İçerik: Tarih Tarihi
Fizik -16-
Orta öğretim ve eğitim öğretmenlerimiz gibi yükseköğretim hocalarımız verdikleri dersin tanımını yapmadı. Örneğin Fizik şudur da, bu değildir demediler hiç. Peki, biz öğrenciler sorduk mu? Kocaman bir “—Haaayyııırrr!” Tekrarlıyoruz; “—Haaayyııırrr!”
Dahası, bugün de herhangi bir kitapta, makalede, internet sayfasında bulamıyoruz Fizik’in tanımını; Bilim’inkini de.
Yasası olan 3 bilgi disiplininden Biyoloji’nin tanımı kolay: Yaşama dair atom, molekül ve daha büyücek madde topakları arasındaki elektromanyetik etkileşimleri içeren bilgi bütünü.
Kimya’nınki daha da kolay: Atomların dış elektronları arasındaki elektromanyetik etkileşmeleri içeren bilgi bütünü.
Yani, atomların dış elektronları arasındaki elektromanyetik etkileşimler bir canlılık özelliği içeriyorsa Biyoloji’nin, aksi takdirde Kimya’nın konusu olarak inceleniyor. Bilirsiniz; Kimya’nın alt dallarından biri olan Organik Kimya, Yeryüzü’ndeki canlılığın temel taşlarından olan Karbon atomu bağlanmalarını incelemektedir. Bu bakımdan, Organik Kimya ile Biyoloji haylice yakın bilim dallarıdır.
Bu aşamada şu sorular da önem kazanmaktadır:
1) Atomlar Fizik’in başlı başına temel konularından olduğuna göre, Biyoloji ve Kimya da Fizik’in alt dallarından sayılmalı mıdır?
2) Bilim’in, Biyoloji ve Kimya dışında kalan konuları ile Fizik’in kapsadığı konular arasındaki fark nedir?
İlk soruya dair ilk tespitimiz şudur: Kimyasal ve Biyolojik etkileşimler (Mutlak Sıfır ile Güneş yüzeyi sıcaklığı arasında) düşük düzey sıcaklık (50 derece Celcius dolayı) ve düşük düzey enerji (1elektronVolt yani 1,6×10^-19 Joule dolayı) ortamlarında oluşur. Fizik, tabii ki, çok daha geniş ortamlardaki etkileşmeleri de kapsar. İkincileyin; Fizik’in Mekanik, Hidrostatik, Bağıllılık gibi konularından değildir Biyoloji ile Kimya. Üçüncü olarak; Kimya’daki ve Biyoloji’deki devinim, ötele(n)me şeklinde değil de, çoğun titreşim şeklinde ortaya çıkmaktadır. Başka bir deyişle, Kimya ve Biyoloji bilimlerinde taneciklerin herhangi bir noktadan uzaklaşması ‘kahir ekseriyetle’ birkaç atom çapı kadardır.
Yine de, Fizik’in alt dalı saymak yanlış olmaz Biyoloji ve Kimya’yı.
İkinci soruya ise, yanıt vermek kolay değildir. Zira, şu gün itibariyle Fizik’in kapsayıcılık sınırı hakkında net bir oydaşma (‘consensus’) mevcut değildir. Bu son zayıflık da zaten Fizik’in henüz tam tanımlanamamış oluşuyla örtüşmektedir.
Ayrıca, Fizik (Bilim) elbette eksiklidir; şu zayıflıkları içerir:
1) Deney ve gözleme dayalıdır ama herhangi bir yasanın kaç kez yapılacak deney veya gözlem sonucu elde edileceği belirsizdir. Örneğin, Newton’un Kütleçekim yasası sadece T.Brahe gözlem sonuçlarından J. Kepler’in elde ettiği matematiksel bağıntılara dayalı iken G. Galilei Denklemi binlerce deney ve gözlem sonucunda elde edilmiştir. Parçacık Fiziği’nde ise, bir tek fotoğraf bile kesin kanıt sayılabilmektedir.
2) Deney ve gözlem yaparken incelenen nesne ve sistemler üstünde deneyci, gözlemci ve kullanılan aygıtların da etkisi olduğu için, sıfır hatalı deney ve gözlem yapabilmek mümkün olmamaktadır. Örneğin, bir kap içindeki suyun sıcaklığı (hangi hassalıkta olursa olsun) ölçülebilir değildir.
3) Deney ve gözlemle elde edilen sonuçlar sayılara dökülebilmeli (sayılarla ifade edilebilmeli) ki, herkes tarafından her daim sınanabilsin (‘mathematization’). Ama bu amaca ulaşmak için, eldeki Sayı Sistemi, pek çok açı için ancak yaklaşık değerlerin kullanılabildiği Trigonometri ve nokta, çizgi, açı kavramlarına yani evrende karşılığı olmayan hayali şekillere dayalı olan Geometri öyle pek de ahım şahım kullanışlı araçlar değildir. Kullanageldiğmiz sayı sisteminde 0,999… = 1 çıktığı gibi 1,999… =2, vd. çıkmakta. Yani, her sayı başka pek çok sayıya eşit çıkmakta.
Yukarıdakiler, kadı’nın kızında bulunmasını kabul edemeyeceği ağırlıktaki kusurlardandır. Ama, böyle bir nedenle Fizik’ten Bilim’den vaz geçecek değiliz. Çünkü, en azından, şimdiki eksiklik ve zayıflıklarıyla birlikte bile insanlığın şimdiye kadarki en büyük, en yararlı buluşudur. İhtimalen, daha büyüğü de olmayacaktır. En eski anababalarımızdan bu yana, tarihi boyunca insanlığın nasıl geliştiğini sergilemeye gerek var mı? O gelişimlerin hepsi de, belki şimdi unutulmuşlukları ve alışmışlıklarımız nedeniyle tek tek sergilenemez ama zamanının önemli bir buluşuna dayalıdır. Bu saptamaya aykırı bir tek örnek bile ortaya konamaz.
Ayrıca, Fizik’in Bilim’in topu topu üç_dört yüzyıllık bir geçmişi var. Yüz binlerce yıllık insanlık geçmişi yanında nedir ki 300, 400 yıl? Anımsayalım; Galileo’nun da Newton’un da zamanında Fizik Bölümü yoktu üniversitelerde. Fizik diye bir konu bile yoktu. Örneğin Newton ‘Doğa Felsefecisi’ idi. (*) Önümüzdeki 300, 400 yıl içinde Fizik’in Bilim’in ne denli yetkinlik kazanabileceğini hayal edebilenimiz var mı?
Şimdi geldik gayet mühim bir soruya ve konuya: Peki, ya Tarih de Fizik’in Bilim’in alt dalı mıdır acaba?
Dikkatli okuyucu farketmiş olmalı; iki üst paragrafta, tarihi insanlığın ortaya çıkışı ile başlattığımızı. Oysa, yaygınca bilinir ki, ‘Tarih yazının bulunuşuyla başlar.’ Çünkü Tarih belgeye (‘document’) dayanır.
Aynı okuyucu yine farketmiştir ki, tarih ile Tarih sözcüklerini farklı anlamlarda kullandık.
Tarih tanımı hakkında da hayli geniş bir kargaşa mevcut ilgilisi yazarlar arasında. Bunun ayrıntısıyla yok yere zaman tüketmek yerine, bundan sonraki yazılarımızda Tarih sözcüğü ile ne demek isteyecek olduğumuzu ortaya koyalım.
Tarih, insanlığın gelişim sürecine dair bilgi toplamıdır.
Bu tanıma bağıl olarak da, tabii ki, çeşitli yasalar içerir.
İşte bir tanesi: Tarih, insanların gereksindiklerini elde etme mücadelesidir.
Dolayısı ile, bir yanıyla ekonomiye de yakındır. Tarih’in buluşlara yani Fizik’e Bilim’e dayalı oluşundan daha üstteki satırlarda söz etmiş idik. Örneğin, bir görüşe göre Tarih, bir buluş, yazının bulunuşu ile başlamıştır.
Bu konuları irdelemeyi önümüzdeki yazılarımızda sürdüreceğiz elbet. Ama, şimdilik, Kanûnî Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan arasındaki ilişkinin yukarıda yer verdiğimiz Tarih tanımı içine girmediğine dikkat çekmekte yarar var. Buna karşılık, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u ele geçirmesi sırasında kullanılan savaş topları, Tarih tanımımız içinde önemli bir yer tutar.
Bu konuda şöyle bir örnek de uygun olabilir: G. Galilei’nin İki Yeni Bilim (İtalyanca; ‘Discorsi e dimostrazioni matematiche intorno a due nuove scienze’) adlı kitabı Tarih için önemlidir. Ama, bu kitabı yazarken kullandığı kalem Tarih için önemli değildir. Keza, bilimcilerin birbirine yazmış olduğu mektupların içeriği Tarih açısından önemli olabilir ama o mektupların üzerine yazılmış olduğu malzeme, zarfı, mühürü gibi detaylar değildir. Bu gibi, Tarih dışı saydığımız konular Bilim Tarihi açısından önemli olabilir.
Bir minik not: Bilim Tarihi tamlaması içindeki tarih sözcüğü ile Tarih farklı anlamlardadır. Üsküdar’ın Tarihi, Aztek Tarihi, Erkek Takılarının Tarihi tamlamaları içindeki tarih sözcüğünün ‘geçmişe ilişkin bilgi’ anlamı taşıdığına dikkat edilmelidir.
Tarih konusunda, kenarından köşesinden değindiğimiz yukarıdaki karmaşayı artırmak gibi olacak belki, ama olsun!
Nasıl ki, Bilim Tarihi varsa Tarih Tarihi de var. Ama bu durumun farkında olan tarihçi pek yok, şimdilik.
Olsun varsın! Yakında sayı artar. Henüz okumakta olduğunuz bu yazı da, Tarih Tarihi içinde yer alır.
(*) Aynı nedenle, yani henüz Fizik kurulmamışken ileri sürülmüş olan Arşimet’in iki yasası, Kaldıraç ve Suyun Kaldırma Kuvveti diye bilinen yasaları, çoğu bilgi kaynağında yasa değil de ilke nitelemesiyle geçer. Öyle ya, ‘Fizik henüz ortada yok iken, Fizik yasası mı olurmuş?’ diye düşünürler de fizikçi yok iken Fizik’in nasıl ortaya çıktığı konusunu göz ardı ederler.
Oysa, kaldıraçlar hayli önemlidir biz canlılar, özellikle de omurgalılar için. Çünkü, kemiklere (‘sticks’) bağlı kasların (‘strips’) kasılmasıyla hareket ederiz. Örneğin beslenirken kullandığımız alt çenemiz vücudumuzla sabit bir bağlantısı yokken sadece bir kasın kasılıp gevşemesi ile çalışır. Bkz., https://www.google.com/search?sca_esv=da71dabda52a3bb7&sxsrf=AHTn8zrimMCM0RwI1K3YBuzljbhPcqpJBw:1740601214017&q=insan+%C3%A7enesi+anatomi&udm=2&fbs=ABzOT_AeWVZgM1ygG9loIv1sab0j2HB687sEni7_6XgT5zHBctPQQWJnv2cP3Dmrkn2lJOiNpwxMj8WpwJKfWJzJZzdaw-wI4-Itznb26QkMvLEHRogsNaGY2jqxaN13aJLwZE2Ly5Q8vc4b4l3mEpZ8fBUkPkJdL6q_ciWr-F22wfINeG5aPNV9kk3X0loUHVnJcu_Lp_ZDzyDrt9HYDYlGosxTjt_rTG5wPCnca-DT3N6p343NNo8&sa=X&ved=2ahUKEwjSlrrolOKLAxX9A9sEHalxPC4QtKgLegQIFBAB&biw=1920&bih=955&dpr=1
Dahası; parmaklarımız, el ve ayaklarımız, kol ve bacaklarımız, soluk alıp verebilmemiz için şişip sönen göğüs kafesimiz hep Arşimet’in Kaldıraç Yasası’na uygun olarak iş görür. Bkz., https://www.google.com/search?sca_esv=e169682262117c59&sxsrf=ADLYWILYXSTLP5PmcftVinI-ANHPhJV5PQ:1737238477824&q=naim+s%C3%BCleymano%C4%9Flu&udm=7&fbs=AEQNm0CgMcZ11KbHg1uunEmuo39LYaLxf_n_v5Qu9vkTINnKPIuA1iIn347TUPHNcyNM1QkwMrXGMjpnqbXNpebG6oNggT1cHprMXGP_Jl1qDhOW46ijPQ5nWw7ogTqvAdMt9b56MemYC8VZRMvhg1nD430phF8MMk_toR1TfNv7fHfHlQk4Rr9rbyIxRzxfvvuLTC0cXm0QpaTEesyMhsWFkaejr4hmZ9T2TRo4W7JzYIwuIfnOWHs&sa=X&ved=2ahUKEwjEmPHSpYCLAxWjefEDHSK_HD8QtKgLegQIDxAB&biw=1920&bih=955&dpr=1#fpstate=ive&vld=cid:582dfa6e,vid:RfojVO3a1Z4,st:0
Bu durumu ilk fark edip inceleyenlerimizden biri, Leonardo ustadır. Bkz., https://www.google.com/search?sca_esv=e169682262117c59&sxsrf=ADLYWIKFsidq8rfR83XbQ4cLHdkIKKCRCA:1737237142098&q=Da+Vinci+anatomi&udm=2&fbs=AEQNm0CgMcZ11KbHg1uunEmuo39LYaLxf_n_v5Qu9vkTINnKPFxIgupDJiyYgOOMj7PxlopplVo7BmJfQb-txkXgydvRz7rE6oSD7-qYW-KC73YrIXxiCqPs3f00g0RIieCDPha5Sz_N0ojVYv-PeMSVP-jshPs7pXKZx45EQ8AsNILx8724taQnK0B_Y8FRRrgL6YF52JSFpaXSVnPhggtFhnCIgOZXlwSXoSU_R1wuT7u5vQ97vqo&sa=X&ved=2ahUKEwil-vrVoICLAxVnSfEDHePJIVsQtKgLegQIFhAB&biw=1920&bih=955&dpr=1
Leonardo Da Vinci’nin, gelişkin canlıları makine (makina?) olarak değerlendirdiğini notlayarak da önünde saygıyla eğilelim.
Konuyla ilgili ilginç bir not da şudur: Günümüz insansı robotlarının kol bacak gibi parçaları, kaldıraç değil de bitişme bölgelerinde sağlanan dönme hareketi sayesinde hareket edebilmekteler.






