ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -8-

Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …

Kimlik

Uzun boylu, yapılı ve yakışıklı bir erkekti. Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı henüz atlamış ve ailesine bile söylemeden bir geziye çıkmıştı kendine verdiği armağan olarak. Öğrenciyken de yapardı böyle geziler. Haritadan ve çoğu kez adını beğenerek seçtiği yerlere gider gelirdi hafta sonları. Salihli ve Turgutlu’ya bu şekilde gitmişti, Doğu Beyazıt’a da. Ülkenin en batı ucu diye Baba Burnu’na gitmiş ve oradaki eski sürgün ve mahkumların şimdiki torunlarıyla iyi ahbaplıklar kurmuş, hoş vakitler geçirmişti Midilli semalarındaki mehtap altında kafa çekerek, şarkılar söyleyerek. Bodrum neyse de Halikarnas adı hemen hiç bilinmezken, o zaman orada Perşembe Pazarı’nın kurulduğu sokakta bir Rum madamın pansiyonunda kalmış, kapı önündeki pazardan alışveriş yapmış, Albert Einstein’ın “Sosyal ve Dini Görüşlerim” adlı kitabını madamın öğretmen kızının odasındaki kitaplıkta bulmuş okumuştu. Bertrand Russell’ın “Felsefenin Temel Problemi”ni de. Arada bir gelirdi aklına, “Şimdi ne yapıyor acaba o kız?” diye. Halikarnas Balıkçısı’nın Ayşe’sini de (nineydi o zamanlar) o günlerde tanımıştı. Dünya’nın Yedi Harikası içinde sayılan kral mezarının sular altında kalmış halini görünce gözleri yaşarmıştı. Bodrum kalabalıklaşmağa başladığında Kaş’a geçmiş; Üç Ağız köyünden Veli Dayı ile, çocukları ile, lokantanın aşçısı ile has dostluklar kurmuştu. Biraz da mesleği gereği, insan canlısıydı, sıcak kanlıydı. O kadar ki, Veli Dayı bir evlek yer veresi olmuştu kendi bahçesinden, sırf komşu olsunlar diye. Kışın Ankara’ya gider, işini gücünü görür, yazın gelir Veli Dayı’ya komşuluk yapardı. Birlikte kuzu ile balık yerlerdi yine ve aşçının tembihine uyup asla limon sıkmazlardı ete. Pansiyonda kaldığı odanın penceresinden, arka bahçedeki toprağa yarı gömülü antik sütuna elini uzatsa dokunurdu. Yağmur yağdığının ertesi bir sabah kapısını tıklatan çocuklar, tepeye altın sikke toplamaya gittiklerini söylediğinde, cesaret edip katılamamıştı onlara. Hemen karşıdaki batık kent Simena’nın da bir tek bekçisi vardı o zamanlar, o bekçinin de bir dürbünü ile bir düdüğü…
Gel zaman git zaman, Güney’de Arsus’tan adım adım Osmaniye, Tarsus, Adana vesaire taa Dikili’ye dek hemen her yeri gezmiş dolaşmıştı altı yıllık tıp öğrenciliği sırasında. Zaten Bandırma’lıydı ve kuzey kıyılarını Zonguldak’a dek iyi bilirdi. Buralardan herhangi bir yere ait herhangi bir fotoğraf gördüğünde büyük bir olasılıkla hemen tanıyıp söyleyecek kadar hem de… İşte şimdi, zincirin eksik halkası da tamamlanacaktı bu geziyle…
“Batı’nın Hakkari’si” dediği Çanakkale’ye gitmek için karar verince, öyle uzun uzadıya bir inceleme araştırma yapmadı önceden. Hem sevmezdi öyle pek planlı programlı gezileri, hem de zaten yıllardır birikmiş pek çok nedeni vardı. Her şeyden önce amcası, daha doğrusu babasının amcası Çanakkale’de yapmıştı askerliğini ve her bayram anlatırdı uzun uzun anılarını; tüfeğinin topunun seri numarasına varana dek. Dolayısıyla, bu gezide Gelibolu bayırlarının tepelerinin dolaşılması kaçınılmazdı. Son zamanlarda aynı adla çevrilen Hollywood filmi yüzünden, Truva’ya da gidilecekti mecburen. Bozcaada’yla Gökçeada’yı da ekledin mi, bir haftalık kaçamaktan ne kalır ki geriye?…
İlk molada, cep telefonuyla mesaj yolladı ailesine: “Bir haftalık tatile çıktım. STOP Telefonum açık olacak. STOP Kapalıysa da mesaj gönderin. STOP Hepinizi şimdiden özledim. STOP” Şen, esprili, kendiyle barışık bir adamdı, vesselam…
Sabah Çanakkale’ye inince hiç vakit kaybetmedi; bir otele yerleşti, iki lokma kahvaltısını yapıp motorla karşıya Kilitbahir’e geçti. Günübirliğine bir taksi kiralayıp her yanı dolaştı akşama dek. Büyük Şehitlik Kitabesi’nde İstanbul Tıbbiye’sinin tüm öğrencilerinin şehit olduğunu ve bu yüzden o yıl okulun açılamadığını okuyunca hüngür hüngür ağladı. Tüm şehitlerin ruhuna Fatiha okudu. Savaş fotoğrafları karşısında, kanı dondu. Kahramanlık öykülerini okudukça, hayır gururlanmadı asıl olarak tüm savaşlara lanet etti. Hele havada çarpışıp birbirine kaynamış mermi sayısının çokluğunu fark ettiğinde… Vefat etmiş yabancı askerler için Mustafa Kemal’in söylediği şu sözleri okuduğunda gururlandı: “Onlar artık bizim evlatlarımızdır.” Conk Bayırı’nda dolaştı, Mustafa Kemal’in cep saati ve şarapnel öyküsünü yeniden okudu, Anzac koyunda yüzdü. Öğlen yemeği yiyebileceği bir yer bulamadığı için aç kaldı. Savaştakilerden daha fazla şehidin, sonraki salgın hastalıklar yüzünden kayıp verildiğini öğrenince kahroldu. Siperliklerin çöp poşetleriyle dolu olduğunu görünce de. Güneş batmadan döndü, otelde bir çorba içip dar attı kendini yatağa. Adım atacak hali kalmamıştı…
Sabah uyandığında bile hemen kalkamadı. Mahmurluktan. Gözünü açtığında karşıda beliren pembe duvarlara anlam veremedi, odadaki eşyalara da; eşyaların oda içindeki yerlerini de garipsedi. Neresiydi? Bu aptal eşyalar, duvar… Neredeydi? Çevreye bakındı. Hoş bir rahatlık, hafiflik hissetti; çiçekli çarşaflarla bezeli olmak güzeldi. Vücuduna bakındı, çarşaf altındaki kıvrımlarına, kabartılarına. Kalkmak gelmedi içinden, saldı kendini, yayıldı yatağa. Tavan kartonpiyeliydi, ortası da avizeli, minik zarif… Görüntüler uçuşmaya başladı. Gözleri önünden dans ederek geçiyordu askerler, dans ederek savaşarak birbiriyle. Baledeki gibi. harmandalı zeybek oynar gibi, bir dizi havada bükük dizi dizi askerler süngü saplıyordu karşısındaki hayali düşmanlara. Geçmişte böyle bir operet, bale yahut film mi izlemişti acaba? Yoksa avizeden rengarenk saçılan gün ışığı mı akla getiriyordu? Ki, birden anımsadı, rüyada gördüğünü. Olurdu böyle bazı bazı. Mesela bir seferinde, İstanbul Açıkhava Sarık Müzesi’nde bir Azeri sirkinin gösterisini izlemişti rüyasında. Filin üstündeki yaşlı bir adamla dünya güzeli esmer bir kadın, filin ve sirkin diğer hayvanlarının hareketiyle uyumlu Azerice şarkılar, aryalar söylemişti, Hacıbekov’un “Arşın Mal Alan” operetindekilere benzeyen. Gerçi şimdi, az önceki rüyasındaki müziği, şarkıların sözlerini hatırlayamıyordu ama gayet emindi şarkı ve müzik de olduğundan. Hayli geniş bir müzik koleksiyonu vardı plak ve CD albümlerinden oluşan, evde çalışırken hep onları dinlerdi, işyerinde de kulaklıktan…
Gülümsemekte olduğunu algıladı birden. En çok bu halini beğenirdi; kendinden memnun, kendini seven.
Karşılıklı aynadaki görüntüler gibi, çoğaldı bu hoşnutluk, katlana katlana. Buruşmuş çarşafları toparladı, top top yapıp fırlattı öte yana. Zıpladı ayağa kalktı, banyoya girdi. Duş aldı, tıraş oldu. Böyle zamanlarda hep yaptığı gibi, ensesini şap şapladı, yanağından makas aldı, aynaya bakarak göz kırptı kendine. Çıktı. Giyindi…
Kahvaltı sırasında telefon etti; babasıyla, kardeşleriyle, nişanlısıyla görüştü. Hepsini çok çok öptü. Ardından, garaj yakındı zaten; iki adım sonra, bir köy minibüsüne bindi, Truva sapağında indi, harabelere dek yürüdü. Severdi böylesi tehlikesiz küçük maceraları. Tahta At’ı seyretti, binalarda sergilenen buluntuları gezdi, kapalı devre televizyon yayınını izledi. Kazı çukurlarına bakarken tüyleri diken diken oldu: tarih gözle görülebilir haldeydi, kat kat… Toprağa saplı küçük metal tabelalara yazmışlardı, her katın nereden nereye dek olduğu, tarihleriyle birlikte. Her yüzyıl bir iki santimetre etmekteydi. İşte zaman, santimetreyle ölçülebilmekteydi. Binlerce, on binlerce insanın yaptığı ettiği her şey oradaydı, toprak altında. Güzel Helen’den bir iz var mıydı acaba oralarda bir yerlerde, peki ya Agamemnon’dan, hele topuğu yaralı Aşil’den, Paris’den?
Hiçbirinden hiçbir şey kalmamış olmalıydı geriye, adları ve öyküleri dışında. Ah şu evrenin ruhu dil, insanın en büyük icadı! Dil olmasaydı, onların yaptığı ettiği hiçbir şeyden de, diğerlerinden de, geçmişteki hiçbir şeyden haberdar olunamazdı şimdi. Ne Helen bilinirdi, ne Agamemnon, ne Aşil, ne ötekiler. Peki çok mu önemli? Kimine göre bir aşk hikayesi, kimine göre Ege Denizi’ndeki balıkları paylaşamamak yüzünden bir savaş çıkmıştı iki yakada binlerce insan ölmüştü yine. Üç beş balık eksik yahut fazla yesen ne olur, eşini kaçırsalar ne olur? Ne olmuştu sonunda? Herşey, herkes eşitlenmişti işte. Geriye kalansa; insanın, maddenin, evrenin ruhuydu sadece, yani düşünülen konuşulan herşey, dil! Mesleği nedeniyle de bilirdi, insanların ruhu olduğunu. Kaç kez görmüştü, bu yüzden inanırdı sıkı sıkıya. İnsanın maddesi ölürdü, ama ruhu yaşardı başka insanların anlattıklarında. Geçmişle ilgili hiç kimse hiçbir şey anlatmasa, ruh da olmazdı…
Topraktan başını çıkartmış bir solucan gördü. Belki çoktandır oradaydı da henüz fark etmişti. Yok canım, daha önce çıkmış olsaydı, mutlaka görürdü o kapkaralık içindeki kıpır kıpır pembeliği. Baktı, kaçıncı kattan, kaçıncı yüzyıldan olduğuna. Sonra gülümsedi bir anlık saflığına. Sanki solucanlar, yürümez dolaşmazlardı toprak altında. Uzansa erişebilir miydi acaba? Denedi. Bir iki karış eksik geldi. Atladı çukura indi. Zıpladı, solucanı yakaladı, çekti çıkardı. Hayli de uzun boyluydu, çek çek bitmedi.
Eskiden de iğrenmez, oynardı solucanlarla, çocukken, evlerinin bahçesinde. Yağmurlu günler ertesinde. “—Solucan kesmek, hayvana eziyet midir anne?” “—Eziyettir, evladım.” “—Ama ben kesince ölmediler ki, iki tane oldular. Onları da kesince, dört tane oldular. Ölmediler, yürüdüler…” “—Büyüyünce yoksa doktor mu olucan?” Olmuştu işte, ama annesi göremedi…
Kaldırdı başını baktı gökyüzüne, mavi bir şerit halindeydi yukarısı. Ondan sonraki günlerde, siyah pantolon üstüne mavi gömlek giymeye karar verdi o anın hatırasına. Üniversitedeki, hastanedeki arkadaşları yine dalga geçeceklerdi, geçerlerdi, hep geçmişlerdi böylesi ani değişiklikler sonrasında. Omuz silkti, geçsinlerdi. Zaten bu dünyada kim kimi anlayabilmiş ki. “—Değil mi bay Odiseyus?” Cebindeki kağıt mendil paketini çıkarttı; mendilleri cebine, paketin içine de biraz toprak koydu, bay Odiseyus’u da toprağın içine. Bir solucanı olmuştu artık, hem de Truva’nın yerlisi… Yanında götürecekti onu, Ankara’ya. Herkes kedi köpek besler, çiçeğe bakar; o bir solucana bakıp besleyecekti, büyücek bir cam kavanoza koyacağı toprak içinde. Bakalım kardeşleri, hele nişanlısı ne diyecekti. Solucanlar hakkında pek bir bilgisi yoktu, ama okur öğrenirdi ansiklopedilerden. Meslekdaşları arasında da vardır nasıl olsa, solucanları, huylarını suylarını bilen. Al bir gariplik daha. Arkadaşları bir hafta konuşurlar artık çay kahve molalarında, kapı arkalarında fısır fısır. “Sınavlar yüzünden bu hale geldi.” derler… Jelatin paketin ağzını sıkı sıkıya burdu. Yukarı çıkınca da, bir ip, tel yahut yapışkan bant parçası falan bulup, işi şansa bırakmamalı; paketin ağzını iyice kapatmalı, yapıştırmalıydı. Bay Odiseyus kaçmamalıydı. Gürültü üzerine, başını kaldırdı, baktı. Bulutların arası hayli kalabalıktı…
Arkadaki gökyüzü parlaklığında pek seçilmiyordu ayrıntılar. Sadece iki üç kişi gözlüklüydü ve camları parlıyordu…
“—Ne yapıyorsunuz burada?” dedi bir kadın. Ama kim? Belli olmadı. O yüzden karşılık vermedi adam. Az sonra yeniden bir dalgalanma oldu yukarıda; jandarma geldi…
Bir tahta merdiven kaydırıldı, adam çıktı. Kimlik tespiti yapıldı, ifadeler alındı.
İfadeler sırasında açığa çıktı ki, az önceki soruları soran kadın müze müdürüydü, Çanakkale Müzesi Müdürü, daha doğrusu vekili, asaleti onaylanmamıştı henüz. Durumu özetle aktardı asteğmene; bir er de notlar aldı el yazısıyla kırmızı kaplı bir deftere… Zabıt, her şey iyice anlaşıldıktan sonra en sonda yazılırdı ki, düzeltmek zorunda kalınmasın…
“—Kağıt mendilim düşmüştü de paketi almaya indim.” dedi adam.
“—İyi de, nasıl çıkacaktınız oradan?” dedi kadın.
“—Bunu düşünmemiştim.” dedi adam, zayıf bir sesle ve sesinden, konuşmasından belliydi ki kibar, kültürlü birisiydi. “—Sizin gibiler yüzünden çalışamıyoruz burada” dedi kadın. Adam ne diyeceğini, bu sözlere ne karşılık vereceğini bilemedi. İhtimaldir, asıl rezalet az sonra çıkacaktı; üst baş araması yapılacak ve adamın cebindeki toprak bulunacaktı. Toprağın içinde ne olduğu da araştırılacak ve büyük rezalet kopacaktı. Ondan sonra da ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen. Cebindeki şişkinliği hissettikçe kahroldu adam, boncuk boncuk ter boşandı…
Yazıcı er, elinde kimlik komutana baktı. Komutan da selam verir gibi bir baş işaretiyle yanına çağırdı. Er, kimliği uzattı komutana; komutan bir kimliğe, bir adama baktı. Sonra, müdürün yanına gitti, kimliği gösterdi. Müdür pek aldırmadı… “—Suçüstü Mahkemesi’ne mi sevk edeceksiniz?” dedi. Asteğmen de “—Bu gece bizde nezarette kalır, yarın sabah sevk ederiz.” dedi. Dört asker ilerledi, ikisi yanlara geçti, biri arkaya biri de öne. Kelepçeye mi vuracaklardı yoksa?!…
Askerler o denli yakın duruyorlardı ki, silahların metal ve plastik kokuları bile geliyordu adamın burnuna. Belli ki, yepyeniydi hepsi. Hiç kullanılmamıştı. Silahlara şöyle bir baktı göz ucuyla. Pırıl pırıldı hepsi, fabrikadan yeni çıkmış gibi. Gerçek bir kaçakçı olsa, bunu fark edip hemen kaçardı şimdi. Niçin böyle yapıyorlardı acaba? Hiç mi düşünmüyorlardı bunun fark edileceğini? Söylese miydi acaba? Kendisine belki inanırlardı o zaman. Bunu fark etmiş gibi, “—Söyleyeceğiniz son bir sözünüz var mı?” dedi müdür’anım. Adam ağzını açtı, vazgeçti. Ortalığı daha fazla bulandırmanın alemi yoktu. “—Yok.” dedi, zor duyulur bir sesle. Ne söyleyebilirdi ki?…
“—Serbestsiniz o halde.” dedi müdür’anım, “Şikayetçi değiliz. Bir solucan yüzünden sizi daha fazla üzmeyelim.” Çevredeki herkes gevşedi, gülümsedi. Adamın yanı başındaki erler de uzaklaştı. Kırmızı defter kapatıldı, asteğmen kimliği uzattı. Hiçbir şey yoktu o çukurlarda. Olanların hepsini de arkeologlar bulup çıkartmıştı zaten. Yine de düzenli olarak detektörlerle tarıyorlardı haftada bir. “—Ama solucanlara söz geçiremiyoruz…” dedi müdür’anım. (Doğrusu ya, biraz da kıkırdadı bu arada.) “Sizin gibi tarih meraklısı aydınlarımız atlayıveriyor çukura, solucan almak için. İşimizi gücümüzü bırakıp uğraşmak zorunda kalıyoruz böyle.”
Jandarma minibüsü tozu dumana katarak uzaklaştı. Sonra, çay ikram ettiler adama İdare Binası’nda, üç beş kelime de sohbet ettiler, tarihten tıpdan konuştular. Ayrılık vakti geldiğinde, asfalta dek götürdüler asistanlardan birinin özel otosuyla…
Ertesi gün Bozcaada’ya gitti hekim, sonraki gün de Gökçeada’ya. Bol bol şarap içti balıkla, uygun yerlerde denize girdi yüzdü. Hafta sonu da döndü Ankara’ya. Bay Odiseyus’u götürmedi yanında, Truva’dan ayrılmadan bırakmıştı aynı kazı çukuruna…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *