Monthly Archives: November 2024

BÜYÜK PATLAYIŞ

Fizik –10–

İçerik: Geçen günlerden gelecek günlere

“BÖL BÖL, NEREYE DEK? Fizik -2-“ bölümünde ve ilgili sonrakilerde gördük; Parmenides ve öğrencisi Zeno, günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce, şöyle bir öneri ileri sürmüşlerdi: “Aşil ile bir kaplumbağa arasında bir düz çizgi hayal edelim. Bu çizgiyi yarıya, sonra onun da yarısına, sonra şunun da yarısına sonsuz kez böldüğümüzü hayal edebiliriz. Her yarının da bir yarısı olacağına ve böylece sonsuz yarı olacağına göre Aşil kaplumbağaya erişemez. Erişmeyi bırakın yerinden bile kıpırdayamaz. Demek ki, hareket yoktur. Hareket bir yanılsamadır.”
Aşil ve kaplumbağanın nasıl türeyip, boy atıp olgunlaştığı gibi konuları göz ardı edelim. Parmenides ve öğrencisi Zeno’nun kendileri hareket ettiğinde, örneğin gördükleri değiştiğinde eğer gerçekten hareket olmadığını ama hareket ediyor yanılsaması içinde olduklarını düşünüyor idiyseler, ileri sürdükleri ‘paradoks’ ile tutarlı yaşamışlar demektir. Ama belki de, hareket olmamasının bir gerçeklik değil de, hayalle gerçeğin bulamacının ‘mantıksal’ bir sonucu olduğunun bilincinde idiler. Böyle ise, son derece zekice tasarlanmış bir büyücülük örneği sergilemiş oldukları için hayran olmamak mümkün değildir.

Ara not: “Bütün Atinalılar keldir. Solon Atinalıdır. Öyle ise, Solon keldir.” önermesi ilk tümcenin doğru olması koşuluyla dorudur. Ama, “Solon keldir. Solon Atinalıdır. Öyle ise, bütün Atinalılar keldir.” önermesi, ilk cümlenin doğru olması halinde bile doğru değildir.
Aynı şekilde, “Havadaki ok herhangi bir anda hareketsizdir. Bir sonraki anda da hareketsiz olacağı için, hareket edemez. Demek ki, hareket yoktur. Hareket bir yanılsamadır.” ‘paradoks’u da tuhaf bir önermedir. Olsa olsa, doğrusu şudur: “Zamanın anlardan oluştuğu tezi yetersizdir; çünkü havadaki okun hareketini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.”

Bugün bile, uzayın ve zamanın ne menem şeyler olduğunu bilmiyoruz. Kaldı ki, Aşil-kaplumbağa ‘paradoks’unda uzaydan söz edilmediğine dikkat edilmelidir. Orada, Aşil ile kaplumbağa arasındaki bir mesafeden, uzaklıktan yani hayali bir çizgiden söz edilmekte.

Bazı kaynaklarda Arşimet’e, bazı kaynaklarda da Tales’e atfedilen şu önermeye ne dersiniz? “Dünya’nın tam bir küre olduğunu varsayalım ve Ekvatoru baştan sona kat eden bir halat dolayalım. Diyelim ki, Ekvator uzunluğu E=40bin kilometre ve tam da aynı uzunlukta bir halatımız var. Bu durumda halatımızın uçları bir birine ancak değmektedir. (Küresel Dünya’da kutuptan kutuba geçen bir çemberin uzunluğu da Ekvatorunki kadar olacaktır.) Şimdi diyelim ki, bu halatı Yer’in her noktasından bir metre kadar yükseltmek istiyoruz. Halat uçları kaç metre (kilometre) kadar açılır veya halata kaç metre (kilometre) kadarlık ekleme yapmalıyız?”

Basit bir aritmetik işlemiyle sonuca ulaşmak kolay. Halat uçları 6,28 metre kadar açılır veya 6,28 metre kadar ekleme yapmalıyız. Ama ilk bakışta, sonuç sanki binlerce kilometre imiş gibi gelmedi mi?
Şimdi de diyelim ki, daha uzun bir halatı, çember şeklinde Güneş Sistemi’nin çevresine dolayacağız ve yine her noktasından bir metre bollaştıracağız. Halat uçları kaç metre (kilometre) kadar açılır veya halata kaç metre (kilometre) kadarlık ekleme yapmalıyız?
Peki ya Samanyolu çevresine dolasaydık?
Evet, çok haklısınız; hep aynı, yani 6,28 metrecik kadar açılma olur veya ekleme yapmamız gerekir.
Çünkü, R=yarıçap ise, E=2πR çember uzunluğudur ve yarıçap r=1metre kadar arttırılsa E’=2π(R+r)=E+2πr olur. Yahut, türev alarak (dE/dR) sonucun yarıçaptan bağımsız olduğu kanıtlanabilir.

İyi hoş, matematiksel olarak kanıtladık da, görgül (‘empirical’) yani deneysel kanıt elde etmek mümkün müdür?

Gerçi eminim, pek çok okuyucu “Gerek var mı ki?” diye iç geçirir. “Ne de olsa matematik doğrulama ortada.” diye düşünür. Ama, şunu da hatırlamak gerekir; karekök içinde eksi bir sayısı Fizik’te pek sıklıkla kullanılır ama gerçeklikte karşılığı yoktur. Örneğin karekök içinde eksi bir tane ekmek üretilemez. Bu konuya, yani Matematik ile Fizik arasındaki bağıntılara yakın ileride değineceğiz. O zamana dek, R. Feynman’ın ‘The Character of Physical Law’ kitabının ikinci bölümü olan ‘The Relation of Mathematics to Physics’i de yeniden okumuş olurum.
İşte o zaman dek düşünmek üzere, ‘Büyük Patlama’ diye yaygınca bilinen kurama dair bir iki not düşelim.
İlkin, bu kurama ilişkin deney ve matematik olmadığına, olamayacağına da, dikkat edilmelidir. Bırakın deneyi, ölçüm bile yoktur; olması da beklenmez zaten. Bu haliyle de Felsefe sayılsa, aykırı mı düşer?
Çok daha derinden bir karşı tez ileri sürmek de mümkün: ‘Kütle nedir?’ Bilmiyoruz ama F=ma eşitliği ile bir Fizik yasasını ifade ediyoruz. ‘Nesneler nasıl etkileşir, yani kuvvet nedir, nasıl oluşur?’ Bilmiyoruz ama bir önceki eşitliğin sol tarafına kuvvet ifadesi olarak F yazıyoruz. Demek ki, henüz ‘Fiziğin F’sini bile bilmiyoruz. Bir de kalkmış, evrenin ilk milisaniyesinde sıcaklık ne kadar imiş, hangi parçacıklar oluşmuş imiş gibi mevzulara akıl yoruyoruz.

Kim bilir, günümüzden 2500 yıl sonra da ‘gök kubbede kalmış bir hoş seda’ olarak ‘Büyük Patlayış’ kuramından söz edilir belki. Hatta π sayısının tam değeri de bulunmuş olabilir.

Sahi, Evren’in, Bilim’in, Fizik’in yasaları, evrenin en başından beri aynı mıdır, aynı mı kalmıştır? Nereden, nasıl bileceğiz?

POP QUiZ -11- ‘SANAL BORSA FİNANSAL FİZİK -11-‘e dair bir soru

SORU: ‘SANAL BORSA FİNANSAL FİZİK -11-‘deki grafikler nasıl simüle edilmiştir?

A) Örneğin ‘XU030 5 DAKİKA HAKK. FİNANSAL FİZİK -12-‘deki gibi önce parabol denklemi girilip üstüne (pseudo)random sayılarla dekorasyon yapılarak.
B) Sadece (pseudo)random sayılar kullanılarak ve hep aynı formülle ve dışarıdan hiçbir denklem ve gerçek grafik parçası kullanılmaksızın.
C) A) ve B) birlikte.
D) Hiç biri.

CEVAP: B)

XU030 5 DAKİKA HAKK.

FİNANSAL FİZİK -12-

Alttaki grafikler XU030 5dakika periyotlu olup 21.11.2024 tarih 10:00:00 saat ile bugün 27.11.2024 tarih 15:55:00 saat arasını kapsamaktadır. Gerçek grafikte alta açık parabol davranışı gözlenmektedir. İlgili minik bir irdeleyiş sağdaki Excel grafiğindeki simülasyonda incelenebilir. Parabol denklemi, x simgesi 5 dakikalık çubukları göstererek, yaklaşık olarak şöyledir:

y = -0,0057x² + 3,7876x + 10117                    ve

x sayı olduğu için birimi yoktur, y’nin birimi ₺’dir.

SANAL BORSA

FİNANSAL FİZİK -11-

Alttaki grafikler sadece Finans Fiziği ve böylelikle elde edilmiş Matematik formüller ve sadece (pseudo)random sayılar {excel’de =S_SAYI_ÜRET()     } kullanılarak üretilmiştir ve gerçek grafiklerden parça içermez. Bu nedenle, alttaki grafikler sıfır değerinden başlar ve zaman periyodları keyfi olarak (‘arbitrary’) seçilebilir; yani, 5dkk, 60dkk, gün, vs. olarak alınabilir.

NOT 13 S&P 500’ün geleceği hkk.

Deutsche Bank’ın Küresel Ekonomi ve Tematik Araştırma Bölümü Başkanı Jim Reid, 2025 sonuna kadar endeksin 7 bin puana ulaşacağı tahmininin ABD hisse senetleri için sağlam bir arz-talep görünümünden destek aldığını ve bankanın hem hisse senedi hem de tahvil piyasalarına güçlü girişlerin devam etmesini beklediğini, ancak bu girişlerin biraz daha yavaş bir tempoda olacağını belirtti.
Bkz., https://www.bloomberght.com/deutsche-bank-in-s-p-500-de-yeni-hedefi-3735539

Hata kimde; Jim Reid’de mi, çevirmende mi, yayım editöründe mi?

Kim isterse iddiaya girerim; S&P 500, 7 bin puana asla ulaşamaz. Çünkü, S&P 500’nin birimi puan değil $’dır. Dün 6,021.60 puandan kapanmadı, $6,021.60’dan kapandı.

NOT 12 BIST30(XU030) yükselecekse

10750₺ düzeyini aşar. Tersi, yani “10750₺ düzeyini aşarsa yükselir.” önermesi (Türkçe gramerine uygun olsa da anlam bakımından) yanlıştır. Daha açıkçası; “Falanca fiyat X düzeyini aşarsa (/aşağı yönde kırarsa) yükselir (/düşer).” önermesi doğru değildir. Doğrusu şudur: ; “Falanca fiyat yükselecekse (/düşecekse) X düzeyini aşar (/aşağı yönde kırar).”
Minik not: Her fiyat gibi endekslerin de birimi vardır. XU030’un, DAX40’ın ve S&P 500’ün birimi, aynı sırada, ₺, € ve $’dır. Ama, her nedense, hiçbir yerde kullanılmaz. Demek ki, bir tahterevalli çelişkisi de burada mevcut; bu satırların yazanı ‘finansal okur yazarlık’ (← her ne demekse) fakiridir ama bazı piyasanın uzmanları, bazı tv kanalları ve bazı ekran yüzleri borsa endekslerinin birim sahibi olduklarından ya habersizdirler ya da o birimleri alenen gasp eylerler.

ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -8-

Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …

Kimlik

Uzun boylu, yapılı ve yakışıklı bir erkekti. Tıpta Uzmanlık Sınavı’nı henüz atlamış ve ailesine bile söylemeden bir geziye çıkmıştı kendine verdiği armağan olarak. Öğrenciyken de yapardı böyle geziler. Haritadan ve çoğu kez adını beğenerek seçtiği yerlere gider gelirdi hafta sonları. Salihli ve Turgutlu’ya bu şekilde gitmişti, Doğu Beyazıt’a da. Ülkenin en batı ucu diye Baba Burnu’na gitmiş ve oradaki eski sürgün ve mahkumların şimdiki torunlarıyla iyi ahbaplıklar kurmuş, hoş vakitler geçirmişti Midilli semalarındaki mehtap altında kafa çekerek, şarkılar söyleyerek. Bodrum neyse de Halikarnas adı hemen hiç bilinmezken, o zaman orada Perşembe Pazarı’nın kurulduğu sokakta bir Rum madamın pansiyonunda kalmış, kapı önündeki pazardan alışveriş yapmış, Albert Einstein’ın “Sosyal ve Dini Görüşlerim” adlı kitabını madamın öğretmen kızının odasındaki kitaplıkta bulmuş okumuştu. Bertrand Russell’ın “Felsefenin Temel Problemi”ni de. Arada bir gelirdi aklına, “Şimdi ne yapıyor acaba o kız?” diye. Halikarnas Balıkçısı’nın Ayşe’sini de (nineydi o zamanlar) o günlerde tanımıştı. Dünya’nın Yedi Harikası içinde sayılan kral mezarının sular altında kalmış halini görünce gözleri yaşarmıştı. Bodrum kalabalıklaşmağa başladığında Kaş’a geçmiş; Üç Ağız köyünden Veli Dayı ile, çocukları ile, lokantanın aşçısı ile has dostluklar kurmuştu. Biraz da mesleği gereği, insan canlısıydı, sıcak kanlıydı. O kadar ki, Veli Dayı bir evlek yer veresi olmuştu kendi bahçesinden, sırf komşu olsunlar diye. Kışın Ankara’ya gider, işini gücünü görür, yazın gelir Veli Dayı’ya komşuluk yapardı. Birlikte kuzu ile balık yerlerdi yine ve aşçının tembihine uyup asla limon sıkmazlardı ete. Pansiyonda kaldığı odanın penceresinden, arka bahçedeki toprağa yarı gömülü antik sütuna elini uzatsa dokunurdu. Yağmur yağdığının ertesi bir sabah kapısını tıklatan çocuklar, tepeye altın sikke toplamaya gittiklerini söylediğinde, cesaret edip katılamamıştı onlara. Hemen karşıdaki batık kent Simena’nın da bir tek bekçisi vardı o zamanlar, o bekçinin de bir dürbünü ile bir düdüğü…
Gel zaman git zaman, Güney’de Arsus’tan adım adım Osmaniye, Tarsus, Adana vesaire taa Dikili’ye dek hemen her yeri gezmiş dolaşmıştı altı yıllık tıp öğrenciliği sırasında. Zaten Bandırma’lıydı ve kuzey kıyılarını Zonguldak’a dek iyi bilirdi. Buralardan herhangi bir yere ait herhangi bir fotoğraf gördüğünde büyük bir olasılıkla hemen tanıyıp söyleyecek kadar hem de… İşte şimdi, zincirin eksik halkası da tamamlanacaktı bu geziyle…
“Batı’nın Hakkari’si” dediği Çanakkale’ye gitmek için karar verince, öyle uzun uzadıya bir inceleme araştırma yapmadı önceden. Hem sevmezdi öyle pek planlı programlı gezileri, hem de zaten yıllardır birikmiş pek çok nedeni vardı. Her şeyden önce amcası, daha doğrusu babasının amcası Çanakkale’de yapmıştı askerliğini ve her bayram anlatırdı uzun uzun anılarını; tüfeğinin topunun seri numarasına varana dek. Dolayısıyla, bu gezide Gelibolu bayırlarının tepelerinin dolaşılması kaçınılmazdı. Son zamanlarda aynı adla çevrilen Hollywood filmi yüzünden, Truva’ya da gidilecekti mecburen. Bozcaada’yla Gökçeada’yı da ekledin mi, bir haftalık kaçamaktan ne kalır ki geriye?…
İlk molada, cep telefonuyla mesaj yolladı ailesine: “Bir haftalık tatile çıktım. STOP Telefonum açık olacak. STOP Kapalıysa da mesaj gönderin. STOP Hepinizi şimdiden özledim. STOP” Şen, esprili, kendiyle barışık bir adamdı, vesselam…
Sabah Çanakkale’ye inince hiç vakit kaybetmedi; bir otele yerleşti, iki lokma kahvaltısını yapıp motorla karşıya Kilitbahir’e geçti. Günübirliğine bir taksi kiralayıp her yanı dolaştı akşama dek. Büyük Şehitlik Kitabesi’nde İstanbul Tıbbiye’sinin tüm öğrencilerinin şehit olduğunu ve bu yüzden o yıl okulun açılamadığını okuyunca hüngür hüngür ağladı. Tüm şehitlerin ruhuna Fatiha okudu. Savaş fotoğrafları karşısında, kanı dondu. Kahramanlık öykülerini okudukça, hayır gururlanmadı asıl olarak tüm savaşlara lanet etti. Hele havada çarpışıp birbirine kaynamış mermi sayısının çokluğunu fark ettiğinde… Vefat etmiş yabancı askerler için Mustafa Kemal’in söylediği şu sözleri okuduğunda gururlandı: “Onlar artık bizim evlatlarımızdır.” Conk Bayırı’nda dolaştı, Mustafa Kemal’in cep saati ve şarapnel öyküsünü yeniden okudu, Anzac koyunda yüzdü. Öğlen yemeği yiyebileceği bir yer bulamadığı için aç kaldı. Savaştakilerden daha fazla şehidin, sonraki salgın hastalıklar yüzünden kayıp verildiğini öğrenince kahroldu. Siperliklerin çöp poşetleriyle dolu olduğunu görünce de. Güneş batmadan döndü, otelde bir çorba içip dar attı kendini yatağa. Adım atacak hali kalmamıştı…
Sabah uyandığında bile hemen kalkamadı. Mahmurluktan. Gözünü açtığında karşıda beliren pembe duvarlara anlam veremedi, odadaki eşyalara da; eşyaların oda içindeki yerlerini de garipsedi. Neresiydi? Bu aptal eşyalar, duvar… Neredeydi? Çevreye bakındı. Hoş bir rahatlık, hafiflik hissetti; çiçekli çarşaflarla bezeli olmak güzeldi. Vücuduna bakındı, çarşaf altındaki kıvrımlarına, kabartılarına. Kalkmak gelmedi içinden, saldı kendini, yayıldı yatağa. Tavan kartonpiyeliydi, ortası da avizeli, minik zarif… Görüntüler uçuşmaya başladı. Gözleri önünden dans ederek geçiyordu askerler, dans ederek savaşarak birbiriyle. Baledeki gibi. harmandalı zeybek oynar gibi, bir dizi havada bükük dizi dizi askerler süngü saplıyordu karşısındaki hayali düşmanlara. Geçmişte böyle bir operet, bale yahut film mi izlemişti acaba? Yoksa avizeden rengarenk saçılan gün ışığı mı akla getiriyordu? Ki, birden anımsadı, rüyada gördüğünü. Olurdu böyle bazı bazı. Mesela bir seferinde, İstanbul Açıkhava Sarık Müzesi’nde bir Azeri sirkinin gösterisini izlemişti rüyasında. Filin üstündeki yaşlı bir adamla dünya güzeli esmer bir kadın, filin ve sirkin diğer hayvanlarının hareketiyle uyumlu Azerice şarkılar, aryalar söylemişti, Hacıbekov’un “Arşın Mal Alan” operetindekilere benzeyen. Gerçi şimdi, az önceki rüyasındaki müziği, şarkıların sözlerini hatırlayamıyordu ama gayet emindi şarkı ve müzik de olduğundan. Hayli geniş bir müzik koleksiyonu vardı plak ve CD albümlerinden oluşan, evde çalışırken hep onları dinlerdi, işyerinde de kulaklıktan…
Gülümsemekte olduğunu algıladı birden. En çok bu halini beğenirdi; kendinden memnun, kendini seven.
Karşılıklı aynadaki görüntüler gibi, çoğaldı bu hoşnutluk, katlana katlana. Buruşmuş çarşafları toparladı, top top yapıp fırlattı öte yana. Zıpladı ayağa kalktı, banyoya girdi. Duş aldı, tıraş oldu. Böyle zamanlarda hep yaptığı gibi, ensesini şap şapladı, yanağından makas aldı, aynaya bakarak göz kırptı kendine. Çıktı. Giyindi…
Kahvaltı sırasında telefon etti; babasıyla, kardeşleriyle, nişanlısıyla görüştü. Hepsini çok çok öptü. Ardından, garaj yakındı zaten; iki adım sonra, bir köy minibüsüne bindi, Truva sapağında indi, harabelere dek yürüdü. Severdi böylesi tehlikesiz küçük maceraları. Tahta At’ı seyretti, binalarda sergilenen buluntuları gezdi, kapalı devre televizyon yayınını izledi. Kazı çukurlarına bakarken tüyleri diken diken oldu: tarih gözle görülebilir haldeydi, kat kat… Toprağa saplı küçük metal tabelalara yazmışlardı, her katın nereden nereye dek olduğu, tarihleriyle birlikte. Her yüzyıl bir iki santimetre etmekteydi. İşte zaman, santimetreyle ölçülebilmekteydi. Binlerce, on binlerce insanın yaptığı ettiği her şey oradaydı, toprak altında. Güzel Helen’den bir iz var mıydı acaba oralarda bir yerlerde, peki ya Agamemnon’dan, hele topuğu yaralı Aşil’den, Paris’den?
Hiçbirinden hiçbir şey kalmamış olmalıydı geriye, adları ve öyküleri dışında. Ah şu evrenin ruhu dil, insanın en büyük icadı! Dil olmasaydı, onların yaptığı ettiği hiçbir şeyden de, diğerlerinden de, geçmişteki hiçbir şeyden haberdar olunamazdı şimdi. Ne Helen bilinirdi, ne Agamemnon, ne Aşil, ne ötekiler. Peki çok mu önemli? Kimine göre bir aşk hikayesi, kimine göre Ege Denizi’ndeki balıkları paylaşamamak yüzünden bir savaş çıkmıştı iki yakada binlerce insan ölmüştü yine. Üç beş balık eksik yahut fazla yesen ne olur, eşini kaçırsalar ne olur? Ne olmuştu sonunda? Herşey, herkes eşitlenmişti işte. Geriye kalansa; insanın, maddenin, evrenin ruhuydu sadece, yani düşünülen konuşulan herşey, dil! Mesleği nedeniyle de bilirdi, insanların ruhu olduğunu. Kaç kez görmüştü, bu yüzden inanırdı sıkı sıkıya. İnsanın maddesi ölürdü, ama ruhu yaşardı başka insanların anlattıklarında. Geçmişle ilgili hiç kimse hiçbir şey anlatmasa, ruh da olmazdı…
Topraktan başını çıkartmış bir solucan gördü. Belki çoktandır oradaydı da henüz fark etmişti. Yok canım, daha önce çıkmış olsaydı, mutlaka görürdü o kapkaralık içindeki kıpır kıpır pembeliği. Baktı, kaçıncı kattan, kaçıncı yüzyıldan olduğuna. Sonra gülümsedi bir anlık saflığına. Sanki solucanlar, yürümez dolaşmazlardı toprak altında. Uzansa erişebilir miydi acaba? Denedi. Bir iki karış eksik geldi. Atladı çukura indi. Zıpladı, solucanı yakaladı, çekti çıkardı. Hayli de uzun boyluydu, çek çek bitmedi.
Eskiden de iğrenmez, oynardı solucanlarla, çocukken, evlerinin bahçesinde. Yağmurlu günler ertesinde. “—Solucan kesmek, hayvana eziyet midir anne?” “—Eziyettir, evladım.” “—Ama ben kesince ölmediler ki, iki tane oldular. Onları da kesince, dört tane oldular. Ölmediler, yürüdüler…” “—Büyüyünce yoksa doktor mu olucan?” Olmuştu işte, ama annesi göremedi…
Kaldırdı başını baktı gökyüzüne, mavi bir şerit halindeydi yukarısı. Ondan sonraki günlerde, siyah pantolon üstüne mavi gömlek giymeye karar verdi o anın hatırasına. Üniversitedeki, hastanedeki arkadaşları yine dalga geçeceklerdi, geçerlerdi, hep geçmişlerdi böylesi ani değişiklikler sonrasında. Omuz silkti, geçsinlerdi. Zaten bu dünyada kim kimi anlayabilmiş ki. “—Değil mi bay Odiseyus?” Cebindeki kağıt mendil paketini çıkarttı; mendilleri cebine, paketin içine de biraz toprak koydu, bay Odiseyus’u da toprağın içine. Bir solucanı olmuştu artık, hem de Truva’nın yerlisi… Yanında götürecekti onu, Ankara’ya. Herkes kedi köpek besler, çiçeğe bakar; o bir solucana bakıp besleyecekti, büyücek bir cam kavanoza koyacağı toprak içinde. Bakalım kardeşleri, hele nişanlısı ne diyecekti. Solucanlar hakkında pek bir bilgisi yoktu, ama okur öğrenirdi ansiklopedilerden. Meslekdaşları arasında da vardır nasıl olsa, solucanları, huylarını suylarını bilen. Al bir gariplik daha. Arkadaşları bir hafta konuşurlar artık çay kahve molalarında, kapı arkalarında fısır fısır. “Sınavlar yüzünden bu hale geldi.” derler… Jelatin paketin ağzını sıkı sıkıya burdu. Yukarı çıkınca da, bir ip, tel yahut yapışkan bant parçası falan bulup, işi şansa bırakmamalı; paketin ağzını iyice kapatmalı, yapıştırmalıydı. Bay Odiseyus kaçmamalıydı. Gürültü üzerine, başını kaldırdı, baktı. Bulutların arası hayli kalabalıktı…
Arkadaki gökyüzü parlaklığında pek seçilmiyordu ayrıntılar. Sadece iki üç kişi gözlüklüydü ve camları parlıyordu…
“—Ne yapıyorsunuz burada?” dedi bir kadın. Ama kim? Belli olmadı. O yüzden karşılık vermedi adam. Az sonra yeniden bir dalgalanma oldu yukarıda; jandarma geldi…
Bir tahta merdiven kaydırıldı, adam çıktı. Kimlik tespiti yapıldı, ifadeler alındı.
İfadeler sırasında açığa çıktı ki, az önceki soruları soran kadın müze müdürüydü, Çanakkale Müzesi Müdürü, daha doğrusu vekili, asaleti onaylanmamıştı henüz. Durumu özetle aktardı asteğmene; bir er de notlar aldı el yazısıyla kırmızı kaplı bir deftere… Zabıt, her şey iyice anlaşıldıktan sonra en sonda yazılırdı ki, düzeltmek zorunda kalınmasın…
“—Kağıt mendilim düşmüştü de paketi almaya indim.” dedi adam.
“—İyi de, nasıl çıkacaktınız oradan?” dedi kadın.
“—Bunu düşünmemiştim.” dedi adam, zayıf bir sesle ve sesinden, konuşmasından belliydi ki kibar, kültürlü birisiydi. “—Sizin gibiler yüzünden çalışamıyoruz burada” dedi kadın. Adam ne diyeceğini, bu sözlere ne karşılık vereceğini bilemedi. İhtimaldir, asıl rezalet az sonra çıkacaktı; üst baş araması yapılacak ve adamın cebindeki toprak bulunacaktı. Toprağın içinde ne olduğu da araştırılacak ve büyük rezalet kopacaktı. Ondan sonra da ayıkla pirincin taşını ayıklayabilirsen. Cebindeki şişkinliği hissettikçe kahroldu adam, boncuk boncuk ter boşandı…
Yazıcı er, elinde kimlik komutana baktı. Komutan da selam verir gibi bir baş işaretiyle yanına çağırdı. Er, kimliği uzattı komutana; komutan bir kimliğe, bir adama baktı. Sonra, müdürün yanına gitti, kimliği gösterdi. Müdür pek aldırmadı… “—Suçüstü Mahkemesi’ne mi sevk edeceksiniz?” dedi. Asteğmen de “—Bu gece bizde nezarette kalır, yarın sabah sevk ederiz.” dedi. Dört asker ilerledi, ikisi yanlara geçti, biri arkaya biri de öne. Kelepçeye mi vuracaklardı yoksa?!…
Askerler o denli yakın duruyorlardı ki, silahların metal ve plastik kokuları bile geliyordu adamın burnuna. Belli ki, yepyeniydi hepsi. Hiç kullanılmamıştı. Silahlara şöyle bir baktı göz ucuyla. Pırıl pırıldı hepsi, fabrikadan yeni çıkmış gibi. Gerçek bir kaçakçı olsa, bunu fark edip hemen kaçardı şimdi. Niçin böyle yapıyorlardı acaba? Hiç mi düşünmüyorlardı bunun fark edileceğini? Söylese miydi acaba? Kendisine belki inanırlardı o zaman. Bunu fark etmiş gibi, “—Söyleyeceğiniz son bir sözünüz var mı?” dedi müdür’anım. Adam ağzını açtı, vazgeçti. Ortalığı daha fazla bulandırmanın alemi yoktu. “—Yok.” dedi, zor duyulur bir sesle. Ne söyleyebilirdi ki?…
“—Serbestsiniz o halde.” dedi müdür’anım, “Şikayetçi değiliz. Bir solucan yüzünden sizi daha fazla üzmeyelim.” Çevredeki herkes gevşedi, gülümsedi. Adamın yanı başındaki erler de uzaklaştı. Kırmızı defter kapatıldı, asteğmen kimliği uzattı. Hiçbir şey yoktu o çukurlarda. Olanların hepsini de arkeologlar bulup çıkartmıştı zaten. Yine de düzenli olarak detektörlerle tarıyorlardı haftada bir. “—Ama solucanlara söz geçiremiyoruz…” dedi müdür’anım. (Doğrusu ya, biraz da kıkırdadı bu arada.) “Sizin gibi tarih meraklısı aydınlarımız atlayıveriyor çukura, solucan almak için. İşimizi gücümüzü bırakıp uğraşmak zorunda kalıyoruz böyle.”
Jandarma minibüsü tozu dumana katarak uzaklaştı. Sonra, çay ikram ettiler adama İdare Binası’nda, üç beş kelime de sohbet ettiler, tarihten tıpdan konuştular. Ayrılık vakti geldiğinde, asfalta dek götürdüler asistanlardan birinin özel otosuyla…
Ertesi gün Bozcaada’ya gitti hekim, sonraki gün de Gökçeada’ya. Bol bol şarap içti balıkla, uygun yerlerde denize girdi yüzdü. Hafta sonu da döndü Ankara’ya. Bay Odiseyus’u götürmedi yanında, Truva’dan ayrılmadan bırakmıştı aynı kazı çukuruna…

NOT 11 BIST30(XU030) dışı hisse

arayanların çimento sektörünü araştırmasında yarar olabilir.

Ayrıca, yeni bir ‘NOT’ yerine şuracığa yazıverelim ki,
i) önceki zannedişim hilafına Trump ile ABD ‘müesses mizam’ı gayet can ciğer kuzu sarması halinde. Böyle olacağını, Powell’ın, enflasyonda 2% düzeyi görülmeksizin faiz indirmeye başlayışına bakarak anlamak gerekirdi aslında.
ii) 3.Dünya Savaşı’nın (bir iki aydan önce) çıkmayacağını zannedenler tarafındayım.