Başöğretmenime ve öğretmenlerime. Ne çok borçluyum onlara!
İçerik: Fizik formüllerine bakıp insanın zihin yapısının bazı yönlerini anlayabileceğimiz gibi, Tarih’e bakıp da insanın zihin yapısının bazı yönlerini anlayabiliriz.
Minik not: En sonki parantezin içindeki n=∞-1 ifadesi tanımlı değildir; çünkü ∞ simgesi hiçbir sayıyı temsil etmediği için 1 eksiği de hiçbir sayıyı temsil etmez. Aynı nedenle m herhangibir Doğal Sayı ise, n=∞-m ifadesi de tanımlı değildir. Demek ki, Eşitlik 1’deki üst limitlerle ilgili ciddi sorunlarımız var!
Dahası, ∞ simgesini içeren her Fizik eşitliğinde sorun var. (Buna karşın, Matematik eşitliklerinde sorun yok. Bu farkı ileride konu edineceğiz.)
İyi de, sorunlu eşitlikleri niçin kullanıyoruz, bunca sorun içeriyorsa? Tabii ki, daha iyisini, doğrusunu, eskilerin deyimiyle kâmil olanı, mükemmel olanı bil_E_mediğimizden, bul_A_madığımızdan ötürü. ‘İleride bulunur.’ umuduyla idare-i maslahatçılık anlamına gelmez mi bu durum?
Sadece bu kadarla kalsa şükrederdik belki! Ama, “DALGA MEKANİĞİ – c –“ başlıklı yazımızda değindiğimiz gibi; ν frekans, p doğrusal momentum, λ dalgaboyu ve h Planck sabiti olmak kaydıyla E=hν (Planck Yasası), p=h/λ (Einstein Yasası) ve λ=h/p (de Broglie Yasası) hiçbir sorun içermez. Toplam Enerji eşitliği K+V=E de sorunlu değildir. Ama, Schrödinger Denklemi (K+V)ψ=Eψ sadece serbest olan yani başka bir cisimle etkileşmeyen noktasal parçacık, hayali sonsuz derin potansiyel kuyusu, Hidrojen Atomu ve harmonik salınıcı için tam ve kesin çözüm verir. Karşılıklı etkileşim (‘mutual interaction’) halindeki üç ya da daha çok sayıdaki noktasal (bile olsa) taneciğe ilişkin çözümü yoktur Schrödinger Denklemi’nin. Hoş, Klasik Mekanikte de yoktur. Oysa, bu paragrafın başındaki eşitlikler tam ve kesin olarak evrenseldir.
Zaten, mıknatısın demiri nasıl ve niçin çektiğini de bilen olmadı, yere niçin ve nasıl bastığını da bilen olmadı.
Dahası, √2’yi de bilen yok, √3’ü de, Fizik eşitliklerinde aş*ş*ırı sıklıkla rastlanılan π’yi de. Ama internet ağının orasında burasında bilmem kaçıncı basamağa dek hesaplanmış olduğu iddiasıyla yayımlanmış çeşitli değerler mevcut. Neymiş efendim, ‘Bilgisayarla hesaplanmış.’ da, hesap süresi daha uzun olunca daha çok sayıda basamağa sahip değerler elde edilebilirmiş. İyi de, o hesapların her adımında, aşamasında elde edilen ve kullanılan ara sayıların basamak sayısı sınırsız değil ki, altı, yedi, on altı, ya da olsun on milyon yüz bin. Bunların her biri, elde edilecek sonucu çok değiştirir.
Keza sin(0º)=cos(90º)=0 olduğunu biliyoruz, sin(30º)=cos(60º)=1/2 olduğunu da biliyoruz. Ama, hepsi bu kadar! sin(0,1º)=?, sin(0,01º)=?, sin(1º)=?, sin(15º)=?, … vb. Birim çemberdeki, 0º, 30º, 90º, ve bunlara eklenmiş 90º, 180º ve 270º değerlerdeki açıların sinüs veya kosinüs ve ilgili diğer trigonometrik (tanjant gibi) fonksiyon değerlerini bile bile_BİLE_miyoruz. “—Ama yaklaşık değerlerini biliyoruz.” diyen mi oldu? EL CEVAP: M bir doğal sayı ise, 1,23 de 10^M sayısına yaklaşıktır, 123,45 de. Her ‘yaklaşık’ sözüyle birlikte, yaklaşıklık öiçütü de (Ne kadar yaklaşık olduğu?) belirtilmelidir.
Evet, son derece ciddi bir soruya geldik ve burada biraz değil gayet uzunca bir süre takılı kalacağız!
“—Peki ne biliyoruz?”
Şimdilik, Avram Noam Chomsky’nin şu “Herhangibir dilde söylenemeyen sözcükler, o dili konuşanların -o konuyu- düşünemeyişindendir.” mealindeki sözünü notlamış olayım.
Ne mi demek istedim? Planck da, Einstein da, Schrödinger de ve biz diğerleri de ancak ürünleri ortaya konmuş olanlar kertesinde zihinsel yetkinliğe, kısa yoldan söyleyelim, zekâya sahibiz. İnsanların beyinleri daha büyür, sinir sistemleri daha hızlanırsa, daha çok buluş yapılır elbet!
Ne dersiniz; Fizik formüllerine bakıp insanın zihin yapısının bazı yönleri anlaşılamaz mı?
Hadi bakalım, şimdi de bu gözle Tarih’e bakalım.
Bu yazı dizisinde ‘Tarih’ten kasdımız, ileride ve tersinin belirtildiği yerler hariç, ‘geçmişteki önem atfedilmiş bazı olaylar hakkındaki bilgi topluluğu’dur. Tabii ki, bu önemi kimin atfettiğine ve ilgili kanıtlara bağlı olması nedeniyle bir kısım Tarih bilgisi özneldir, yazarına bağıldır. Bu nedenle, başında (İngilizce’deki ‘the’ sözcüğü benzeri) harf-i tarif sözcükleri bulunmaz. Heredot Tarihi vardır, (bu fakirin öğrencilik yıllarında yaka silktiği) Emin Oktay Tarihi vardır, son zamanlarda ünlenen İlber Ortaylı televizyon tarihi vardır. Osmanlı Tarihi de yazanına bağıldır, Yunan Tarihi de. Hele, Amerikan İç Savaşı’nın sayılamayacak çok tarih yazarı vardır. Anımsamaya değer; Tarih’in dökümanter olmasına yani belgeye dayanmasına çok önem verilir de o belgenin nasıl oluştuğuna, gerçek mi, sahte mi, hileli mi olduğuna pek aldırış edilmez. O kadar ki, bir milli takım futbol maçında örneğin Türkiye – Galler maçında 86:40 dkk.’da oluşan penaltıyı Kerem Aktürkoğlu’nun kaçırdığındaki kadar çok insanı ve o denli derinden ilgilendirmez. Hele hele, Karadağ – Türkiye maçının 3 – 1 kaybedilmesinin yarattığı yıkım, sanırım hepimiz için taptazedir. Çareyi teknik direktör değişikliğinde arayanlar (*) şunun farkında değil galiba: FENER, GSRAY ve BJKAS takımlarının da yurt dışı takımlarla yaptığı maçlarda, karşı oyuncuların ayağından pek nadiren top çıkarabildiği, buna karşılık ise, hemen hemen her ikili mücadelede top kaybettikleri maç sonu istatistiklerinde de sabit. Dahası, Carlo Ancelotti’nin fiziksel (**) zayıflık nedeniyle Arda Güler’i eleştirip gelişimi için çeşitli reçeteler önermesi de dikkatlerden kaçmış olmalı. Pek çok çekme, itme, yüklenme gibi, eskinin ‘faul düdüğüne mazhar olmaya aday’ hareketlere pek çok hakemin artık düdük çalmadığı da gözlenebilir.
Özetle, Dünya Futbolu gayet hızlı bir şekilde vahşileşmekte. Stadyumlar yakında Collesium gibi arenalara dönüşmese de futbolcuların Amerikan Futbolu ‘Rugby’ oyuncuları gibi, kasklı başlıklarla, çelik kafesli göğüs siperleriyle sahaya çıkmaları yakındır.
İyi hoş da futbolcu ve Rugby oyuncularının giysilerinin yakında yakınlaşacağını, benzeş olacağını ileri sürmek mümkün mü? Artık taktik paslaşma, çalım ve benzeri hünerlerin ustalarının yerini 180 dakika, 270 dakika top koşturabilecek, hızla depar atabilecek futbolcular almıyor mu?
Daha da iyi ve hoş olan soru şudur: Benzeri, daha pek çok soruda olduğu gibi, geleceğin geleceğinden emin miyiz? Nasıl ve niçin emin olabiliriz?
Geçmiş, geçti gitti. Dolayısı ile, şu an itibariyle yok geçmiş. Gelecek de, henüz gelmediği için, şu an itibariyle yok. Geriye kalan sadece şimdi mi? Şu an mı?
An nedir ki? ‘Süresi sıfır olan, yani süresi olmayan zaman dilimi.’ mi? Bkz., Zeno Paradoksları ile ilgili yazılarımız. Böyle ise, Einstein’ın Bağıllılık Kuramı’na binaen, hızlı giden gözlemci için an nasıl tanımlanır? An’dan daha kısa zaman dilimi mi var?
Çetrefillik gözünüze çarptı mıydı? Geçmiş geçip gittiyse, geçmişe dair bilgi kalmış, şimdi var olabilir mi?
Biraz da, eskilik anlamında toz ve küf serpelim yazıya ve şu soruyu yine soralım. Öylelikle, Tarihin ders alınası olup olunmadığı konusunu tekrar irdeleyebiliriz.
geçmişten adam hisse kaparmış… ne masal şey.
beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi
tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar
hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi
Mehmet Akif
Demek ki Akif, Akif’in deyişiyle ‘tarih’in tekerrür edişiyle ‘tarih’ten ders almayanların zamandaş olduğunu var sayıyor. Ya da, bu husus dikkatinden kaçmış. Dahası da var; ‘tarih’ten ibret alanların varlığı hilafına ‘tarih’ tekerrür de edebilir. Örneğin, Kartaca’lı Hannibal’ın “Bir yol bulacağız yahut yaratacağız.” inancının ilk bölümü ibret ile ilgili olsa bile, ikinci bölümünün tarihten ibret almakla yakından uzaktan ilgisi olmasa gerektir. Napolyon Bonapart da mesela “Savaş kazanmak için şu üç şey elzemdir: Para, para, para!” demiş ya hani. Bu söze aşina olduğumdan beridir düşünürüm, paranın icadından evvelki savaşlar hakkında ne düşündüğünü Napolyon’un. Besbelli ki, tarihten bir ibret almış Napolyon ama o ibretin tarihin tekerrür etmesiyle ilgisizliği apaçık.
Derince bir nefes alıp, bir adımcık daha ileri gidelim. Savaş kazanmak için paraya gereksinim Tarih’in bir kuralı olabilir mi? Bugün, para yokluğunda savaş kazanmak mümkün müdür mesela? Peki ya, bu nedenle, “Savaş kazanmak için paraya gereksinim, Tarih’in bir yasasıdır!” diyebilir miyiz acaba? Diyemez miyiz?
Az çok eminim; “Tarih’te kural, yasa olmaz.” fikrine sahip epeyce insan vardır. İyi de, “Tarih’te kural, yasa olmaz.”ın bizatihi kendisi kural, yasa olamaz mı? Hani, “Satrancın altın kuralı, hiçbir altın kuralı olmadığıdır.” denir de.
Bu yazının son sorusu: Evrende, evrenin yasalarına uyulmaması mümkün müdür ki, Tarih yasa(lar)dan muaf olabilsin? Tarih de Yeryüzü’nde, Evren’de, doğada tezahür ediyor değil midir?
Hele ki, ‘Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli!’ oluyor ise…
(*) https://www.haberler.com/spor/vincenzo-montella-nin-koltugu-sallantida-18069071-haberi/
(**) Buradaki sözcük; bünye, gövde anlamındaki ‘physique’ olup ‘kültür fizik hareketleri’ şu anlama gelir; gövdeyi geliştirici hareketler.








