara atış yapardı kara avcılığının yasak olduğu dönemlerde. Fena değildi atıcılığı. Bazen dernekten arkadaşları da katılırdı, birlikte turnuva yaparlardı, kaybeden mermi, silah malzemesi gibi şeyler ısmarlardı diğerlerine. Tabancalar hariç, onları kimse kimseye söylemez, üç tane havalı, üç tane de pompalı tüfeği vardı. Biri MKE, biri Karadeniz yapısı iki yarı otomatik tüfeği ruhsatlıydı, atölyesinde yazıhane bölümündeki camlı dolapta durmaktaydı hepsi. Bir kaleşnikofu olduğu da söylenirdi.
Genellikle, sakin uysal biri olmasına rağmen, arada bir sinirlenir, parlardı. Son günlerde en çok sinirlendiği konu da New York’ta 11 Eylül 2001’deki İkiz Kule terörist saldırısı ile 12 Eylül 1980’in ilintilendirilmesi, ilkinin ikincisi için örnek gösterilmesiydi. Neymiş efendim, o terör saldırısından sonra ABD bir tek ceset filmi yahut fotoğrafı göstermiş miymiş? Biz de öyle yapıp 12 Eylül’ü hiç deşmemeliymişiz, kapatmalıymışız o defteri… Söylemesi bile tuhaf…
Çevreden kimileri onaylardı, kimileri hiç ses çıkarmazdı bu konu açıldığında. Gerçi, böyle konular pek konuşulmazdı avcılar arasında, siyaset boş ve lüzumsuz bir şeydi. Yine de başkan hanımın gönlü hoş olsun diye kem küm bir şeyler söylenirdi.
Başkan hanım saptardı hangi av partisine dernekten kimlerin katılacağını; av programını, av senaryosunu hep o belirlerdi. Çoğunluk İda’ya gidilirdi sürek avı için; bazen Soros’a, bazen de adalara. Silah için ruhsat başvuru işlemleri, belgeye onun vuracağı mühür ve kaşeyle başlardı. O, bir şey olmaz deyince, mümkünü yok tersi olmazdı. Yüz kiloyu hayli geçkindi. Elindeki silah çocuk oyuncağı gibi görünür, Rover cipine oturdu mu sol yanını göçertirdi.
Çanakkale’ye ilk geldiğinde normal hatta sıska sayılabilecek bir kadındı. Avcılık, temiz hava, bol sağlıklı gıda hayli yaramıştı. En önemlisi, stresi kalmamıştı. Canını sıkan ufacık bir şey olduğunda bile, sıkıyordu bir iki mermi havaya, hemencecik os’saat yatışıyordu sinirleri. Sonradan bestelenen Sabahattin Ali’nin o şiirindeki gibi, dertleri kalkınca şaha… Eskiden esmerce bir kadındı, son yıllarda saçı kıvırcıklaştığı gibi rengi de açılmıştı. Teni bile pembe hatta pespembeydi artık.
Evli iki kızı ile, astsubay oğlu gelirdi arada bir ziyarete, özellikle de yaz tatillerinde. Eşi ise, maphusluk zamanlarında boşamıştı onu. Yine de hır gür yoktu aralarında. Kızlardan olan torunları, bazen dedeye gider kalırdı anneleriyle birlikte, bazen de anneannede… Ah, bir de şu astsubay oğlunun tayinini yaptırabilse Çanakkale’ye. “—Bu yaz, bu yaz inşallah.” denilerek hep geçiştirildi, memur amir tayfası tarafından…
Seveni de çoktu, daha az seveni de. Hiç tersliği yok mu? Olmaz olur mu? Çanakkale’nin en renkli simalarındandı mesela, ama hiçbir yerel televizyonun hiçbir programına çıkmaz, gazetelere değil röportaj, görüntü ve fotoğraf bile vermekten hiç hazetmezdi. “Sayın başkan yardımcımız ne güne duruyor?” derdi, “Hem genç hem yakışıklı; kısmeti açılır, fena mı?… O çıksın gazeteye, televizyona…” Avcılığa laf etme gafletine düşenleri, hayvanları öldürüyor diye arkasında önünde dedikodu edenleri ise, hiç acımadan terslerdi: “—Siz kasaptan et, balıkçıdan balık alıp yemez misiniz kuzum?…”
Oysa boşu boşuna ölüp gidiyordu insanlar. Ölüleri hiçbir işe yaramıyordu. “Beni de bir hayvan yese keşke.” derdi, biraz daha yaşlansın hele, atıverecekti kendini bir boz ayının önüne… Vasiyeti de böyleydi, bir kazada falan ölürse, gömmeyip İda’ya bıraksınlardı. Ölüsü de bir işe yarasındı…
Temiz kalpli, iyi, saf niyetli oluşundandı belki, bu dileği de vasiyeti de gerçekleşiyordu az kaldı. Son av yasağının başlamasından bir hafta kadar önceydi. Bir cumartesi sabahı erkenden dernekte toplanmış, adetleri olduğu üzere avcı andının topluca içilmesinden sonra yola çıkmışlardı. Programa göre, gece dağda kalınacaktı. O yüzden hayli yüklüydü kamyonetler, cipler; çadırlar, battaniyeler, konserveler… Bol bol da av malzemesi, her türünden… Yerli, yabancı, melez ırklardan bir düzineden fazla da köpek…
Öğleye doğru, avlığa ulaşılmıştı. Kahvaltıdan ağır yemekten hafif yenildi ki, ne açlıktan ötürü tansiyon düşsün ne de ağır yemekten ötürü rehavet çöksün. Etliler, sütlüler, tatlılar mönüde yoktu bu yüzden. Yemekten sonra toplaşıldı tepede.
Kamp yeri olarak hep bir tepe seçilirdi: Hem çevre görülebilsin diye, hem de rüzgar kokuları yaban hayvanlarına götüremesin diye. Programı açıkladı başkan. Gece orada, o tepede konaklayacaklardı; bu bir! Isınmak, yahut sigara yakmak veyahut başka her ne amaçla olursa olsun asla ve kat’a ateş yakılmayacaktı. Üşüyen, yahut sigara içmek isteyen kendi özel aracından yararlansındı. Hem avcıya, sporcuya yakışır mıydı sigara içmek, hem de böylesi bir canım orman içinde. Gece, el feneri bile kullanılmasa iyi olacaktı; gökte bulut yok, ama sini gibi büyük bir Ay vardı. Olacaktı daha doğrusu, dünden belliydi. Bu iki! Şimdi yemekten sonra uçan avı düzenlenecek; akşam yemeğinden sonra, gece de yaban domuzu avına çıkılacaktı grupça. Av senaryoları, seferi olmadan az önce belirlenecekti, rüzgarın ve diğer hava koşullarının o anki durumuna bakarak. “—Tamam, hepsi bu kadar. Haydin rasgele.” dedi başkan.
Arabasında yatmayıp çadır kuracak olanlar zaten belliydi; kimlerin tek tek, kimlerin birlikte kalacağı da belliydi önceden. Buna göre düzen alıp çadırlar kurulmaya başladı. Havanın gayet açık, günlük güneşlik olmasına rağmen, ihmal edilmedi; toprak eşelenerek yağmur olukları açıldı çadırların çevresine. Yağmur, onlar avdayken yağabilirdi. Yahut, onların bulunduğu mıntıkaya tek damla düşmezken, burada ortalığı sel götürebilirdi. Yahut tersi… Havanın, hele dağın tepesinde, hele Çanakkale’de ne yapacağı asla tahmine gelmezdi. O yüzden hiçbir kural, hiçbir tedbir asla ihmal edilmemeli, her daim temkinli davranılmalıydı.
Çadırların kurulması ve sağlamlıklarının tek tek sınanmasından sonra, sıra gelmişti çiftlerin belirlenmesine. Bu da önceden belliydi aslında; her şey bir düzen-nizam içinde yürümekteydi dernek kurulalı beri. Her usta avcı, bir çaylakla birlikte çıkardı ava, yahut tersi. Yine de herkesin rızası alınırdı ava çıkılmadan önce, kader arkadaşından razı mı diye. Arada küslük, dargınlık, kırgınlık falan varsa; asla müsaade edilmezdi o ikisinin birlikte ava çıkmasına. Böyle bir şey olup olmadığı bilinmiyorsa da, ava çıkılmadan önce açıkça sorulurdu “aleniyet ilkesi” çerçevesinde.
O gün on iki kişiydiler ve altı takım yapardı ikişer ikişer. Bu hesaba göre de, çaylakların en çaylağı, yani en acemi avcı başkan hanımın silah arkadaşı olacaktı yine. Gerçi başkandan çok daha tecrübeli, onun yaşı kadardır avcılık yapanlar da vardı grupta ama tamamiyle nezaket gereğiydi en aceminin başkan hanımın yanına verilmesi. Bu üçüncü seferi oluşlarıydı ve şimdilik gayet iyi anlaşıyorlardı; başkan ile, on yedi on sekiz yaşlarındaki yardağı. Şimdiye dek, yani son üç seferdir hiçbir sorun çıkmamıştı arada. Dolayısıyla bu kez de birlikte çıkacaklardı ava. Başka da, çömezini yahut ustasını değiştirmek isteyen çıkmadı. Ava çıkıldı az sonra…
Bulundukları yerden, uzaklaşır yönde ilerledi her çift; kimse kimseyi görmesin, kazayla birbirini vurmasın diye. Altı ekip olduğuna göre, üç yüz dört yüz metre sonra zaten atış menzilinden çıkmış olacaklardı yan komşular. İsteseler de birbirini vuramazlardı, attıkları mermi üç yüz dört metre ilerideki hedefe ulaşmazdı. Saçma, yahut domdom kurşunu ve benzeri dağılan türler ise çok daha kısa erimliydi. İşin tuhafı, bu tür tedbir ve temkinleri fazla umursayan yoktu o avcı taifesi arasında. Ama, bu düzeni çok beğeniyor, çok takdir ediyorlardı. Çünkü, kimse kimsenin kuşuna mermi sıkmamış oluyordu böylelikle. Kim gördü, kim vurdu ve benzeri tartışmalar da çıkmıyordu dolayısıyla. Herkes, kendi nasibine ve kısmetine razı oluyordu. Üstelik herkesin yaka telsizi vardı ve herkesin her konuşmasını başka herkes de kulaklıktan işitebiliyordu. Başkanın cipindeki bilgisayarlı bir sistem tümünü kayda geçiriyordu.
Az sonra köpekler sustu, ilk silahlar patlamaya başladı. Kuşların panik halinde havalandıkları görüldü öbek öbek, oradan oraya. Ne kadar uçsalar da, eninde sonunda bir yerlere konmak zorundalardı yine. Ne de olsa, bilmezdi kuşlar av nedir, avcı nedir. Bunu öğrenebilecekleri, birbirine öğretebilecekleri doğal donanımdan da yoksundular.
Kimine göre vahşet, kimine göre de basit bir spor türü olan avcılık da böylelikle sürüp giderdi ezelden beridir, ebediyete dek…
Susmak bilmedi silahlar, belli ki hasat gayet bereketliydi. İki saat doldu, “Ateş keselim!” emri verdi başkan, telsizle. Silahların susmasından sonra da, “Dönüyoruz!” emri. Kimileri, vurduğunu anında toplar av çantasına yerleştirirdi; kimileri ise, ellemez dönüşte toplamayı tercih ederdi; zamandan kazanılsın, avın düştüğü yeri aramak yerine o sürede yenileri avlansın diye. Bu yüzden, topluca çıkılan avın dönüşü topluca olmazdı genellikle, tek tek yahut ikişer ikişer dönülürdü, ama hep neş’e içinde, hep şakalaşarak gülüşerek.
Herkes geldi, başkanla yardağı gelmedi… Telsiz çağrılarına da yanıt vermiyorlardı. Başkan yardımcısı insiyatifi ele aldı. İlkin, cipteki kayıtlar dinlendi. Hiçbir anormallik yoktu. Ne olduysa, dönüş talimatı verildikten sonra olmuştu demek. Dört ekip halinde, yelpaze şeklinde başkanın gittiği yönde arama yapılacaktı. Derhal çıkartıldı ilkyardım çantaları bagajlardan. Bir ekip, kampta kaldı nöbetçi olarak. Az önce avlanmış hayvanların kokusu, yaban hayvanlarını çekebilirdi bölgeye.
Az gidildi, uz gidildi; Kördere’nin tam önünde bulundu ikisi de. Çok hafif de olsa, ki öldükleri sanıldı önce, nefes alıyorlardı. Başkan yardımcısı tedaviyi de üstlendi; amonyaklar koklatıldı, alınlar bilekler kolonyayla ovuldu… Sonra çevre araştırması başlatıldı…
Kördere, kırk elli metre uzunluğunda minik bir dereydi aslında. İri bir kayanın bir yanında belirdiğiyle, öte yanında bir çukurda kaybolduğu bir oluyordu. Çok da soğuktu suyu, özellikle kışın buza kestiği için Kardere diyenler ve öyle bilenler de vardı avcılar ve çevre köylüler arasında. Gel gelelim, her şey normal her şey sakin görünüyordu etrafta, hiçbir anormallik göze çarpmıyordu yüz, yüz elli metreye kadar. Ne olmuştu acaba? Uzaylılar mı gelip bir şey yapmışlardı? Buna benzer daha pek çok, çoğu şaka yarı ciddi olasılık ileri sürüldü, mühim bir şey olmadığı anlaşıldıktan sonra. Hemen oracıkta, ağaç dallarından birer sedye yapıldı ve avlığa dek elle, sonrasında da arabalarla taşınarak hastaneye götürüldü iki yaralı.
Hastane kayıtlarına da böyle geçtiler, “yaralı” diye; ama ne herhangi bir yara vardı üstlerinde ne de herhangi bir bere. İyice kendilerine geldiklerinde yüzleştirildiler, hastanedeki “Vukuat Polisi” nezaretinde. Başkan hiçbir şey hatırlamadığını söyledi, başka ekleyecek hiçbir şeyi olmadığını da. Delikanlının anlattıklarına göre ise, başkanın ateş kes ve dön emri vermesinden sonra konuşa gülüşe dönmekteymişler az önce vurdukları kuşları toplaya toplaya. Bir yandan sayım döküm yapıyorlarmış, sekiz karga bende, üç keklik sende. Tam da Kördere’ye gelince film kopmuş. Sonrasını hatırlamıyormuş. Ya şeytanın ayağına basmışlarmış yahut inler cinler çarpmış olabilirmiş.
Tam o sırada başkanın hasta yatağı çöktü. Bu kez gerçekten yaralandı. Üç hafta kadar kaldı hastanede…
Ama pek şikayetçi olmadı halinden, kızları torunları yeniden görmüş oldu. Hatta büyük kız, eşinden ve işinden izin alıp iki hafta annesine baktı evindeyken. Astsubay kardeş bile geldi, geçmiş olsun demeye, el öpmeğe…
Çok geçmeden hemen her şey oturdu yerli yerine, daha doğrusu öyle sanıldı…
İnsan ihtiyarlayınca biraz tuhaflaşıyordu doğrusu, biraz çocuklaşıyordu. Hele kadınsa, hele başkan hanım gibi, hayatın sillesini en ağırından yemişlerden ise. Önce aşırı temizlik, aşırı mükemmellik, hatasızlıkla başlayan takıntılar, sonrasında adeta rasgele belirlenmiş bir konuda gelip yoğunlaşıyordu. Başkana da öyle olmuştu. Hastanedeyken ve sonrasında evindeki tedavi sırasında dişini sıkarak tek kelime etmemişti; ama, eski gücüne kuvvetine kavuşup ayağa kalkar kalkmaz başlamıştı söylemeye hayatında büyük bir boşluk olduğunu. Henüz fark etmişti, o son kaza sırasında ve sonrasında. Bazı şeylerin değiştiği şuradan da belliydi ki, gazete röportajlarını televizyon çekimlerini bile kabul etmiş, bol bol poz vermiş, her soruyu yanıtlamış ve polis önünde anlatmadığı herşeyi en ince ayrıntısına varana dek anlatmıştı görsel ve yazılı basın elemanlarına. Kördere yakınına geldiklerinde, tuhaf hatta pis bir koku duymuşlar çevrede, açık kalmış likit gaz ocağı kokusu gibi ağır bir koku. İda’nın her yanından çıkardı zaten o gaz, kendi kendine tutuşup yandığı da olurdu. Hatta Çanakkale içindeki evlerin zemininden çıkıp patladığı da hemen her Çanakkaleli tarafından gayet iyi bilinirdi. Özellikle de büyük depremler öncesi, çok sık rastlanırdı böylesi durumlara; örneğin son Gebze ve Kaynaşlı depremlerinden önce kordon boyunda ve Fatih Mahallesi’ndeki birkaç evde olmuştu bu tür patlamalar. O tarihlerdeki gazete ve televizyon haber arşivlerinde mevcut olmalıydılar. Kördere çevresi de bu yüzden biraz kıraçtı, uzak yerlere nazaran, daha seyrek ve zayıf otlarla kaplıydı… Gazetelerde sayfa sayfa, televizyon kanallarında dakikalar tutan bu açıklamalar iki üç gün kadar sürdü. Sonra unutuldu…
Konu da unutuldu, başkan hanım da…
Ne gelip giden vardı artık evine, ne telefonla olsun arayıp soran. Dernekte de, başkan yardımcısı ele almıştı tüm idareyi; başkan hanımdan öğrendiği herşeyi harf harf uyguluyor, onu hiç mi hiç aratmıyordu doğrusu. Eksikliğini, yokluğu hissettirmiyordu…
“—Aman, kim ne yaparsa yapsın.”dı vallahi, başkan hanımın böyle şeylere ayıracak vakti de yoktu, harcayacak gücü kuvveti de. Alan memnun satan memnunsa, pişmiş aşa su katmanın manası da yoktu. Hem onun başka bir ideali, başka bir misyonu vardı artık. Ömür gelip geçiydi. Şimdi vardın, bir an sonra yoktun. Hem de nedenini, niçinini hiç bilmeden, bilemeden. Bu konuda sorguya, sual etmeye bile hakkın yoktu; olanağın olasılığın da yoktu, olmayabilirdi.
Bu düşünceler içindeyken uyuyamadığı bir gecenin sabahında telefon etti derneğe. Çaycı bile henüz girmişti. “—Önümüzdeki Cumartesi günü geleceğim ve toplantı yapacağım. Tüm arkadaşlar bir yere ayrılmasın, hepsi orada hazır olsun.” dedi çaycıya. “Mühimdir.” diye de ekledi. İlkin dernek arkadaşları duysun istiyordu kafasındaki projeyi. Bakalım ne diyeceklerdi…
O Cumartesi dernekte silme tam mevcutla hazır bulunan tüm arkadaşları, avcılar da onayladı ki, her şey yapılabilir, her sorun çözümlenebilir. Yeter ki, para olsun. Her zorluk aşılabilirdi. Ama, yaklaşık otuz beş kilometre ötedeki Kördere’nin suyunu Çanakkale’ye getirmek için, epeyi bir para, bir servet harcamak gerekirdi. Nereden bulunacaktı bu para?…
Başkan dedi ki, “—Zaten bunu konuşmak istedim sizinle, fikrinize danışmak istedim. Gerisi kolay.” Çaylaklardan birinin önerisi olan, Çanakkaleliden para toplamak fikri de pek parlak değildi. Her şeyden önce, bu tür nedenlerle para toplamak kanunen mümkün değildi, yasaktı. “—Olur mu, böyle saçma bir şey.” diye hemen celallenmişti başkan, “Bankaya yatırılacak para belli, harcanacağı yer belli. Gelip incelesinler!”di… Gel gelelim, kanun adres sormazdı; herkesi kapsardı, herkes için geçerliydi… “—Eee? O halde?” Yapılabilecek fazla bir şey yoktu. Yani, hiç… Toplantı, öğleye doğru dağıldı bu karamsar havayla. Kara avına gidemediği için çoğu balığa çıktı öğleden sonra. Başkan ise, gazeteleri dolaştı tek tek, kentteki televizyon kanallarını da, bir umut ışığı bir yardım bulurum umuduyla…
Netice, sıfıra sıfır elde var sıfırdı ve bu sonuç hiçbir işe yaramıyordu. Cami yaptırıcılarının yararlandığı olanak, hayrat çeşme yapımında, suyun getirtilmesinde işe yaramıyordu… O pazartesi, cipini sattı başkan. Fazla pazarlık şansı olmaksızın, bir kamyonet tanker satın aldı ertesi gün. Trakya’dan bu yana hayvancılık ve özellikle de sütçülük hayli yaygındı, özellikle de bölgedeki Türkmen asıllı köylüler arasında. Trakya’daki pek çok peynir, yoğurt ve diğer bilumum süt ürünü fabrikaları böylesi minik tankerlerle toplamaktaydı her sabah taze sağılmış sütü. Her tarafı baştan sona ovalandı, temizlendi ve pırıl pırıl edildi mini tanker. Planı, tasarımı bizzat başkanın elinden çıkan dört başı mağmur bir çeşme de belediyeden ruhsatı çabucak alınıp çabucak inşaa edildi Cumhuriyet Caddesi’ne, son cip ve tanker satış alışından kalan paranın farkıyla.
Sonuç, tek kelimeyle mükemmeldi ve başkan hanım yeniden oturdu Çanakkale gündeminin zirvesine. Tüm yerel gazete ve televizyonlar ondan söz etti, her haber programında ona ve yaptıklarına yer verdi. Fazlasına para kalmadığı için şoför tutamamıştı; her sabah erkenden yola düşüyordu başkan; bizzat kendisinin kullandığı mini tankerle İda’ya çıkıyor, Kördere’nin suyunu çekip tankeri doldurduktan sonra gelip çeşmesinin, hayratının arka bölümündeki paslanmaz çelikten bizzat imal ettiği haznesine boşaltıyordu pompayla. O su ki, hem böbrek yetmezliğine iyi geliyor irili ufaklı her tür böbrek taşının sancısız düşürülmesini kolaylaştırıyordu, hem de astıma iyi geliyordu. İnsanların ömrüne ömür katıyordu doğrusu. O kadar ki, başkan hanım, İda dönüşü mecburen uğrayacak olmasının yanı sıra, giderken de, normalde yolu oradan geçmiyor olmasına karşın ve dolayısıyla yolunu uzatma bahasına Cumhuriyet Caddesi’nden geçip adıyla kızlık soyadının kocaman harflerle nakşedildiği çeşmeden bir yudumcuk olsun mutlaka su içiyordu, mini tankerini kaldırım kıyısına park edip…
Günler geçtikçe duyulup daha da yaygınlaştı Cumhuriyet Caddesi’nde bir çeşme olduğu ve suyun ücretsiz olduğu. Yayılan bir rivayete göre de her derde devaydı su; böbreğe astıma iyi geldiği ne ki, hamile kalamayan gelinlere erkekliği zayıf güveylere bile şifaydı. Giderek, şans verdiği de söylenmeye başlamıştı. Birinin dediğine göre; falancanın eltisi filancanın pederi o çeşmenin suyunu içtikten sonra çektiği bilete büyük ikramiye isabet etmişimiş, öbürü de bilmem kimin gudubet kızının o çeşmenin suyunu yirmi bir gün içtikten sonra aslan parçası gibi bir koca bulduğunu duymuşumuş. Tevekkeli değildi, dağın en tepesinde o çeşmenin esinlenişi, hem de kutsal dağ İda’da. Yoksa; canım kalkıp da kim giderdi taa Cumhuriyet’teki çeşmeye iki bardak su doldurmak için. Kadın günlerinde, hanımların altınlı toplantılarında bile en çok konuşulan konu buydu, en rağbetle ikram edilen içecek de bu suydu. Gazetelerden birinde şöyle bir manşet de görüldü, Nobel Barış Ödülü sahibi Azize Therasa’ya atfen: “Onların Therasa’sı varsa bizim de İda Meleği’miz var!!!…”
Cumhuriyet Caddesi’nin o kıyısında yürüyenler, uzağından gelip geçmeye başlamıştı çeşmenin. Her tarafında her şeyinde bir hayr olduğu besbelliydi. Karşısındaki evlerden, geceleri yeşil yeşil ışıdığını görenler bile olmuştu.
Başkan hanımın başkanlığı eskide kalmıştı artık. Ne ava çıkabilecek hali vardı, ne derneğe uğrayabilecek. Aşırı artan talebi karşılayabilmek için günde iki sefere çıkarmak zorunda kalmıştı gidiş gelişleri, öylelikle bile zor yetişiyordu. Uyku gözlerinden akıyordu. Sabah erken gitmek gerekiyordu derenin suyunu çekip tankeri öğleye dek doldurabilmek için. Aynı nedenle de gece yarıları dönmek zorunda kalıyordu ikinci seferinden. Yorgunluktan bitap düşüyordu, ama olsun, kendini kuş gibi hafif hissediyor, derinliklerinden gelen yüce bir duygu yüzünden dışarı yansıyordu. İlk günlerde çarşıya pazara bir tankerle gitmek biraz tuhaf kaçıyorduysa da, artık tankeri gören derin bir huşu içinde bakıyordu. El sallayanlar, fotoğraflarını cep telefonuyla çekip mesaj olarak eşine dostuna, başka illerdeki hatta Almanya gibi dış ülkelerdeki hısım ve akrabalarına yollayanlar bile çıkıyordu. Yerel seçimler yaklaşıyordu, muhalefetten başkan adayı olur muydu acaba? Hem iktidar, hem muhalefet partisi teşkilatlarında, kahvehane ve delege evlerinde usuldan usul bu konu konuşulur olmuştu. 1402’likti, ama olsun ceza almamıştı ki, savcılık sicili temizdi. Hem daha iyi işte; hem radikal oyları toplayabilirdi hem de kadın oylarını. “—Şansı çok yüksek.”ti. “—Kesinlikle öyle”… Çıktığı televizyon programlarında, verdiği gazete röportajlarında, bu ve benzer siyasi konularda dokundurmalar, ağız aramalar bazı bazı da açıkça sorular sorulmaya başlamıştı. Onun cevabı ise hep aynıydı: “—Nasip! Nasipten öte köy yok…”
Yorgunluğu, sarkmaya başlamış yüzü ve duruşu gibi konuşmalarından da anlaşılıyordu. İki üç sözcüğü yan yana getirip zor cümle kuruyordu. Geçmişe dair pek çok şeyi de hemencecik hatırlayamıyordu. Belediyeymiş, seçimmiş hiç umrunda değildi aslında. Ama söylemediği gibi bunu belli de etmemeğe çalışıyordu. Gece gündüz düşündüğü, aklından çıkaramadığı biricik bir şey vardı; ya kendisine bir şey olursa? Her gün kim taşırdı suyu çeşmeye. Bunları düşünürken geceleri uyuyamıyor, tırnaklarını kemiriyordu. Adeta değil, gerçekten. Bu yüzden kanlı yaralar içindeydi parmak uçları. Hayli kilo vermiş, benzi kararmış bakışları zayıflamıştı. O suyu boruyla getirmenin bir yolu olmalıydı mutlaka. Olduğuna göre de, onu bulmalıydı. Ama nasıl? Bütün bildikleri tükenmiş, umut yolları tıkanmıştı. Dünya çalışmıyordu artık; hangi düğmeye bassa, hangi anahtarı çevirse en ufacık bir kıpırtı bile olmuyordu. Oysa eskiden, yağ gibi giderdi her şey. Peki ne değişmişti? Zaman niçin durmuş, hayat niçin hantallaşmıştı böyle?…
Bu düşüncelerle her gün iki kez gide gele geçti o Kasım. Aralık geldi. Aralık ortasında da seçim vardı. Ama ne ona herhangi bir partiden herhangi bir teklif gelmişti, ne de o belediye başkanlığı yahut meclis adayı olmak için başvuru yapmıştı. Zaten Çanakkaleli bile değildi, taşralıydı. Dışarlıklı olan herkese, İstanbul’dan İzmir’den bile gelse taşralı denirdi Çanakkale’de. Seçilme şansı ne olabilirdi ki, kim oy verirdi ona? Çeşmenin suyunu içenler mi? Günde iki varil suyun hesabı mı olur?…
Silahlarını satsa kaç para ederdi? O parayla iki üç plastik su borusu anca alınabilirdi. Atölyesini işyerini de mi satsaydı yoksa? Orasını da kullanmıyordu son zamanlarda, tıpkı silahları gibi. Ne sipariş veren vardı artık, ne gelip giden atölyeye. Bankadaki üç beş kuruş da suyunu çekmek üzereydi…
Derken, tam da seçimlere bir hafta kalmışken yol tamiratı başladı Cumhuriyet Caddesi’nde. Cadde genişletiliyordu. Kaldırımlar, bordürler söküldü; yerlerine dikilen kazıklara ipler gerilip hatlar çizildi. Bir yarısı sabah öbür yarısı da öğleden sonra trafiğe kapatılan yolda asfalt yenileme çalışması yapılıyordu. Muhalefete göre, “seçmene selam”dı bu işin siyasetçesi, şimdiki Belediye Başkanı iktidar partisinden olmasının avantajını haksızca kullanıyordu. Şimdiki Belediye Başkanı’na göreyse, geçen seçimlerde yapmaya söz verdiği işe ancak sıra gelmişti ve sözünü yerine getirmeden bu dönemini kapatmak istemiyordu. Yapacaktı, yapabildiği kadarını bu dönem; yetiştiremediğini de inşallah önümüzdeki dönem tamamlayacaktı. Şeref sözü veriyordu! Yaptıkları, yapacaklarının teminatıydı…
O yol dardı, orası doğru. İki oto neyse de, iki kamyon yahut otobüs yan yana zor sığıyor; iki payton karşı karşıya geldiğinde yakınlıktan ötürü hayvanlar huylanıyor şaha kalkıyordu. Çeşmeye otoyla su almaya gelenler yüzünden bile trafiğin aksadığı oluyordu.
Böyle bir aksama olmasa dahi, o çeşme kaldırılacaktı oradan. Kazıklı ipler bile çekilivermişti iki gün içinde önüne dek. Çeşmenin dörtte üçünden fazlası yol tarafında kalıyordu ve ipler arka tarafından yüz metre kadar daha, yokuş başına dek uzayıp gidiyordu.
İşin başında, hem meydana yakın hem de kaldırımın en geniş kısmı diye o yer bizzat belediye tarafından önerilmiş ve inşaat ruhsatı ona göre verilmişti. Şimdi de aynı nedenle, caddenin başlangıcına yakın olduğu için yıkım kararı alınmıştı. Yokuşta, yahut oraya yakın yerlerde olsaydı belki bir sonraki döneme kalırdı şimdiki başkan yeniden seçilecek olursa, belki de hiç yıkılmazdı. Muhalefete yakın bir gazeteye göreyse, oraya büfe yapılacaktı; eşraftan bir zengine “kıyak” olaraktan. Söylendiğine göre bu şahıs, hayli yüklü bir bağışta bulunmuştu hem partiye hem de başkanın özel seçim bürosuna. Yalan yanlışsa, günahı söyleyenlerin boynunaydı…
Bunları gazetede okuduğu sabah, beyninden vurulmuşa döndü kadın. Bir vuruşta kahvaltı masasını kırdı yumrukla. Yerlere saçılan bardak çanağı tekmeledi, un ufak etti. Atladığı gibi mini tankerine, şehir dışındaki atölyesine gitti. İki üç şarjör boşalttı, iki üç kutu mermi sıktı. Sonra durdu bir süre, duvardaki mermi deliklerine bakıp. Sonra sakince giyindi av puşatlarını; yeleğini, tulumunu, kasketini. Fişekliklerin de tüm dişlerini doldurup ikisini de çaprazlama astı boynuna.
Büro masasının gizli düğmesine bastı, masanın üstü dört parçaya ayrılıp her biri çekildi dört bir yana, ortadaki Kaleşnikof marka silah açığa çıktı. Aldı eline, gez göz kontrolü yaptı, otomatik mandalını açtı kapattı, emniyet pimini kontrol etti. Şarjörünü sürdü yuvasına, montuna sarıp sarmaladı. Vitrindeki silahlardan iki yarı otomatik tüfeği aldı. Tabancaları da gözden geçirdikten sonra bel kemeri altına yerleştirdi. Sarıp sarmalamakta kullandığı montunu bebek tutar gibi kucağına aldı, tüfekleri omzuna yerleştirdiği gibi, el çantasını da kaptı çıktı. Atladı tankerine, oradan ayrıldı. Açık bıraktığı atölye kapısı üç dakika sonra otomatik olarak kapanacaktı.
Yol boyu düşündü, liste yaptı aklından. Bankamatik kartıyla günlük limitinin son kuruşuna dek parasını çekti. Bir süper markete girip konserve ve benzeri hazır yiyecekler, su, ayran, meyve ve sair aldı kilo kilo, koli koli. Nakit harcamamak için, kartıyla ödedi hesabı. Aldıklarının tümünü yerleştirdi ön koltuğa. Bastı gaza…
Cumhuriyet Caddesi’ne girdiğinde, caddenin hali yüreğini sızlattı. Darma dumandı ortaklık. Orada iki amele, burada üç işçi ağır aksak çalışmaktaydı. Sökülmüş asfalt parçaları, kırık taşlar, devrilmiş yahut dik duran kazıklar, orda burada kopmuş hat ipleri, havada dans edip duran toz bulutları… Trafik karman çormandı, klakson korna gürültüsü ayyuka çıkmıştı. O ortamda dura kalka çeşmesinin yanına geldiğinde, bir iki kişi vardı kuyrukta. En son dün gece yarısını doldurduğu depodaki su, bir iki saat daha anca yeterdi. Onu görenlerden bir iki kişi, uzaktan baktı. Depoya yine su doldurulacağını sanmışlardı belki de. Karmakarışık duygular düşünceler içinde izledi çeşmeden su alanları. Çocuklar, kadınlar, erkekler, yaşlılar; hemen her kesimden, her yaştan insan vardı. Bir iki de seçim konvoyu geçti o arada, hoparlörleri bangır bangır bağırtarak. Marş çalanlar vardı, slogan atanlar vardı, nutuk atanlar vardı. Sesi sonuna dek açıyorlardı ki, duyanların aklına işlesin diye herhalde. Birinin etkisi, bir sonraki tarafından hemencecik siliniveriyordu; toplamda sonuç olarak kalansa, her birinden duyulan nefretti, tiksintiydi. Bu sonucu niçin düşünmüyorlardı acaba?…
Öğleye kalmadı, su bitti. Yine de bir iki kişi bekledi kenarda. Kadın kahroldu bu manzara karşısında. Ne işi vardı orada durup, basıp çıkmalıydı İda’ya, suyu doldurup getirmeliydi yine. Ama, … ya sonra? Nereye dek sürerdi bu boşu boşunalık. Belki o gün, belki ertesinde çeşme yıkılırsa, su getirmenin depo doldurmanın bir manası mı kalacaktı. Elleri direksiyona sıkı sıkı kenetli bunları düşündü su bekleyenlere bakarak. O sıra bir trafik ekibi yaklaştı. Bir süredir anons etmekteydiler ama duymamıştı kadın, yaklaştıklarını da fark etmemişti. Bir anda yanı başında bitiveren polis, tankeri oradan çekmesini söyledi. Su için kuyrukta beklerken, trafiği aksatıyordu.
Hiçbir şey söylemedi kadın. Kontağı açtı, bir iki manevra sonra, kaldırıma çıktı arkasını verdi arkadaki kalın taş duvara, durdu. Her iki yanı da görebilir olmuştu böylelikle. Polis, “fe suphanallah” çekerek uzaklaştı.
Tankeri tanıyanlardan yaşlı bir kadın yaklaştı, suyun ne zaman geleceğini sordu. Evde torununu yalnız bırakıp çıkmıştı. “—Teyzeciğim, belli olmaz. Sen en iyisi evine dön.” dedi kadın. Bekleme kuyruğu yavaş yavaş uzuyordu. Plastik bidonlar, pet şişeler, kovalar sıra sıraydı. Yağmur çiselemeğe, az sonra da şiddetlenmeğe başladı, hiçbiri kalmadı orada. İşçiler de kaçıştı. İyi olmuştu, havadaki toz bastırılmış, çevre tenhalaşmıştı. Radyoyu açmak geldi aklına. Ama, aküye ihtiyacı olabilirdi, vazgeçti…
O gün yolda inşaat işleri fazla ilerleyemedi. Yağmur doluya çevirmişti. Ceviz iriliğinde dolu yağdı, takır takır vurdu her yana. Otolarıyla su almaya gelenler oldu, baktılar su yok şaşkın geri döndüler.
Doğru mu yapıyordu acaba? Yapılması gereken başka bir şey vardı da göz ardı mı ediyordu? Ne yapılabilirdi başka? Kendini, aklını, hatıralarını yoklayıp durdu.
Tuvalete ihtiyacı geldi o arada. Çok kızdı kendine. İşte bunu hiç düşünmemişti. Ne yapacaktı şimdi? Her seferinde nasıl giderecekti bu en doğal ihtiyacını. Yiyecek içecek ihtiyacı için hayli alışveriş yapmıştı az önce, ama sonrasını hiç düşünmemiş akıl edememişti. Yatalak hastalar için kullanılan lazımlıktan alsa ne işe yarardı. Hem öyle bir şeyi nereden nasıl bulacaktı şimdi bu saatte? Her seferinde eve, yahut atölyeye gidip gelmek de akıl kârı değildi ki, bir an için bile oradan ayrılmaması gerekiyordu. Bu nedenle, İskele Meydanı’ndaki genel tuvaleti yahut camii tuvaletlerini kullanmak da çare olamazdı. E, peki. O halde?… Hımm, olur mu? Niçin olmasın? Dur bakalım, aceleye gerek yok. Başka neler vardı, aceleyle unutulmuş, düşünülmemiş. Hazır, henüz her şey ortaya çıkmamışken, bir defalık şansı olabilirdi oradan ayrılmak için. İyice düşünüp taşınıp saptamalı ve her şeyi bir kerede bir çırpıda halletmeliydi. Yeniden kemirmeye başladı tırnaklarını…
Açtı kontağı, bastı gaza. Bir iki parça için, İzmir yolundaki süper markete gitmeye gerek yoktu. Gelip geçen gemilere, yatlara, teknelere erzak tedarik eden mağazalar yeterliydi, hem de yakın. İskele Meydanı’na gitti, ilkin genel tuvalete girdi. Bir ekmek arası döner sardırdı sonra, köşedeki büfede. Beklerken boğaza bakındı. Çırpış çırpıştı deniz, gemiler ve hele karşı kıyı güçlükle seçilebilmekteydi sisten, pustan, yağmurdan, doludan. Karmakarışıktı ortalık, gökyüzü de. Türlü çeşitli büyüklük ve renklerdeki bulutlar bir biri içine girmiş bir bulamaç halindeydi. Birden bir açıklık ve tedirginlik çöktü kadının içine, son görüşü müydü buraları?!… “—Melek abla, buyur.” dedi dönerci, paketi uzattı. “—Para istemez.”di. Kadın şaşırdı, ne yapacağını, ne diyeceğini bilemedi. İçin için gülümsüyordu ama. Teşekkür edip ayrıldı, az ilerideki mağazaya girdi. Bir top beyaz kağıt, bir düzüne kalem, bir düzine büyük boy çöp poşeti satın aldı. Üzerinde mağazanın adı ve amblemi basılı ambalaj poşetlerinden de bir tomar alabilir miydi, rica etse? “—Aaa, ne demek.”ti…
Elinde paketlerle çıktı mağazadan, bir konturlu telefon arandı. Bildiği tüm gazete, haber ajansı ve televizyon kanallarının telefonlarını listeledi 118’den, sonra her birini arayıp kendini tanıttı, cep telefonunun numarasının bir yere kaydedilmesini rica etti, sonra da “—Saat on dokuza dikkat edin lütfen.” dedi ve kapattı. Sonra bir sonrakini aradı, aynı şeyleri tekrarladı. Ödemeyi yine bankamatik kartıyla yaptı. Cep telefonun satın aldığı mağazaya gitti en son, iki tane yedek pil aldı, telefonu için…
Her şey tamamdı artık. Atladı tankerine, eski yerine gitti, aynı yere aynı şekilde park etti. Beklemeye başladı, saat on dokuz olsun diye… Bir iki kişi geldi yine su almaya. Hava yüzündendi belki sayının azalmışlığı, belki de su olmadığının hemencecik duyulmuş olmasından. Unutmuştu açlığını, hatırlayınca açtı döner paketini, bir de ayran açtı kanepenin üstündeki kolilerden… Az sonra da ilk çöpünü koydu, ilk çöp torbasına.
Hava kararmaya, evlerde tek tük lambalar yanmaya başlamıştı. Saat on dokuza yaklaştıkça kalp atışları hızlandı. Yapsa mıydı, yapmasa mı? Yapsa mıydı, yapmasa mı? Yapsa mıydı, yapmasa mı?… Saniye ibresinin ağır ağır dönüşünü, yelkovanın kımıltısızlığını izledi bir süre. Kolları direksiyon üstünde bitişitirdi, beklemeye başladı süre dolsun diye…
Zaman yaklaştıkça, zamanın akışı da yavaşlamıştı. Caddedeki insanların yürüyüşleri, gelip geçen otoların tekerleklerinin dönüşü, yağmur damlalarının düşüşü bu kadar yavaş değildi eskiden. Nesneler, binalar, insanların yüzü de bu denli ışıltılı, parlak ve ıslak değildi. Çevrede, havada, dünyada tuhaf bir farklılık vardı. Peki ya birazdan neler olacaktı acaba? Ya, biraz daha sonra? Ya, ondan sonra?… Gelecek, acaba neler getirecekti?… Televizyondaki filmlerden, okuduğu romanlardan bilirdi; insan böyle durumlarda kendisiyle, geçmişiyle, yaptıklarıyla hesaplaşırdı genellikle. Ama, bütün bunlara boş verdi ve içinden saymaya başladı kadın. Bir, ki, üç, … Binlere geldiğinde bir tür müzik eklemişti rakamlara, kendine göre uydurduğu bir ritimle. Bin yüz on, bin yüz on bir, bin yüz … Her bir rakamı, her bir sayıyı farklı bir sesle söyleyerek hoş bir müzik yaratmıştı. Elleriyle direksiyona vurarak tempo tuttu az sonra, daha sonra da bağıra bağıra söylemeye. Bildiği şarkıların müziğini, rakamlar eşliğinde söylüyordu, şarkıların kendi sözleri yerine… Cep telefonunun hatırlatma alarmı çalınca ürperdi birden. Saat yediye beş vardı ve kadın telefonunu açtı. Bekledi bir süre, mesaj falan var mı diye? “Mesaj geldi” sinyali çalmadı, arayan da olmadı. Otuz saniye kadar geçti böylelikle. Telefona odaklanmışken, pür dikkat kesilmişti. O hali sürdü biraz daha. Gözlerini karşı apartmana dikmişti. Ne tuhaf bir canlı türüydü şu insanoğlu. Arıların peteği gibi, göz göz yaptıkları evlerde oturuyordu altlı üstlü. Hiçbirinin, bir diğerinden haberi olmuyordu. Alttakiler, üst kattakilerin o ana ne yaptığından hiç haberdar değillerdi. Ne kadar da yakındılar oysa. Genişçe bakılınca da, kocaman bir canavarın gözleri gibi görünüyordu ev pencereleri; bazısı açık bazısı kapalı. Bazan bir göz açıkken kapanıyor, bazan da kapılı olan bir tanesi birden bire açılıyordu. Canavar, yorulan gözünü kapatıp, bir diğerini açıyordu. Pencerelere gelip gidenler oluyordu, pervazların üstünde kol baş gibi vücut parçaları bir görünüp bir kayboluyordu. Ve onların hiçbiri, onlara bakıldığını, izlendiğini bilmiyordu. Bütün bunlardan habersiz, günlük yaşamlarını sürdürüyordu…
Dağıldığını, pelte gibi yayıldığını fark etti kadın, toparlandı. Düşüncelerini, aklını da toparlamalıydı. Dikleştirdi oturmasını, sağını solunu yokladı. Zaman iyice yaklaşmış olmalıydı. Saate bakmaya cesaret edemedi bir süre. Sonra, “Üç dakika vardır.” diye iddiaya girdi kendisiyle. Baktı, daha az bir süre kalmıştı, iki buçuk dakika kadar. Derin bir nefes aldı, el titremesini, parmaklarıyla açıp kapayarak durdurmaya çalıştı. Bilirdi, az sonra sıcak eylem başladığında, geçiverirdi hepsi birden kendiliğinden. Buz gibi, soğuk kanlı bir insan olur çıkardı. Baktı, bir dakika kalmış; üstünü başını toparladı. Belini yokladı. Yandaki montonu yokladı. Hepsi, her şey yerli yerindeydi.
Çekoslovak yapısı dokuzlusunu çekti sıyırdı belinden. Elinde tarttı. Bu duyguyu çok severdi. İyi tabancaların eldeki tartısı insana güven verirdi. Bir de toplu Baretta’sını severdi böyle. İncecik kabzasından kavradı mı, dans edesi gelirdi. O denli zarif, kibar bir şeydi. Topuna da vurdun mu şöyle bir, tıkır tıkır dönüşü vardı ki, müzik gibi…
Kapıdaki minik kolu çevire çevire açtı sol pencereyi, başını çıkardı, yukarı baktı. Yağmur damlalarını izledi bir süre. Sonsuzluktan düşüyormuş gibiydi, aşağı indikçe, birbirinden açılarak uzaklaşarak.
Saate baktı. On beş saniye kadar vardı. On, dokuz, sekiz, …, bir… Aldı silahı sol eline, pencereden çıkardı namluyu yukarı çevirdi, bastı tetiğe. Ta-ta-ta-… Tam dokuz tane saydı havaya… Hemen kolunu çekti içeri, şarjörü değiştirdi. Kamburunu çıkartıp, sindi iyice. Dışarıdan bakan biri olsa, sadece pırıl pırıl, fıldır fıldır dönen bir çift göz görürdü.
Evlerden birkaç kişi pencereye koştu, elleriyle siperlik yapıp dışarıyı kolaçan etti. Pek çok lamba söndü. Onun dışında fazla bir şey olmadı. Arabalar, otolar yine geldi geçti yoldan; insanlar da karşı kaldırımdan. Cep telefonu da çalmadı. Sağdan soldan gelip geçenleri kolladı bir süre, anormal görünen biri var mı diye. Hiçbir yerde, hiçbir şeyde hiçbir anormallik yoktu. Bu da çok tuhaftı doğrusu. Bunca polis, ajan, ispiyoncu, ihbarcı ne yapıyordu? Böyle çürük bir teşkilat mı olurdu. Halen gelmemişlerdi, başına üşüşmemişlerdi.
Beş on dakika geçti böyle, sonra on beş yirmi dakika kadar. Telefon da çalmamıştı. Ne yapsa, kendisi mi arasaydı acaba?… Boşverdi, eski şarjörü doldurdu kutudan sayarak çıkardığı mermilerle, koydu bir kenara.
Yeniden açtı pencereyi, yeniden yukarı baktı. Yağmur aynıydı. Sol eline aldı dokuzluyu, çıkarıp yukarı saydı yine… Ta-ta-ta-…
Hah, işte böyle! Şimdi çok şey değişti. Pencerelere bir iki koşan olduysa da, pek çoğu ya perdeyi çekti, ya elektriği söndürdü. Yolda fren ve ardından sert dönüş tekerlek cayırtıları duyuldu. Bir paytonun atı bile ürkmüştü.
Telefon çaldı. “—Abla, nedesiniz?” Heyecanlı ve genç bir erkek sesiydi. Hangi gazete acaba? Söyledi delikanlı. “—İktidardan mısınız, muhalefet mi?” Tarafsızlardı, “-mış” daha doğrusu, seçim zamanı tarafsız gazete mi olurmuş. İktidar yahut muhalefetten birini mutlaka desteklerdi patronu. Telefonu yine çaldı, arayanı meşgule aldı. “—Neredesiniz abla?” dedi, delikanlı yeniden. Kadın da gayet sakin, “—İşimin başındayım.” dedi. “—Siz miydiniz o deminki?” Bir süre cevap vermedi kadın, sonra “—Evet.” dedi. Telefon yine çaldı, onu da meşgule aldı. İçeride, uzakta birine “—Oymuş.” dediğini duydu delikanlının. “—Daha sonra yine arayın lütfen.” dedi, o numarayı kapattı, az öncekilerden birini açtı. Benzer şeyler konuşuldu, diğerleriyle de. Kaç kişiyle konuştuğunu saymadı kadın. Ne istediğini soranlara anlattı. Çeşme yıkılmasındı; bu bir! Boru döşensin, İda suyu getirilsindi; bu iki! Sakın ola yanlış bir şey yapmaya kalkmasındı polis. Arkadaki tanker silme patlayıcı doluydu ve patladığında yüz metreye kadar çevredeki her şey, kendisi başta çevredeki herkes atomlarına ayrılacaktı; bu üç!… Dördüncüsü de vardı: Şimdi boynuna bir ilmik geçirecek ve ipin ucunu yukarıdaki cam siperliğinin demirine bağlayacaktı. Kendisine bir şey olur da başı düşecek olursa, ipe bağlı başlatıcı fünye ve ardından arkadaki depo patlayacaktı; ona göre! Sakın kimse, yanlış bir şey yapmaya kalkmasındı… Beyaz çamaşır ipini aldı, ilmek yaparken yolun sağında solunda ekip arabaları göründü. İki taraftan yolu kapattılar. İlmeği boynuna geçirdi, biraz sıkıladı, ucunu da yukarıya, cam siperliğinin demirine bağladı. Sokakta insanlar da birikmeye, sıra sıra durup onu izlemeye başlamıştı. Şunları bir doğru dürüst uyarmalıydı. İki yana televizyon ekipleri de geldi, futbol maçı nakillerinde kullanılan iri antenli minibüslerle. Lambalarını yaktılar. Uzaktan, zumlamalı çekim yapıyorlardı herhalde.
Tümünü uyarmalı, işin ciddiyetini göstermeliydi. İnsanlar, çoğu kez olduğu gibi yine kavrayamamışlardır durumu. Ama ne yapsaydı acaba? Düşündü biraz, aklına hiçbir şey gelmedi. Uzaktaki tabelayı gördü birden. Daha önce de öyle bir tabela var mıydı orada? Yoksa, tam da şimdi, sırf onun işine yarasın diye mi ortaya çıkmıştı birden bire. “Aman canım, neyse ne.” Tam da Baretta’lık bir işti! Sıyırdı belinin öbür yanını, Baretta’yı çekti çıkardı. Topunu yuvarlattı, şıkır şıkır, sesini dinledi. Elinin orta parmağını tükürükledi, namlunun gezine sürdü. Sol dirseğine yasladı. O yandaki televizyoncular polisler kaçıştı, sipere yattı. Aa-aa!? Bu kadar yakından izliyorlardı demek. Aman ne güzel. Telefon susmak bilmiyordu. Nefesini tuttu. Nişan aldı. Tetiğe dokundu. Pattt!.. Işıklı tabelanın bir yanı, koptu, yere doğru kaykıldı. Ama ışığı sönmedi. O sıra dikkat etti; bir lokantanın tabelasıydı. Demek elektrik kordonu öbür taraftaydı. Bir daha nişan aldı, o köşeye. Tabelayı duvara tutturan halkayı gördü, kordonu da. Dokundu tetiğe. Tabela gürültüyle koptu, düştü yere. Kopan kordondan çıkan elektrik kıvılcımları parladı. Tabancadan sıçrayan barut tanecikleri yüzünü gözünü yakmıştı. Çekti kolunu içeri, pencereyi kapattı, Baretta’yı dokuzlunun yanına, torpido gözünün açık kapağı üzerine koydu. Koltuğunda geriye kaykıldı. Kaskatıydı…
En büyük korkusu da polisin karşılık ateşi açmasıydı. Kulak kabarttı bir süre, başına gelmedi korktuğu… Gözlerini oynatıp, bakışlarıyla sağı solu taradı. Karşıda bir hareketlilik vardı, beş altı erkek çevik adımlarla apartmana girdi. Yukarı doğru bir dizi lamba yandı apartmanda. Sonra çatı altı aydınlandı. “Hımm. Keskin nişancılar demek.” Onlar çatıya yatarak, baca arkalarına mevzii alırken, birkaç lamba söndü dairelerde. Sonra koşar adım bazı insanlar çıktı apartman kapılarından. Keşke radyo veya televizyon izleyebilseydi şimdi. Ne yapıyorlar, ne diyorlardı acaba onun hakkında. Amman yanlış bir şey yapmasalardı bari… Tek kurşunluk işi vardı oysa. Karşıdan biri iyi nişan alıp dokunsa tetiğe, pat…, o an hemen os’saat biterdi işi hemen oracıkta. “Dur şunlara bir daha hatırlatayım.”…
Kocaman avcı fenerini çıkardı yandaki kutudan, yaktı, dizleri arasına kıstırdı. Sol eline dokuzluyu aldı, sağına da sıyırdı kanepedeki montu içinden Kaleş’i çekti aldı. Elerini havaya kaldırdı, ilmek içindeki boynunu sağa sola oynattı, tabancalı eliyle yoklayıp sıkıladı. Arabanın dikiz aynasında gördü ki, hortlak gibiydi yüzü alttan vuran fenerin ışığında. Kendisi korktu. Söndürdü lambayı. Nefes nefeseydi ve durduramadı inip çıkışlarını göğsünün. Telefon zır zır çalıyordu. Baştan beri öyleydi aslında ama, geriye itilmişti aklında, duymuyor işitmiyordu. Tam elini atmıştı ki, sustu telefon. Bir süre geçti, hiç çalmadı. Ne olmuştu da herkes birden aramayı kesmişti acaba? O ara anons yapıldı; emniyet yetkilileri ulaşamadığı için telefon hattı kapatılmıştı. Bundan sonra telefon çaldığında, bilsin ki, sadece emniyet yetkilileri arıyor olacaktı. O da telefonunu açtığında, karşısında sadece operasyon yetkilisini bulacaktı. Ne söyleyecekse, ne dileği varsa o yetkiliye söyleyebilirdi. Anons sustu, telefon çaldı. Telefondaki kendini tanıttı gayet alçak bir sesle, kibarlık akıyordu her sözcüğünden. “Hanım efendi” diye hitap etti. “—Benim sizinle konuşacak bir şeyim yok. Benim meselem sizle değil, belediyeyle.” dedi kadın. Yetkili ise, ona hak veriyordu tamamiyle; onun tarafını tutuyor yardımcı olmak istiyordu sadece. “—Bu tür oyunlar yerine, vakit kazanalım isterseniz.” dedi kadın. Belediye başkanı çıkıp çeşmenin yıkılmayacağını ve boru hattı döşenerek su bağlanacağını ilan etsindi tüm kamuoyuna yeterdi. Gerisi umurunda değildi, “—Sonra ne isterseniz yapın bana.” Kapattı telefonu. Telefon çaldı yeniden ve çalmaya devam etti.
Anlaşılan, yeni bir hamle daha gerekiyordu. Bir süre düşündü. Sonra arabanın tepe lambasını yaktı ağır hareketlerle. Başka bir kutuyu avuçlayıp yedi mermi çıkardı, dizleri hizasında sürdü Baretta’nın topuna. Daha da ağır hareketlerle silahı kaldırdı, gösterdi. Karşıdaki apartmanın çatısında bir kırmızı ışık yanıp bir pat sesi duyulsa kararıp sona erecekti film. Oyalandı bir süre, herhangi bir silah patlamadı. Daha ağır hareketlerle, pencereyi açtı yine, dirseğini yasladı. Seri atışlarla, karşıdaki otoların lastiklerini vurdu tek tek. Tam isabet, boşa mermi hiç harcamamıştı. “Eskiden bu kadar nişancı mıydım ben?” diye geçti aklından, gülümsedi, pencereyi kapattı. Telefon halen çalıyordu. Bir helikopter sesi duyuldu, kadın izledi bir süre. Gövde lambasından ve sesinden anlaşıldığı üzere, çemberler çiziyordu gökte. Anons yapıldı yine. Belediye Başkanı konuşuyordu. “—Ham’fendi” dedi Başkan, “bunca telaşe ne lüzum var. Gelip söyleseydiniz bana, çeşmeyi başka bir yere taşırdık hemen.” Yine de söz veriyordu, kentin en işlek en mutena bir yerine taşınacaktı çeşme. Dahası da vardı. Halkın gözünde bir melek olan böylesi hayrlı bir bayanın herhangi bir kötülük yapması, eee şey, yani bir olumsuzluğa kazaen yol açması düşünülemezdi. Hemen ertesi gün danışmanı olarak atayacaktı kadını… Seçimlerden sonra da bu şerefli görevine devam edecekti Melek Abla’mız. Bu konuşmaya şahit olan herkesin önünde, Çanakkaleliler huzurunda şeref sözü veriyordu.
Kadın telefonu açtı. Yetkili, “—Buyurun hanım efendi. Nasıl yardımcı olabiliriz?” dedi. Kadın, kendi söyleyeceklerinin de hoparlodan yayınlanmasını anons edilmesini istedi. Böyle bir şey mümkün olamazdı maalesef, emniyetin usul ve görevleri arasında böyle bir şey yoktu. İşte şimdi köşeye sıkışmıştı kadın, anonslarda her türlü aleyhte propaganda yapılacak, halk önünde küçük ve haksız duruma düşürülecekti. O ise, hiçbir şey yapamayacaktı bu durumda…
Yine de bu işi tatlılıkla halletmek zorundaydı karşı taraf, bu açık. Hiç kimse seçim öncesi tatsız bir olay çıksın istemezdi. Telefon çalıp duruyordu. Aldı eline, düğmesine bastı kapattı. Basın arayamadığına göre, bir işe yaramayacaktı nasıl olsa. Lambayı da kapattı. Düşünmeliydi… Durumunu tarttı, enine boyuna, lehine ve aleyhine olan unsurları değerlendirdi. Olası senaryoları tahmin etmeliydi, tıpkı avdaki gibi. Karşı taraf hangi koşulda ne yapar, nasıl davranırdı… Anonstan, “—Anne telefonunu aç, benim.” sesi duyuldu… Kızını da bulmuşlardı demek, öyle ya her şey ellerindeydi. Şimdi, konuşmayı da dinlerlerdi. Açtı telefonu. Kızı hiçbir şey diyemeden, ağlamaya başladı, hıçkırıklara boğulunca da kendisi kapattı telefonu.
Yağmur yağmıyor ve yerler ıslak olmasa kağıtlara yazardı isteklerini, top top dışarı atardı. Rüzgar da onları dağıtırdı dört bir yana. Bunu düşünerek almıştı onca kağıdı kalemi. Ama şimdi hiçbir işe yaramıyorlardı. “Olsun, yerler kuruyunca atarım.” diye düşünüp, lambayı yaktı yine ağır hareketlerle, kalem aldı, kağıt aldı. “Çeşme yıkılmasın, su bağlansın, başka bir isteğim yok.” yazdı ardı ardına kim bilir kaç kağıda. Sonra baktı çok kağıt gidiyor, ikiye katladı her birini, tırnaklayıp belirginleştirdi kat yerlerini, tutup ikiye böldü sonra. Yeniden yazdı aynı şeyleri. Ama boşuna elektrik harcıyordu, bu işi gündüz yapsa daha iyiydi. Kendine hak verdi, vazgeçti. Tümünü bir kenara kaldırdı. Çocukça değil miydi bu son davranışı? Evet, biraz öyleydi.
Yine anons yapıldı, bu kez konuşan oğluydu. “—Anne, tayinimi yapacaklar Çanakkale’ye, söz verdiler.” dedi. Kadın açtı telefonu, konuşma düğmesine bastı, karşısındaki yetkiliye “—Bırakın bu tür oyunları. Başkasını çıkarıp konuşturmayın oğlumun yerine.” dedi. Oğlu girdi konuşmaya, “—Hayır anne, gerçekten benim.” dedi. “—Söyle bakalım o zaman.” dedi kadın, “—İlkokul öğretmeninin adı ne?” Astsubay doğru ismi söyleyince de “—Evladım, seni kandırmışlar. Bu saatten sonra ne önemi var tayinin.” dedi annesi. Oğlan, işte bunu düşünmemişti, mahcup oldu. Sonra konuştular havadan sudan. O sıra aklına gelmişti kadının, saate baktı. İnanamadı gördüğüne. Az önce geçmek bilmeyen zaman, akıp gitmişti birden bire. Neler yapılmış, nasıl olmuştu da, aradan saatler geçmişti böyle. Kımıltısızlıktan orası burası sancımaya, oynatırken boynu çıtır çıtır etmeye başlamıştı. “—Anne, oraya geliyom ben.” dedi oğlan; anne de “—Sakın gelme, otur oturduğun yerde. Kardeşlerine de söyle, hiç kimseyi görmek istemiyorum burada. Anladın mı?” dedi, kapattı telefonu.
Az bekledi, yeniden açtı telefonu; “—Sizin bu yaptığınız mertliğe sığmaz.” dedi yetkiliye. O da, “—Haklısınız, özür dileriz.” diyerek yanıtladı, gayet zekice. “—Bakın hanım efendi, kız kardeşim tam karşınızdaki apartmanda oturuyor, pembe olanın üçüncü katında. Görüyor musunuz? Benim ailem de şu an orada, gezmeğe gitmişlerdi; eşim, biri memede üç çocuğum, iki annem ve iki babam orada. Sizin suyunuzdan hiç içmediler, bundan sonra da içmezlerse her halde ölmezler. Peki ama, ne günahı var şimdi onların?…”
Kadın hiçbir cevap veremedi.
Adam yüklendi: “—Sizin suyunuzu içen üç beş kişi. Tüm Çanakkale’yi hatta tüm ülkeyi rahatsız ettiğinizin farkında mısınız şu anda?” Bütün bunlar doğruydu. Ama o da haklıydı… Niye mi?… Niyeydi?… Şimdi hatırlamıyordu… Yeniden düşündü, aklı tıkanmış hafızası silinmişti adeta. Hatırladığı tek şey vardı; çeşme yıkılmamalı, su bağlanmalıydı. Bildiği de bir tek şey vardı; eylem sırasında tartışma olmazdı, özeleştiri de eylem bittikten sonra yapılırdı. 12 Eylül 1980, hatta 12 Mart 1971 günlerinden beri bunu böyle bilirdi. “—Siz de,” dedi, “ister inanın ister inanmayın, Çanakkale’nin bir yerine daha hem de çok daha büyük bir patlayıcı yerleştirdim. Gidip de mekanizmayı ben iptal etmezsem patlayacak. Üstelik…” diyecekti ki, “—Ne zaman?” dedi adam panikle. Ürktüğü sesinden belliydi. “—Süreyi söylemeyeceğim tabii ki. O kadar enayi miyim?” dedi kadın, sözcükleri eze eze. Nasıl ki, sıradan vatandaş izlenmediğini, takip edilmediğini sanıp kolayca avlanıyordu, avcılar da her şeyi izlediklerini, takip ettiklerini ve bildiklerini sandığı için gevşek davranıyorlardı. Burada da açık veriyorlardı. Sıradan bir kadını, bugüne dek niçin izlemiş olsunlardı ki, dolayısıyla şimdiye dek ne yaptığını hiç kimse bilmiyordu, bilemezdi. “—Bak burası doğru.” dedi adam. Karşısındaki kadının çetin ceviz olduğunu iyice anlamıştı. Kadın ise, o patlayıcı yalanını nereden bulduğunu, o palavranın aklına nasıl geldiğini düşünüyordu. Yoktu ki öyle bir şey; ama bir yalan, şimdiye kadarki tüm gerçeklerden daha çok işe yaramıştı, adamın sesinden öyle anlaşılıyordu. “—Belediyeye mi,” dedi adam, “—Okullara mı yoksa?!” dehşet içinde. Sevinçle telefonu kapadı kadın, balık zokayı yutmuştu…
Saate baktı, bu tarihi anı görmek için. Şimdi kumrular gibi kafa kafaya vermiş düşünüyorlardır, patlayıcı nerede diye. “—Hah hah haaaa.” Çok neş’elenmişti… Şarkı bile mırıldanmaya başladı, “—Olur ise böylesi, böylesi olsun. Ben kalender meşrebim…” Kıpır kıpırdı her yanı…
Gel gelelim, olayı tırmandırmakla iyi mi olmuştu, kötü mü? Bunu bilmek mümkün değildi o an. Yapacak bir şey yoktu artık, ok yaydan çıkmıştı. Sonucuna, kaderine razı olacaktı. Uykusuzluğa alışkındı, ilk gençlik yıllarından beri. Son günlerde de zaten hiç uyuyamıyordu. Bu geceyi çıkartırdı çıkartmasına; sonra ne olacaktı peki. Uyku bastırdığında müdahale edebilirdi karşı taraf, belki de bunu bekliyorlardı zaten, bunu planlamış olabilirlerdi.
Böyle bir şeyi planlamışlarsa bile, artık yapamazlardı; önce o patlayıcıyı bulmak zorundalardı, hem de acilen. Şöyle bir düşündü; gerçekten bir patlayıcı koysa, nereye koyardı acaba?… Belediye binası, elde var bir. Başka?… Şöyle herkesin görebileceği, görüntüsünden hayli etkileneceği bir yer… Mesela… Mesela?… Mesela, neresi olabilirdi?… En iyisi bir sandala yüklemek, boğazın ortasında patlatmaktı. Ama, o zaman da hiçbir etkisi olmazdı ki patlamanın. Ama yok, olurdu. Nasıl olmaz? Bütün bir boğaz trafiğe kapanırdı. Gayet de hoş olurdu. Dünya çapında bir olay. Tüh!… Tüm dünya televizyonları, basını ondan söz ederdi. Kimse de çeşmeyi yıkamaz, el bile süremezdi. Keşke düşünseydi bu konuyu başta!… Hay aksi… Neyse… Nerede kalmıştı?…
Kentin dört bir yanına dağılan polis otolarının siren sesleri işitildi… Sahi neden boşaltmıyorlardı çevre evleri? Tankerin patlayıcı yüklü olduğuna inanmamışlar mıydı yoksa? Tankerin cam silgeçlerini çalıştırdı. Kar yağmaya başlamıştı, lapa lapa. “Doğru ya, nereye gidecek millet bu kış kıyamette? Yaz olsa neyse…” Şansa bak!… Hem tankerde patlayıcı olduğuna inanmasalar, deminki yalana da kanmazlardı. Demek ki, tankerin patlayıcıyla yüklü olduğuna kesin kes inanmışlardı. Bu insan milletinin de neye inanıp neye inanmayacağı hiç belli olmuyordu. Sahi nereleri arıyorlardır şimdi?… Ah, sahi… Belediye… Başka?… Okul?… Okula koymayacağını tahmin ederlerdi artık, o kadar da değil. Tara na naam… Saat kulesi!… Patlayıcı yerleştirmek için en ideal yer. Hem kent merkezi, hem de sembolik. Şimdi oraya gitmişlerdir mutlaka. Robot gibi elbiselerini giyip, patlayıcı arıyorlardır. Ellerini birbirine sürttü. Birkaç yer daha olmalı. En az beş altı siren sesi duyulmuştu. Hah, otobüs garajı!… Kimse yoktur orada bu saatte, ama arabalar otobüsler çoktur. Patlayıcı için orası da son derece uygun. Hem de geniş bir alan, aramakla bitiremez, çabuk dönemezler. Yaksa mıydı acaba, arabanın kaloriferini. Pabuçları içindeki ayaklarını kıpırdatıp duruyordu. Çok sayın, ulu ve birbirinden yüce insanlar olan yöneticiler ne zaman ikna olurlardı acaba? Pes etmeleri kaç saat sürerdi? Bütün bunlar bilinebilse, ona göre yakardı kaloriferi. Ama ne demiş atalar, sakla samanı gelir zamanı. Yakıtı da, aküyü de tüketmenin manası yoktu. Oradan hiç ayrılmayacak, yöneticiler hiç ikna olmayacakmış gibi davranmalıydı. Hesabını kitabını ona göre yapmalıydı. İnsan milleti bu, ne zaman ne yapacağı belli olmazdı…
Sabah olmak üzereydi, beş buçuk altı suları. Üç polis yaklaştı tankere üç yönden; biri karşıdan, ikisi de yanlardan. Üçünün de elinde, ateşe hazır üç otomatik silah vardı Akrep türünden. Karşıdan gelen açtı bacaklarını, tam karşısında durdu tankerin, sağ yandan gelen de sağ yanında tankerin. Diğeri, temkinli hareketlerle kapının tutacağına el attı, açma düğmesine bastı çekti ama kapı açılmadı. Donmuştu. Kilit de, kapı da. Bütün gece lapa lapa yağan kar her yeri, her şeyi doldurmuştu. Neredeyse bembeyazdı her şey, her taraf. O koskoca caddede, o üç polisten başka hareket eden başka herhangi bir canlı yahut cansız hiçbir şey yoktu. Evlerin çatıları, asfalt gibi tankerin üstü de baştan sona yaklaşık yarım metre belki de daha yüksek karla kaplanmıştı. İçerideki kadın da soğuktan donmuş yahut buymuştu en azından. Bütün gece boyunca, tankerin kaloriferi çalışmamıştı. Çalışmış olsa, motor sesinden ve egzoz gazından anlaşılırdı mutlaka. Arabanın içi sıcak olsa, camı da silme karla buzla kaplanmazdı elbet. Gel gelelim, şimdi nasıl açılacaktı kapı. Polis bir daha yüklenip silkeledi kapıyı; kapı açıldı. Kadının iki kolu iki yana sarkmış, başı bir yana düşmüştü boynundaki ilmekle. Hemencecik çıkardılar oradan ve karga tulumda kucakta taşıyarak karlara bata çıka Devlet Hastanesi’ne götürdüler. O zamanlar Çanakkale’de bir de SSK hastanesi vardı zaten; o da kentin öte ucundaydı…
Biraz da kent yöneticilerinin baskısıyla, hastanede hemen bir ameliyat ekibi kuruldu, gerekli personel evlerinden polis otolarıyla alınarak tedarik edildi. Ama, kadının donmuş el ve ayak parmakları kurtarılamadı, yaklaşık bir saat süren ameliyat sonunda…
O geceki kar fırtınası, Çanakkale tarihinde bile yer aldı. Tüm çevre yollar tıkandığı ve tüm ulaşım kesildiği gibi, elektrik telleri kopmuş direkler bile yıkılmıştı kar fırtınasından. Yıkılmayanlar da, eğilip bükülmüş, kederin gadrine uğramışçasına perişan olmuşlardı. Belediye Başkanlığı seçimleri de bu atmosfer içinde yapıldı ve eski başkan yeniden kazandı.
Aynı günlerde, açılan kamu davasında ise, kadına ceza verilmedi, verilemedi daha doğrusu. Tamam, kadın yasa dışı bir eyleme girişmişti, burası kesindi. Ama, eylemde kullanılan silahların onun tarafından kullanıldığı kesin değildi. Çünkü balistik rapor sonucu belirlenmiş mermiler, kadının üzerine ruhsatlı silahlardan değil, eyleme karışmış bir başka kişi tarafından ateşlenmiş olmalıydı. Savcı öyle dedi mütalaasında: tersini kanıtlayacak hiçbir belge yahut tanık yoktu elde. Bu ikinci kişinin kimliği ise, kar yağışı nedeniyle tespit edilememişti. Kar tüm izleri, o arada ayak izlerini de silmişti. Balistik raporlara göre, eylemde kullanılan Baretta marka ve halk arasında Çekoslovak dokuzlusu olarak bilinen tabancalar kadın üstüne ruhsatlı olmadığı gibi, kadının kurtarılması, tankerden çıkartılması sırasında da yanında veya arabada bulunmuş değildi. Arabada bulunanlar ise, zaten avcı olduğu bilinen ve “Avcılar Derneği” (resmi kayıtlara böyle geçmişti) başkanı olduğu bilinen kadının kanuni silahlarıydı. (Kaleşnikof’a ne olduğu ise asla bilinemedi, halen de bilinmiyor.) Sonuçta; yasa dışı eylemi, trafiği aksatmış olması ve benzeri suçlar nedeniyle, kadına 3 ay hapis cezası verildi, savcının mütalaasına uyularak. Bu da, kadının genel ve mahkeme sırasında gösterdiği iyi hal ve tavırlar nedeniyle para cezasına çevrildi, o da aynı suçu yeniden işlemeyecek olduğuna kanaat hasıl olduğu gerekçesiyle 5 yıl süreyle ertelendi. Özel kişi malına verdiği zarar ise, özel kişi şikayetine bağlı olarak cezalandırılabilirdi; ama ne tabelası kurşunlanan lokantacı şikayetçi oldu ne de arabasının lastiği kurşunlananlar. Kadın da bir daha, yani 5 yıl süreyle aynı suçu işlemedi.
Ama, Belediye Başkanı seçimlerden hemen sonra ve ilk iş olarak çeşmeyi yıktı. Yerine, yahut başka bir yerde de başka bir çeşme yapılmadı. Birkaç hafta sonra gelen yeni yılın yazına kalmadan da olay çoktan unutulup gitmişti, ilgili kişiler arasında. Çanakkale’den ayrılıp bir ay küçük, bir ay büyük kızının yanında kalan kadın da hiçbir şey anlatmadı torunlarına… Çocukları ise, anımsatmamaya hep özen gösterdi… Sonra giderek her şey unutuldu ve sadece bu öykü kaldı geriye…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *