Monthly Archives: October 2024

ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -6-

Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …

Tehdit

Kartpostallardaki küçük meleklere benziyordu. İrice yuvarlak bir kafası, o büyüklükte yusyuvarlak bir kıçı vardı. Tombiş tombiş, boğum boğumdu kolları, bacakları. Görenin ısırası, yiyesi gelirdi. Mavi incecik slip mayosunun üstündeki sarı gömlekciği, daha bir vurgulayıp artırıyordu mavi gözlü sarışın güzelliğini. Adı da gözlerinden gelirdi: Babası, önceleri Egemen koymak niyetindeyse de adını, annesi uzun bulur itiraz ederdi. Dünyaya mavi gözlü bir bebek gelince, yarı kısalıkta uzlaştılar.
Daha doğar doğmaz, gözlerini ilk açtığında çevreye şöyle bir bakıp gülümsemişti. O doğacak diye, evde yüksek sesle bile konuşulmazdı. Annesi hamileyken, koltukta gözlerini yumup müzik dinlerdi fırsat buldukça. Gel gelelim, o henüz çok küçükken ayrılmıştı yolları babasıyla annesinin. Gerçi bilmiyordu bunu, yahut anlayabilecek yaşta değildi. Onun o anki bütün derdi uzağa, daha uzağa taş fırlatmaktan ibaretti.
Golf kahvehanesindeydiler. Burası, bir önceki sene neredeyse tamamen boş bir alandı, mini golf parkurları sayılmazsa. İki üç metrelik değişik biçimlerdeki bu parkurları sırayla dolaşıp, mini golf zevki tadılabilir, ikili ve daha kalabalık arkadaş, ahbap, eş dost grupları arasında puana dayalı rekabet iddialarına girilebilirdi. Poyraz adlı bir bar diskoteğin hemen yanında olduğu için, bu alan kahvehaneye dönüştürüldüğünde Poyraz kahvehanesi olarak da tanındı halk arasında. Hilal şekilli kordonun diğer ucunda yine bir büyücek kahvehane bulunduğuna bakarak, poyrazda bir kahvehaneye, lodoslu günlerde ise diğerine oturulduğunu zanneden yabancılar çıkardı bu yüzden. Artık geçmişin malı olmuş o mini golf parkının bu çay bahçesine dönüştürülmesi ile o çocuğun şimdi orada taş atıyor olma nedenleri aynıydı: Artan nüfusla birlikte ve çok daha hızlı bir şekilde turizm gelişiyordu Çanakkale’de.
Baba, büyük bir turizm şirketinde çalışıyordu Bölge Genel Sorumlusu olarak. Şirketin Boğaz ve çevresindeki tüm yatırımlarının planlanması ve yürütülmesinden sorumluydu. İşte o gün, merkezden Ankara’dan gelen bayan denetleme elemanı ve şoförüyle birlikte çevreyi gezmiş, yatırımları, tesisleri ve inşaatları denetlemişlerdi. Kepez tarafındaki bir küçük koyla da çok özel olarak ilgilenmişlerdi. Eski ve artık kullanılmayan bir çimento fabrikasına ait olan bu alanın manzarası, büyüklüğü ve deniz suyunun sığlığı rüzgar sörfü için idealdi. Dahası, bir yanından lodosa öte yanından da poyraza açıktı alabildiğine. Dolayısıyla, yılın her mevsimi sörf yapmak mümkündü. Yine o taraflardaki eski bir salça fabrikasından kalma izbe büyük bir binayı da gezmişlerdi. Dış cephe duvarları sağlamlaştırıldıktan sonra, içeriye büyük bir otel ve bir eğlence tesisi, örneğin bir diskotek yapılıp işletilebilirdi pek ala bu bina. Özellikle de Anzaclar ve diğer grup hatta kitle halinde dolaşıp gezen yabancı turistler, örneğin Japonlar için. Buna benzer pek çok başka potansiyel mekanları, sürmekte olan inşaat alanlarını ve önceki yıllarda açılmış olan tesisleri gezmek, çocuk için de çok eğlenceli olmuştu. Keyfli, mutlu olduğu zamanlarda hep yaptığı gibi, kafasını şöyle arkaya atarak koşuşup durmakta, kendi kendine konuşup şarkılar söylemekteydi. Şarkı söylemeyi, konuşmaya başlamasından çok önce öğrenmişti; evdeki tabak çanakları, bardak ve kaşıkları birbirine vurarak tempo tutmayı da. Gayet şen, mutlu bir çocuktu sözün kısası. Bir aile dostlarının dediği üzere, babası çok komik bir adamdı ve hep güldürürdü bebeği; ilk saniyelerindeki gülümsemesi yüzünden hiç eksik olmasın diye…
O gün de bu vazifesini tam olarak yerine getirmiş sayılabilirdi babası. O tatil gününün sabahı, o yazki birlikteliklerinin son günü olduğu için biraz da, konuklara rağmen, oğluyla birlikte yine gitmişlerdi Belediye Pasajı’nın yanındaki parka, kedi kovalamaya. Bayılırdı oğlan. Şöyle, kafasını arkaya ata ata, ayaklarını rap rap zemine vura vura ellerini şap şap çırpa çırpa koşmaya. Baba, boşandıktan sonra gelmişti Çanakkale’ye bir kaç yıl önce ve oğluyla birlikte olduğu hemen her gün de oraya gidip, yahut oradan geçerken kedi kovalamıştı. Hatta oranın özel bir adı vardı; “ka ka a” yani “kedi kovalama alanı” derlerdi kendi aralarında. Plastikten ve kırmızı renkli, içerden pedalları çevrilerek ilerleyen bir oyuncak otosu da vardı çocuğun. Onu da yanlarına alarak, şirkete ait karavan otoya atlayıp, hem iş görmek hem de günü değerlendirmek amacıyla çevrede geziye çıkmışlardı sonra. Karavanın yarısı, çocuğun eşyalarıyla dolmuştu; kırmızı arabasının yanı sıra kat kat giysileri, havluları, trampet ve logolar gibi diğer oyuncakları ile. Tüm gün boyunca, çocuğun en büyük eğlencesi de, bir inşaat alanındaki yüksekçe bir kum tepeciğindeki oyunları olmuştu. Kim bilir ne denli büyük bir ayrıcalık ve mutluluk kaynağıdır bir çocuk için; kocaman bir kum tepeciğine koşarak çık, yuvarlanarak in, kumu dağıt ve kimse “Hışşttt.!” demesin. Baktı ki, saçı başı neyse de tüm giysileri vıcık vıcık ıslak kumla kaplanmış, babası tuttu çıkardı tümünü ve çocuk çırılçıplak sürdürdü oyununu. İşte o sıra, müfettiş hanımın da yüreciği pıt pıt etti; hem baba ile oğul arasındaki ilişkinin, hem de çocuğun güzelliği nedeniyle. Göz göze geldiler. Uzun uzun değilse bile, derin derin bakıştılar bir ara…
Oradaki inceleme, denetleme bittiğinde ağzı burnu, hatta kıçı bile kumla dolmuştu çocuğun. Babişko, tuttu çekti bir hortumu oracıkta ve yıkayıverdi çocuğu. Sonra da havlularla kurulayıp, plaj havlusuna sardı sarmaladı ve yatırdı karavanın bir kanepesine. “—Babiş, sakın çıkma rüzgara, olur mu?” ve çocuk kımıldamadı bile, onlar sörf koyunu gezerken. Bayan müfettişin hayranlığı arttı…
Daha o gün, çok daha ileri de gidebilirdi müfettişin ilgisi, ama az sonra konuşurken bir ara o da “—Babişko!” diye hitap edince hiç ummadığı bir karşılık almış ve gönlü kırılmıştı. “—Bu bizim çocukla aramızdaki özel bir deyim, lütfen öyle kalsın.”
İşte şimdi de, Golf’a yemek öncesi uğradıkları zaman yani, sohbet sırasında durum değerlendirmesi yapıyorlardı ayrılmadan önce. Babişko uzun uzun projelerini, fikirlerini anlatıyor, şoför konuşmaya pek karışmıyor, müfettiş hanım da suskun, notlar almakla yetiniyordu. Oğlan geldi, “—Baba, Güneş’i vurabilir miyim?” dedi. Aklı işinde olan babişko da, izin mi istendiğini yoksa münkün olup olmadığının mı sorulduğu ayrımına varmadı. “—Vur bakalım.” dedi kestirmeden. Güneş adeta günün yorgunluğuyla solmaya kızarmaya başlamış, dinlenmek üzere karşıki Gelibolu tepelerine yaslanmak üzereydi. Yerler silme çakıldı, taş biter mi? Kim bilir kaç taş fırlattı çocuk, Güneş’i hedefleyerek. Geriden, masaların arasından koşa koşa gidiyor, bahçenin önünde kordonboyu gezginlerinin yürüyüş alanındaki beton zemine gelince de fırlatıyordu taşı. I-ıhh! Mümkün olmuyordu Güneş’i vurmak…
Ama, Güneş’de kaçıyordu doğrusu. Kaçanı kovalamak da, pek eğlenceli bir şeydi, hele kaçan Güneş olursa…
Daha geriden gitti taş aldı, daha hızlı koştu, kıyıya daha yakın yerden fırlattı taşı. Kim bilir kaç kez… Sayan olmadı…
Kentin öte tarafında da boş, ıssız ve hemen hiç kullanılmayan bir sokak vardı. Sokağın bir yanındaki bina bloğu bir üstteki barlar sokağına, diğer blok da bir alttaki kordon boyuna açılırdı. Dükkânlarının arka kapılarının açıldığı bu sokakta ise, minik bir esnaf kahvesinden başka hiçbir işletme yoktu. Kim bilir kaçıncı projesiydi bu adamın ve adam adeta nefes almadan ve ballandıra ballandıra anlatıyordu. Bu sokaktaki binalar satın alınabilir veya uzun süreli kiralanabilirdi. İki ucuna da gayet gösterişli iki demir kapı konabilirdi, duvardan duvara. Önlerinde de bir birinden şık erkek “body-guard”lar ve birbirinden güzel “hostess”ler konabilirdi, gelen seçkin misafirlere mihmandarlık da yapmak üzere. Erkekler kısa saçlı ve esmer, kadınlar uzun sarı saçlı ve tümü siyah beyaz ağırlıklı giyinmiş olmalıydı. İçeride ise, iri sokak taşları üstünde kurulu ve birbirine yapışık olmayan farklı biçimlerde masalar bulunmalıydı; kimi ağır ahşap, kimi profil doğrama… Sokak kenarındaki binalar tek yahut ikişer katlıydı. Hiçbiri yıkılmamalı, tam tersine hafif bir restorasyon sonrası otantik değerleriyle birlikte kullanılmalıydı. Balkonların bazısında fasıl, bazısında rembetiko Rum müziği icra edilmeliydi özgün çalgı ve şarkıcılarıyla. Bazen de dansöz oynatılabilirdi balkonlarda, bazen palyaço ve hokkabaz gösterilerine yer verilebilirdi. Dükkânlardan bazısı sadece et yemekleri ve döner, kebap işleri yapacaktı mesela, bazısı da sulu tencere yemeği, bazısı sadece balık ve diğer deniz ürünleri; bir başkası salata çeşitleri, bir başkası tatlı… Siparişlere göre şefler, garsonlar gidip o özel dükkândan alıp yapacaktı servisleri. Misafirlerin, asla “müşteri” denmeyecekti, isteyeni bizzat gidip denetleyebilecekti yemekleri ve orada seçip sipariş de verebilecekti. Sokağın üstü de seyrek sarmaşık ve asma omcalarıyla kaplı olacaktı; seyrek olacaktı ki, Ay ve yıldızlar görülebilsin dal ve yaprak aralarından…
Kadın, bunların kaçını dinliyordu can kulağıyla, belirsizdi. Derinin derini bir çelişki yaşıyordu içten içe. Belli ki çocuğun annesi mavi gözlüydü, ama o değildi. Bu farklılığın avantaj olup olmadığını ise çıkaramıyordu pek. Onu güzel buluyor muydu? Adam, yakışıklı ve sıhhatliydi. Hele şimdi, güneşin altında esmer teni pırıl pırıl parlıyordu tunç gibi, bronz gibi. Dahası bıyık herkese yakışmaz ama adamın çehresine cuk diye oturmuştu adeta. Gayet espriliydi de. Gözlüklerinden yansıyan Güneş, gözbebekleri gibi görünüyordu, ateş ateş… Az önce terslemiş, hatta azarlamış bile sayılabilirdi ama, aylar öncesi tanıştıklarından beri gayet rahat ve açık davranmamış mıydı hep? Birbirlerine arada bir diyelim ki kazayla dokundukları, temas ettikleri bile oluyordu. “Dur bakayım, yine deneyeyim.” dedi içinden ve bardakları alırken elleri dokundu. Adam çekmedi, kadın da… Az sonra da dizleri buluştu masa altında. Bunun üzerine kadın güneş gözlüğünü çıkardı, adam da. Çıplak gözle bakıştılar. Bu kez şoför başladı sıkıntı yaşamağa, o da çıkarsa mıydı gözlüğünü acaba? Güneşin batmasına az kalmış ve hava kararmasa bile ışık azalmıştı…
Bütün bunlar olurken kimse farkında değildi bahçedeki uğultunun. Oğlanın kırmızı arabasıyla başka çocuklar gezerken, o taş fırlatmakla meşguldü halâ, kahkahalarının bini bir para…
Adı üstünde pek düşünmemişti o deminki mekânın; pek mühim değilse de, uygun güzel bir şey bulunurdu nasıl olsa. Bir de onca misafir, onca yemek ve içki yükünü aldıktan sonra İstanbul’a, İzmir’e, Ankara’ya geri dönmeyecekti elbet yakın çevrede ağırlanması gerekecekti. Yakın çevrede ise, öyle çok sayıda ve büyük lüks otel yoktu. Yahut tersten, her gece o mekânı dolduracak sayıda misafir nereden ve niçin gelecekti Çanakkale’ye. Yerli halkla öyle bir lüks hayat sürdürülemezdi. Gerçi şu da var: Balın iyiyse alıcısı Çin’den gelir… Yine de var olan koşullar altında… başlanabilir. Çünkü, yeni bir kavramla… Ne oluyor, nedir bu uğultu böyle?… Bir yükseliyor bir alçalıyor…
Çevreye bakındı. Neredeyse istisnasız, bahçedeki herkes de onlardan taraf bakıyordu. Başta, denize yakın masalardan birinde oturuyor oldukları için doğaldı. Öyle olur olmaz her şeyi üstüne alınmanın alemi yoktu… Nerede kalmıştı?… Aynı mekan, aynı düzen içinde üç ayrı amaçla birden kullanılabilirdi. Sabahları, öğleye dek çorba, kahvaltı ve pasta ile çay kahve servisi yapılabilir. Diyelim on bir ile on bir buçuk arası öğlen yemeği düzenine geçilebilir, kahvaltı ve pasta servisinde kullanılan tekerlekli camlı dolaplar alınıp, masa örtüleri çabucak değiştirilerek yemeğe hazırlanabilirdi ortam. Öğleden sonra, diyelim saat üçten sonra da yine pastane düzeni, sonra da akşam…
“—Hayır, hayır; bu uğultunun bizimle kesin bir ilgisi var, baksanıza herkes bize bakıyor.” dedi adam. Kadın da, “—Çocuk denize taş atıyor diye kızıyorlar galiba.” Atsın, ne var bunda? Boğaz dolup taşacak değil ya…
Kadın, tam çıkaramadı; oğluna karşı çok mu anlayışlıydı, yoksa ilgisiz mi? Yok canım, ikincisi değildir. Bütün gün görmüş, gözlemişti o yoğun ilgiyi. Annesinden nefret ediyor, yahut en azından hoşlanmıyor olsa şimdi, çocuğa bu sevgiyi ve ilgiyi gösterebilir miydi? Bu durumda, o yani müfettiş hanımdan olacak çocuklarına karşı nasıl davranırdı acaba?
Müfettiş hanım, annesinin sağ ve yanında olmasını ne kadar da çok isterdi şimdi… Şoför, “—Ben ilgileneyim çocukla isterseniz.” dedi.
Biraz oğlunu izleyen baba, “—Yoo gerek yok, oğlan gayet mutlu.” Çocuk, gerildiği yerden koşa koşa geldi, ilerledikçe uğultu yükseldi… Taa uca dek…
Bahçedeki yükselen uğultu kesildi birden, oğlan taşı fırlatıp dönünce. Sonra başladı, kötü sözler, lanetler. Durum artık apaçıktı, çocuk yüzündendi o uğultu, yahut büyükler çocukla ilgilenmiyor diye… Bunu fark edince seslendi “—Babiiiş, gel de bir öpeyim seni. Özlemişim.” Oğlan, farklı bir yürüyüşle adım attığı bir sağ bir sol tarafa sallana sallana geldi. “—İyi mi keyfler?” Çocuk, alışkın olduğu bu soruya, babanın alışkın olduğu cevapla karşılık verdi. “—İyi.” Çocuğun kıçına bir şaplak attı “—Öyleyse, yallah!” dedi. Oğlan geldiği yürüyüşle gitti. Az ilerideki şimşirlerin orada, bir ayağını öne, taşlı elini arkaya atıp koşu konumuna geçti. Gözünü, baktığı yerden ayırmadan seslendi: “—Babişko! Bana bak, bana!” “—Bakıyorum babacım, bakıyorum.” Sonra, oğlan bir kolu geride koşmaya başladı. İlerledikçe yine uğultu yükseldi… Yine taa uca dek. “—Ay düştü, düşecek. Ayyy, bakamıyorum, boğulacak!…” Bahçedeki yükselen uğultu kesildi birden yine oğlan taşı fırlatıp dönünce. Sonra başladı, kötü sözler, lanetler: “Hay boynun devrilsin senin gibi babanın.”lar, “Kalk da çocuğuna bir bak.”lar, “Babişkoluğun batsın senin.”ler ve daha neler neler… Hani minik dalgalar toplaşıp da, birbiri üstüne binerek büyük bir dalga oluşturur ya, aynen öyle!
Halbuki ilgilenmiyor değildi oğluyla, az önce de konuşmuşlardı. Dahası, hiç sevmezdi başkasının arzusuna göre davranmayı, çoğunluğa boyun eğmek sayardı. Buna rağmen, sırf o günün keyfi bozulmasın diye kalktı, gitti betonun ucuna ve denizi inceledi, herkese göstere göstere. Gerçi önceden de bilmiyor değildi denizin sığ olduğunu, kim bilir kaç kez geçmişti oradan ve bunların kim bilir kaçında denize bakarak. Yine gördü ki, derin değildi orası. Çocuk düşse bile, boynuna anca gelirdi. O arada çekip çıkartırdı çocuğu. Bunca kalabalık da vardı… Çocuk düşse bile birşey olmazdı. Havluları, eşyaları karavandaydı; karavan da az geride, yol kenarında park edilmiş durmaktaydı. Böyle bir nedenle de, çocuğu tahdit etmek anlamsızdı. “—Ah, af edersiniz.” dedi gülümseyerek, “… biz yaşlıların dili kayıverir bazen böyle eski sözcüklere… Tahdit, kısıtlama demektir.” Kadın önce anlamadı, sonra anlayınca gülümsedi bu espriye.
Böyle bir olay bir keresinde Ankara’da da başına gelmişti. Bir yazlık havuzun kenar boyunca koşup durmuştu da çocuk, havuzda yüzen güneşlenen herkes sinir olmuştu yine çocuk havuza düşerse diye. Durum aynıydı, “—Niçin engelleyeyim ki, kendini ve hayatı öğreniyor.” Sınırları limitleri öğreniyordu. Hani sihirbazlar, kendilerini zincirlerle bağlatıp suya girerler ya kilit açma numarasıyla. Elleri kolları sıkı sıkıya bağlıdır, kocaman kilitleri açıp zincirleri çözeceklerdir suyun altında. Hatta, geçenlerde bir film yayınlanmıştı televizyonda, Macar asıllı sihirbaz Huduni hakkında. Huduni o kilitleri zincirleri çabucak çözebilirdi elbet. Orada asıl amaç kilit açmak değildir, suyun altında nefes almadan uzun süre kalabilmektir. Her seferinde daha uzun süre kalacaksın ve tam kenardan döneceksin. Şimdi çocuk da bilmeden aynı şeyi sınamaktaydı. Koşarak gelip, taşı fırlatıp, tam kenardan dönebilmek ve her seferinde biraz daha ileriden. Çocuk hayatın işte bu yanını tadıyor, kendi bulduğu oyunla hem de. Ne kadar mükemmel, değil mi? Şimdi onu durdurmak, hayatını eksiltmek değil midir?…
Kadın dehşetli irkilmişti. “—İyi ama o filmde Huduni, bir gösteri sırasında ölmemiş miydi?”
“—Öyle miydi?…”
Bahçede oturanlar içinde ayağa kalkmış olanlar vardı, kadınlı erkekli. Çocuğun yaptıklarını daha iyi görebilmek için olabilir mi? Giderek ayaktakilerin sayısı arttığı gibi, kalabalık yaklaşmaya da başlamıştı. Çocuk suya düşecekti ve babasını bağıra çağıra uyarmalarına rağmen çocukla ilgilenmiyor, masadaki kadınla sohbet ediyordu. Hayır hayır; kalabalık çocuğu daha iyi görmek için yaklaşmıyordu. Apaçık bir tehdit vardı ortada. Az sonra da… “—Huduni mi?”
Baba birden kalktı ve yine atış konumu almak üzere olan çocuğu kovalamaya başladı, ayaklarını pat pat yere vurarak. Bu oyunu hep yaparlardı. Çocuk kaçmaya başladı, baba kovalamaya. Çocuk arkaya baka baka kaçtı, uzaklaştı. Baba da…
Gürültü öylesine yükselmişti ki, masadakiler de kalktı hemen apar topar, hesabı şoför ödedi, kırmızı arabayı da o aldı getirdi…
Sonra yemeğe gittiler ve ne yemek sırasında ne sonrasında bu konuyu hemen hiç deşmediler, konuşmadılar. Sadece, “—Tam iki kere denizin ucundan taş attım baba.” dendi. Adamın gözleri doldu. Ayrılacakları içindi belki de, o gece otobüse binip geri götürecekti çocuğu. “—Gidip biletleri alsam iyi olacak.” deyip kalktı masadan. Evden doğru garaja gitseler daha iyiydi. “—Biletleri mi!?” dedi kadın, “—Annesi burada mı?” “—Yok canım, ondan değil.” Hep iki kişilik bilet alırdı, oğlan rahat uyuyabilsin diye otobüste.
O gece hep birlikte gittiler Ankara’ya ve çocuk kanepede mışıl mışıl uyudu. Diğerleri de. Şoför bile, iki üç kez karavanı sağa çekip, kısa molalar verdi.
Bir sonraki gece kadının evinde kaldı adam. Sonra sonra her gittiğinde de. Kadın da geldi arada bir Çanakkale’ye. Evli gibiydiler, ama hiç nikâhlanmadılar. Kadın çok istedi, çok arzuladı ve çok ısrar ettiyse da adam hiç yanaşmadı. Yeniden baba olmayacaksa, ki hiç benimsemedi bu fikri, ne gereği vardı nikahlanmanın. Babişten başka çocuğu olmadı. Yine de düşünür bazı bazı, “—Keşke o kadınla nikâhlansaydım” derdi, özellikle içki sohbetleri sırasında arkadaşlarına. “—Sessiz ve sakindi. Beni hiç üzmedi…”

WiEN ne der?

Fizik – 6 –

İçerik: Şu an Güneş kaç derece?

Uluslararası bir bilim toplantısında tanıştığım Romanyalı bir meslektaş, selâm vermezden evvel hep “Evren mucizelerle doludur.” der idi, tabii İngilizce. Ben de bunu her şeyi anlayıp kavrayabilecek zihinsel yetkinliğe (henüz?) ulaşmamış olduğumuza bağlar, karşımdakine “Doğru söylüyorsun.” mealinde karşılık verir idim.
Ama o türden olmayan bir mucize, Karacisim Işıma İzgesi formülünün eldesine yoğun katkıları olduğu bilinen Boltzmann’ın veya Planck’ın değil de onlardan biraz daha genç Wilhelm Carl Werner Otto Fritz Franz Wien’in dikkatini, bu izgenin tepe noktasının çekmiş olmasıydı. Bkz., https://tr.wikipedia.org/wiki/Wien_yasas%C4%B1#/media/Dosya:Wiens_law.svg
O tepenin özelliklerini saptamak hayli kolay bir işti hâlbuki. O denli kolaydı ki, şu adresteki şekil üstünde yer alan Karacisim Işıma İzgesi formülünün frekansa göre türevini (*) alıp sıfıra eşitlemekten ibaretti: https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/17/zenodan-einsteina-kuvantum-b/
Bu denli basit bir işi yapmayı Boltzmann ve Planck niçin ihmal etmişlerdi? Bilmiyorum. İhtimaldir ki, sıradan, önemsiz bir sonuç çıkacağını düşünmüşler ve türev alma zahmetine bile girişmemişlerdi. (**)
Wien’in kolay bir türev alıp bulduğu gerçek, şimdi ‘Wien Yasası’ olarak tanınıyor. Bkz., https://www.jstor.org/action/doBasicSearch?Query=Wien%27s+displacement+law&so=rel ve https://en.wikipedia.org/wiki/Wien%27s_displacement_law ve bu adreslerdeki kaynaklar.
Wien yasası

https://en.wikipedia.org/wiki/Wien%27s_displacement_law#/media/File:Wiens_law.svg
Hemen bir üstteki paragraf baştan sona aldatmaca aslında. Zira, oradaki grafiklerin hepsi de kuramsal yani formülden türetilme. Bir başka deyimle, formülde önce T değeri yerine konmuş ve sonra da tepeler elde edilmiştir.
Ama gerçek, o paragraftaki açıklanmışlardan hayli farklı, tıpkısı tıpkısına şu adresteki Güneş’in gerçek, gözlemsel (‘empirical’) grafiğinde olduğu gibidir: Bkz., https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/116445 Şekil 1.
Çünkü, Güneş yüzeyinin her yeri, örneğin Güneş yalazları (Güneş dilleri), Güneş lekelerinin her biri aynı sıcaklıkta değildir. Oralardan gelen ışımalar da üst üste binince hemen üst paragraftaki Şekil 1’e benzer karmaşık yapılar çıkar ortaya.
Sadece Güneş’te değil tabii ki, gövdesinde bünyesinde sıcaklığın dağılım gösterdiği insan gövdesi gibi, tüm malzemelerden yayılan Karacisim Işıması İzgesi’nin tepe bölgesi hayli karmaşık bir görünüm yansıtır. Açıktır ki, ilgili izgelerin tepelerinden uzaklaşıldıkça profiller birbirine benzeyerek yakınlaşır.
Hülasa, katı olsun, sıvı olsun, plazma halinde olsun, herhangi bir cismin sıcaklığını saptamak hiç de kolay değil. Çünkü cisim irileştikçe sıcaklık dağılımı homojen olmaktan uzaklaşır; küçüldükçe de sıcaklık tanımsız hale dönüşür. Örneğin molekülün, atomun, parçacığın ısısı, sıcaklığı olmaz, kinetik enerjisi, potansiyel enerjisi olur.
Kısacası; sıcaklık, cisimlerin gövdesinin, bünyesinin, cüssesinin özelliğidir. Gövde, cüsse, bünye küçükse, sıcaklık tanımı da belirsizleşir. Dahası, ölçüm sırasındaki etkilere karşı verdiği tepkiler, sonucun belirsizliğini arttırır.
İşte, ‘Thermodynamics’in temel niceliklerinden olan T gayet edna (#) bir parametredir.
Pekii, T böyledir de c yani ışık hızı çok mu açık, seçik ve belirgindir?
Örneğin, ışık hızı Dünya koşullarında ve noktadan sonraki ondalık basamaklar atılmış olarak saniyede 299 milyon 792 bin 458 metre kadardır.(***) Hiçbir kütleli cisim ışık hızını aşamazsa Cherenkov ışıması nedir? (****)
Bu konuda sözü uzatmadan, şu minik hususu anımsayalım; ışığın sudaki hızı yukarıdaki değerin yaklaşık %75’i (=3/4)’ü kadardır. Camdaki hızı ise, daha düşük ve yukarıdaki değerin yaklaşık 2/3’ü kadardır (yaklaşık 200 milyon metre/saniye kadar). Tabii, o suyun ve o camın bileşimine (terkip) bağlı olarak bu son değerler az çok değişiklik gösterebilir.

(*) Dalga boyuna göre de türev alınsa aynı sonuç elde edilir.
(**) Hani, sıkça işitiriz; “Öküz altında buzağı aranmaz!” derler. Herkese öğüdümdür; öküz ararken dahi buzağı altına bakmazlık yapmayın, mutlaka bakın. Belki o öküz, olur a, beklenmedik ölçüde zekidir.
(***) https://www-britannica-com.translate.goog/science/speed-of-light
(****) https://www.jstor.org/action/doBasicSearch?Query=Cherenkov+radiation&so=rel
(#) Emrah’ın “Bugün Ben Bir Güzel Gördüm” türküsüne öykünerek. https://www.baglamaci.net/notalar/eser12932/bugun-ben-bir-guzel-gordum-1()14436

Yakında: 1) Madde dalgasız olmaz mı? 2) Hızlı giden nesnelerin boyu gerçekten kısalır mı?

POP QUiZ -1-

Alttaki grafikte ABD borsasının IXIC (NASDAQ100) endeksinin 1 hafta periyodlu grafiği görülmekte. Bu grafik üstünden para kazanmak için ne yapmalı?

Kopya çekmek için bkz., https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/21/yine-bist-xu030-endeksi-hkk/

MAXWELL’e, BOLTZMANN’a, PLANCK’a ve EİNSTEİN’a SORALIM BAKALIM

Fizik – 5 –

İçerik: Şu an hava kaç derece?

Günlük hayatımızda en çok kullandığımız malzeme olan suyun donduğu sıcaklık 0 ve kaynadığı sıcaklık da 100 derece alınarak Celcius (oC󠆾) sıcaklık basamakları tanımlanır. Termometreler (sıcaklıkölçer) genellikle Celcius cinsinden gösterir sıcaklığı.
Her türlü devinimin, enerji aktarımının, fiziksel etkileşmelerin, atom ve molekül salınım ve ışımalarının donduğu sıcaklığa da mutlak sıfır denir ve yaklaşık olarak -273.15 oC󠆾 değerindedir. Birimi de 1 oK kadardır. (*)
Bazı okuyucular için tekrarlama olmuş olabilecek yukarıdaki bilgiye şu nedenle yer verdik. Dikkatli okuyucu fark etmiştir ki, önceki yazılarımızda T simgesini sıcaklık karşılığı olarak kullanmış ama tam olarak tanımlamamış idik. O eksikliği burada gidermeyi deneyelim(?).
Boltzmann faktörü dâhil, Termodinamik’in hemen her eşitliğinde T simgesi mutlak sıcaklık ölçütüdür. Yani, yaklaşık olarak -273.15 oC󠆾 (Celcius) değerinde sıfır olup birimi 1 oC󠆾 değerine eşit olan ve Lord Kelvin’in adıyla anılan (oK) bir birimi 1 oC󠆾 değerine eşit olan bir sıcaklık ölçüm sistemidir mutlak sıcaklık ölçüm sistemi ve Termodinamik’te yoğunlukla kullanılır.
Önemli bazı örnekler şöylecedir:
1. Örnek: Maxwell-Boltzmann İstatistiği

2. Örnek: Maxwell-Boltzmann Dağılımı

3. Örnek: Planck Karacisim Işıma İzgesi (‘spectrum’)

Tüm simgeler önceki gibi.
4. Örnek: Einstein Isı Sığası

Üstteki örneklerde ve Termodinamik’in pekçok denkleminde görülebileceği gibi enerji bölü sıcaklığın Boltzmann sabitiyle çarpımı olan kBT (kT) ifadesi boyutsuzdur yani salt sayıdır ve dolayısı ile birimsizdir.
Buraya dek her şey iyi hoş da (enerji/ k_BT) ifadesi son derece ciddi bazı sorunlar içermekte (ama bunlardan derslerde ve ders kitaplarında hemen hiç söz edilmemektedir).
Bakınız, enerji terimi örneğin Örnek 2’de kütle ve hız cinsinden Örnek 3’te de frekans cinsinden gayet hassalıklı (‘precise, accurate’) olarak tanımlanabilir. Ama T’yi, örneğin bir karacisim olan bir fırının veya bir bardak suyun hatta bizzat bu satırları okumakta olan sizin sıcaklığınızı ölçmek mümkün müdür acaba?
“A sistemi ile B sistemi ve A sistemi ile C sistemi aynı sıcaklıkta ise, B sistemi ile C sistemi de aynı sıcaklıktadır.” denir ya hani. Ama herhangi bir sıcaklığın nasıl ölçüle_BİLE_ceği söylenmez, bir türlü!
En basitinden alttaki gibi bir bardak suyunuz ve bir tane de sıcaklıkölçeriniz olsun.

Önce X okuyan sıcaklıkölçeri suyun içine soktuk ve bir süre bekledikten sonra baktık ki, Y okuyor.
Şimdi de Maxwell’e, Boltzmann’a, Planck’a ve Einstein soralım; suyun sıcaklığı Y mi idi önce ve hatta Y midir sonrasında?
Yine soralım; Isıölçeri içine sokmazdan evvelki sıcaklığı ne idi acep aynı suyun?
Benzer başka sorularımız da var da onları sona saklayıp Maxwell, Boltzmann, Planck ve Einstein yerine yanıtlayalım:
İlkin; ısıölçeri içine sokmazdan evvelki sıcaklığını asla bilemeyiz suyun! Totoloji kadar yalın ve açık bir yanıt, değil mi? Ölçmeden nasıl bilebiliriz ki?
“En çoğu; bilebileceğimiz, ısıölçeri içine soktuktan sonraki sıcaklığıdır suyun.” Bu söylem hakkında da emin olamayız; çünkü ısıölçer bize bizatihi (aracısız, kendisi olarak) kendi sıcaklığını söylemektedir ister su dışında olsun ister su içinde. Oysa suyun sıcaklığını bizatihi değil, ısıölçer aracılığı ile ve dolaylı olarak saptamaya çalışmaktayız. Bunun mümkün olup olmayacağını anlamaya çalışmaktayız.
İkincileyin, dışarıdaki ve sıcaklığı o an X olan ısıölçerin demek ki bir de ısısı var (ısı sığası ile kütle ve sıcaklığı cinsinden tanımlanan) ve bu sıcaklıkölçer suya sokulduğu zaman ısılar toplanır ve yeniden su ve ısıölçerin kütleleri ve ısı sığalarına bağlı olarak ve aynı sıcaklıkta olacak şekilde paylaşılır, üleşilir. Bu demektir ki, sıcaklık içine sokulduktan sonra suyun sıcaklığı değişir.
Fizik deyimiyle söyleyecek olursak; her ölçüm, üstünde ölçüm yapılan sistemde değişikliğe yol açar. W. Heisenberg’den beridir bu ilke, Belirsizlik İlkesi olarak bilinir. Örneğin, bir elektronun yerini saptamak, konumunu ölçmek için üstüne ışık fotonu yolladığımızda, foton elektronu etkileyip konum değişikliğine sebep olur. Bu etkilemeyi en aza indirmek için fotonun enerjisini ve momentumunu azaltmak amacıyla düşük frekanslı uzun dalga boylu foton yollasak da, bu kez konum ölçümündeki belirsizlik hayli artmış olur çünkü konumdaki belirsizlik dalganın dalga boyu ile doğru orantılıdır. Elektron, o fotonun dalga boyu uzunluğu kadar bir uzay parçasının herhangi bir yerinde bulunmuş olabilir. Yok eğer, konum ölçümündeki hassalığı artırmak için kısa dalga boylu foton kullansak, bu kez de enerji ve momentum artmış olacağı için elektron hızla konum değiştirecektir. Yani, ölçülmüş olan ilk konumundan uzaklaşmış olacaktır.
Belirsizlik hayatın başka alanlarında da mevcut. Bu söze inanmayan, bu gece nasıl uyuyakaldığını gözlemeye, anlamaya çalışsın bakalım.
Bütün bunlar yetmezmiş gibi şöyle de bir özelliği var sıcaklık ölçümlerinin. Bundan sonra, sözüm ona anlamında sıcaklık ölçümleri sözcükleri tırnak (‘…’) içine alınmış olsa yanlış olmaz.
Isıölçerin ölçtüğü sıcaklığın (X ve Y) kendi sıcaklığı olduğundan söz etmiş idik. Bu sıcaklıkların, ısıölçere o an dokunmakta olan hava ve su miktarının da sıcaklığı olduğu açıktır.
Peki ama, bardak içindeki suyun diğer taraflarındaki suyun veya karacisim fırının diğer taraflarındaki fırın sıcaklığını ölçmek için ısı ölçerimizi de dolaştırmak gerekli değil midir? Aynı şekilde, bir insanının sıcaklığı nasıl tanımlanır ve nasıl ölçülür? Ayrıca, bu dolaştırmalar sırasında suyun veya fırının sıcaklığı sürekli olarak değişmeyecek midir? Dahası, katı içindeki minik hacimler içindeki yerel sıcaklığı nasıl ölçeceğiz de Planck’ın Karacisim Işıma izgesi’nden ve Einstein’ın Isı Sığası’ndan emin yani bilimsel kesinliğe sahip olacağız?
Maxwell’e, Boltzmann’a, Planck’a ve Einstein’a soralım bakalım ne derler?
Sıcaklığı tanımlamayan, sıcaklığı nasıl ölçe_BİLE_ceğimizi açıklamayan Maxwell, Boltzmann, Planck ve Einstein zaten bir de evrende var olmayan ‘sonsuz’ büyük enerji kullanmamışlar mıydı formüllerinde?
Sıcaklığı tanımlamayan, sıcaklığı nasıl ölçe_BİLE_ceğimizi açıklamayan fizik kitabı yazarlarına, internetteki sitelerinde yazı yazıveren bilgiçlere de soralım bakalım bir şey diyecekler mi?
Bir de şunu soralım:
Sıcaklığı tanımlamayan, sıcaklığı nasıl ölçe_BİLE_ceğimizi açıklamayan öğretmenlerin de hocaların da sınavda sıcaklık ile ilgili bir soruyu tam yanıtla_YA_madığı için öğrencisinden not kırması reva mıdır?
Ne dersiniz?

(*) Mutlak sıcaklığın ne kadar da yakında yaşıyoruz, değil mi? Bu satırların yazanı, arada bir boş kaldığında falan, daha yüksek, çok daha yüksek sıcaklıklarda nasıl canlıların oluşabileceğini, dolayısı ile de Güneş ve diğer yıldızlar içinde canlılar olabileceğini hayal eder bazı bazı.

ÇANAKKALE ÖYKÜLERİ -5-

Yalnızlık dediğin Çanakkale’de bir …

/Bot/

Dolaşıp duruyordu boş evde. Sabah gelmişti. Hemen şirkete telefon etmiş, şirketin yolladığı bir görevliyle birlikte geldikleri bu evde düşünüp duruyordu halen, kararsızdı. İyi mi yapmıştı yeniden gelmekle, yoksa ilk seferdeki gibi başarısız mı olacaktı sonuç?
Gıda alanında ülkenin en iyi mühendislerindendi. Yabancı dille eğitim yapan bir üniversiteyi hayli yüksek bir not ortalamasıyla bitirdikten sonra Japonya’ya gitmiş, deniz ürünleri konusundaki mastırını doktorasını orada yapmıştı. Hem mühendisti, hem doktora yapmıştı; hem İngilizce’yi iyi bilirdi hem Japonca’yı. Çanakkale’de de deniz ürünleri sanayi yeni yeni gelişiyordu. İşin erbabı, tam adamıydı özetle. Hayli yüksek bir transfer ücreti ve maaş teklifini kabul ederek gelmişti Çanakkale’ye. İlk seferdeki başarısızlığın temel nedeni ise mesleki değil, beşeriydi; insanlarla anlaşamamış genel ve derin bir uyumsuzlukla karşı karşıya kalmıştı.
Ünlü bir tarihçimizin de yeğeniydi. Bu iş teklifi de onun aracılığıyla gelmişti zaten, dayısı ile patron eski dost, askerlik arkadaşıydılar. Her şey uygundu, dikensiz gül bahçesi adeta. Ama “—Ah şu Çanakkaleliler biraz daha anlayışlı olsa.” Öyle derdi…
Yakın çevresine bakılırsa, hayli zeki, esprili, sportmen ve dolayısıyla sevecen ve hayli sevimli bir kişiydi. Uzak çevresi ise hiç olmadı, ne özel hayatında ne fabrikada. Kimseyle sohbet etmez, işin yapılması için canla başla uğraşır, bu uğurda insanlarla çatışmaktan, hatta kalplerini kırmaktan bile kaçınmazdı. “—Ben işimi tam yapıyorum, herkesten de aynını beklemek hakkım.” derdi. Ama kim dinleye, kim anlaya…
Hımm, bu kez ev daha büyük, daha ferah, daha teşkilatlıydı. Gömme dolaplar, mutfak takımları, üç oluklu perde kornişleri, saray gibi balkonlar. İki taraftan ayrı ayrı boğaz manzaralıydı. Şimdi görevliye istediği ev eşyalarını sipariş edecek, eşyalar gelip ev düzenlenene dek kentin en iyi otellerinden birinde kalacaktı. Belli ki, patron da almıştı dersini geçen seferden ve bu kez bu yetenekli mühendisi elinden kaçırmak istemiyordu. Bir dediğini iki etmeyecekti.
İlk hesaba göre en geç bir hafta içinde biterdi evi yerleştirme işi, ama mühendis bir buçuk aydan fazla kaldı otelde. Çünkü hep bir terslikler oldu, hemen hiçbir şeyin doğrusu gelmedi, düzenli yerleştirilmedi. Mutfağa, bir bulaşık makinesi ile bir soğutucu yerine iki bulaşık makinesi geldi örneğin. Salon için berjer koltuk sipariş edilmiş ama maroken gelmişti. Görevli, “—Sinirlenmeyin efendim, değiştiririz.” dedikçe, cinler tepesine çıkıyordu mühendisin. Marokenler gitti, yerlerine kanepe geldi, fazlalık bulaşık makinesi gitti, yerine ikinci çamaşır makinesi geldi ve bunlar gibi daha pek çok aksaklık ancak bir buçuk ayda düzeltilebildi ve mühendis yerleşti evine.
Fabrikadaki işler daha az sinir bozucu değildi. Tesis çok büyüktü, geleceğe ve ihracaata yönelik devasa yatırımlar yapılmış ve sürmekteydi. Buna karşın, çoğu çevre köylerden gelen erkek işçilere eldiven, bone taktırmak bile büyük mesele olmuştu. Hele, saç neyse de, bıyıkları kestirtmek, deveye dere atlatmaktan daha zordu. Çünkü ortada rekabet yoktu, işçi yoktu ki, içinden seçebilesin iyisini. Çanakkale ve çevresinde bulunabileceklerin tümü, yaklaşık üç yüz kişi, orada mevcut olanlardı. Kadınlar için de meslekiçi eğitim kursları açmak isteyince, “—Biz okumağa mı geldik buraya? Okuyacak olsaydık, biz de mühendis olurduk.” gibi pekçok itirazlar yükselmişti. “—İşimizi görelim, verin paramızı gidelim. Biz diploma neyim istemiyoz.” Tüm cahilliklerin ortak göstergelerinden olduğu üzere, herkes herşeyi biliyordu da, kimse kendi işini düzgünce yapmıyordu nedense. Dahası, bir de akıl veriyorlardı mühendise. “—Bana akıl vermeyin be! Kendinize saklayın. Sonra sizde kalmıyo…”
Oysa, balığından karidesine tüm malzeme standart boy ve ağırlıklarda olurdu, işlenme sıcaklık yahut soğukluk dereceleri de, konserve kutuları da öyle. Ambalajlar desen keza. Fabrikada sadece işçiler arasında standart yoktu ve bu da büyük sorun yaratıyordu. Kadını erkeği, ellerine aldıkları herhangi ince bir alet edavatı kırıyordu çoğunlukla, işgördükleri hassas elektronik makinelerin de çoğunu bozmuşlardı, hasarlıydı. Bütün bunlar fabrikada doğrudan doğruya mühendisin başsorumluluğundaki üretimin düşmesine yol açıyordu. Herkesin öğle yemeğinde farklı birşey yemek istemesinden ise, söz bile açmamalı; kimi kuru fasulye istediyse o gün misalen bir diğer kısmı nohut, bir diğer kısmı ise kıymalı patates istiyordu illa iri taneli etli yemek yapılacaksa. Yanında pilav prinç olmasındı bulgur olsundu, yahut tersi. Ya hoşaf? Yoğurt yahut cacık niçin yok? Masada da yemek yenmez ki, sofra kurulsun yere alışık olmayan için. Ekmek yerine de yufka konsun…
İşte böyle zamanlarda, Gelibolu taraflarına bakıp da “—Peki, sen nasıl başardın Gazi Paşa?” diye hayıflandığı çok olmuştur mühendisin…
En büyük kapılar, en çetrefil kilitler bile küçücük bir anahtarla açılabilir. Bunu mühendis de bilir elbet. Gelgelelim insan her zaman çıkaramaz hangi bilgisinden nasıl yararlanması gerektiğini, özellikle sıradışı, standart dışı olaylar karşısında. İşte mühendisin bunu farkedip, fabrikada üretim patlamasına yol açmasına ise on gün vardı, Donanma kahvehanesinin çaycısıyla kavga ettiği gün.
Satış müdürüyle akşamları “stres atmaya” Donanma’ya giderlerdi bazı bazı. Denizi, martıları, gelip geçen tekne ve gemileri seyretmek gerçekten de dinlendirirdi insanı. Dahası, çakıllı da olsa, üç beş metre karelik avuçiçi kadar küçücük bir alan da olsa, sahil kıyısı sayılabilecek tek yer kahvenin hemen dibindeydi ve ancak orada duymak mümkündü karaya vuran dalga sesini. Bir simit de alır, ufalar havaya atarsanız, martılar kavga döğüş kapışırdı. O akşam gelen çayın bardağı lekeliydi, hem de gayet barizce. Mühendis içmedi, geri gönderdi bağıra çağıra. Çünkü garson dolu bir bardağı geri götürmek istememişti, müessesenin itibarı bakımından. “—Peki o zaman kalsın. Sen bir tane daha getir.” Yine olmazdı, iki kişinin önünde biri dolu üç bardakla ne farkı vardı onu geri götürmenin? Kaptı çayı, yere döktü. “—Hadi, git şimdi getir.” Garson söylene söylene, kafa boyun büke büke gitti…
Gelen bardak da lekeliydi, rujlu!… Fırladı mühendis, içeri gitti; dosdoğru ocağa. Ocakçı, orta yaşlarda sarışınca, tıknaz ve biraz da keldi, üstelik de şaşı. Mühendis bunları farkedene dek çoktan avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Ocakçı ellerini kuruladı. “—Sinirlenme beyim, değiştiririz.” sözlerini işitince zıvanadan çıktı mühendis. “—Değiştirdiniz zaten, İkinci gelen de lekeliydi…” “—E, senin şansın yoksa ben ne yapayım.” dedi ocakçı. İşte o an, insan ya çöker kalır yahut cinayet bile işlerdi. Mühendis ise, dedikleri hiç anlaşılmayacak kerte bağırdı boğazı yırtılırcasına, tüm kahvehane sakinlerinin şaşkın bakışları altında…
Bu olay da çabucak duyuldu, yayıldı. Ertesi gün işçiler arasında bir tuhaflık vardı fabrikada. Sabahleyin, dudaktan kulağa bir iki fısıldaşma oldu, duymamış eksikler tamamlandı. Kimi ürkerek baktı başmühendise, kimi gülümseyerek. Pek konuşma da olmadı işliklerde. Yemekhane gürültüsü de zayılamış mıydı hafiften, yoksa öyle mi geliyordu durumu bilenlere? Belli ki, ramak kalmıştı mühendisin adının çıkması için deliye… Neyse ki, sonraki günlerde fazla bir mesele çıkmadı… Ne yapıldı, nasıl başarıldıysa balıkların içinin temizlendiği mermer tezgâh çatladı, iki gün sonra da su borusu. Sızıntı duvardan aktı, duvarın kenarı tamir edilene dek çürüdü, yosun bağladı. Bir de oda büyüklüğündeki soğutuculardan birinin sigortası attı. Sözümona teknisyen tamir edeyim derken, tüm elektrik sistemi yandı…
Çanakkale’de en zor işlerden biridir boş bir gece geçirmek. Televizyon izlemeyecekseniz, kahvehanelere çok gittiyseniz ve yine gitmek istemiyorsanız, içkiyle serhoşlukla da aranız pek yoksa, hele boş ve lüzumsuz konuşmaktan hoşlanıyor değilseniz, gerçekten de çok zordur işiniz…
Tuna Nehri üzerinden donmuş ton balıkları gelirdi köhne bir gemiyle. Ne kadar da güzel biçimleri vardı. Mühendis, gider onları seyrederdi gemiden indirilip kamyonlara yüklenirken iskelede. Kendini tanıtıp, kontrol etme bahanesiyle onlara dokunduğu, avucuyla sıvazladığı çok olmuştur. Bir de bazen motorla veya vapurla karşıya geçer gelir, uzaktan kentin ışıklarını seyrederdi. Başka? Başka yapacak hiçbirşey yoktu ve erken yatardı. Erken de kalkıp, iş saatine dek evde dört dolanırdı. İşte o yaşlarda bir erkek bunca yalnızsa ve yalnızlıktan canı bunca sıkılıyorsa ortada çok ciddi bir sorun var demektir ve bu sorun giderek büyüyebilir. Patron, askerlik arkadaşına da söylemişti bu tespitini. “—Mühendis beyin evde bir eşi, iki üç de çocuğu olsa, parlayıp bağırıp çağırmaz.”dı böyle olur olmaz nedenlerle. Demek ki, asıl suçlu; olmayan bir eşle iki üç çocuktu bu hesaba göre. Boşuna dememişler, “Balık baştan kokar.” diye…
Böyle böyle, dokuz gün geçti o lekeli bardak kavgasının üstünden. Sürekli yağmur yağıyordu son günlerde. Gerçi makam arabası vardı, yine de rahat bir kıyafet diye eşofmanla gidip geliyordu mühendis işine. Bir de oldum olası bayılırdı, öğrenciliğinden bu yana Rooswelt botu, hani şu askerlerin giydiğinden, giymeye. Uzun bağcıklarını çapraz bağlamak her sabah, haftada bir boyatmak cilalatmak, sonra da kendine özgü sesini işite işite yürümek özgüvenini tazelerdi belki de yere daha sağlam bastığı duygusu uyandırırdı giyende. Sabahleyin eşofmanını giymiş, altına ve üstüne kokular sıkmış sürünmüş, şoförünün cep telefonunu da çaldırmıştı. Sıra gelmişti botları giymeye. Açtı kapıyı baktı ki, botlardan biri var. Biri yok paspas üstünde. Çevreyi kolaçan etti gözleriyle. Hiçbir iz bulamayınca, bekledi şoför zile bassın diye. Az sonra o da oldu. Mühendis, kapı telefonundan seslendi, yukarı çağırdı. Gelirken de sağda solda botu görüp görmediğini sordu. Birisi yanlışlıkla çarpıp aşağıya düşürmüş olabilirdi. Ne alt ne üst katlarda vardı botun teki. İşe de terlikle gidilmez ki. O ara, Çanakkale’de pek yaygın değilse de, bu daireler “super lüks” olduğu için apartmanın kapıcısı vardı, kapıcı geldi; ekmek dağıtıyordu. Ona söylendi botun yokluğunu. Ekmek sepetini eğildi kapı dibine bıraktı, kapıcı. Alt kata indi, elinde botun tekiyle döndü. O arada, kapısı önünden botun tekini alacağı için, ziline basıp haber vermeyi de ihmal etmemiş, konuşma sırasında da alt kattaki komşu, botu bir köpeğin getirdiğini söylemişti. Bunları da anlattı kapıcı. Zaten bir kısmı duyulmuştu yukarıdan ve mesele anlaşılmıştı. Demek üst katların birinde oturan bir komşunun bir köpeği vardı ve geçerken botu ısırıp yahut bota çarpıp aşağı düşürmüştü. Sevindi ve teşekkür etti. Kapıcıdan ekmek almıyordu mühendis, kapıcı da yan kapının ziline bastı. Ses çıkmayınca, iyi günler dileyip öte yana geçti.
Mühendis önce, yeni bulunan teki giymiş bağını sıkılamaktaydı ki aklına geldi, dikildi. “—E, sen niçin bulamadın peki?” dedi, şoföre. O, öbür türlü bot sanmış meğerse, hani şu denizde yüzenlerden. İnsaf!… “—Bak, kapıcı senden daha akıllıymış, gördün mü?” “—Ama efendim, o her gün görüyor kapı önünde.” Suç mühendisin kendisindeydi zaten, malını bilmezmiş gibi konuşmuştu yine. Kapıyı kitlerken, “—Askerde bot giymedin mi sen?” dedi. Giymemiş şoför bahriyeliymiş ve bahriyeliler bot değil kundura giyermiş. Eskiden tüm gemiler ahşapmış ve güverte çizilmesin aşınmasın diye tüm er, erbaş ve zabitler… “—Tamam. Sus artık. Anladım.”
Dışarıda sicim gibi yağıyordu yağmur, Semadirek taraflarında da üst üste şimşekler çakıyordu. Akşama doğru hava biraz açılır gibi olduysa da Donanma’ya gitmediler satış müdürüyle. Dokuz gündür gitmiyorlardı zaten. Özellikle o gün hiç cesaretleri yoktu, çünkü ton balığı gemisi Marmara’daki fırtına yüzünden gelmemiş, üretim tüm gün aksamıştı. Sinirden, dumanı tütüyordu mühendisin. Makam otosuyla Kepez tarafına gittiler. Erkence döndüler.
Hemen her gece düzenli olarak, işgünlüğü tutardı bir tür kaptanın seyir defteri gibi, gün içinde olanları, neler yapılıp hangi işlerin aksadığını üşenmez, ayrıntısıyla yazardı dizüstü bilgisayarına. Sonra da internette dolaşırdı biraz, Japon sitelerini tarardı çoğunlukla. Az sonra cep telefonu çaldı, fırtına yüzünden geciken ton balığı gemisi, Gelibolu önlerindeydi ve az sonra iskeleye demirleyecekti.
İnternetten çıktı, makinenin kapatma düğmesine bastı, kapanmasını beklemeden üstünü değişmeye başladı. O arada şoförünü telefonla aradı, çağırdı. Hazır olunca pencere önüne geçti, geminin gelişini beklemeye başladı. Kapı zili çalınca, fırladı. Açtı kapıyı, botun teki yine yok…
Ama fazla sinirlenmedi bu kez; botun öbür tekini giydi, tek ayak seke seke, merdiven trabzanına tutuna tutuna alt kata indi. Henüz merdiven ortasındayken bakınıp, alt kattakilerin hiçbirinin paspasında bot olmadığını fark edince kalakaldı ortada. İşte bunu hesap etmemişti!.. Şoförünü cebindeki telefondan arayıp kapıcının ziline basmasını söyledi, ama şoför bulamadı hangisidir kapıcı zili. Doğrusu ya, mühendis de bilmiyordu. Nasıl bilsin? Dışarıdan gelirken hiç gerekmemişti ki kapıcı, lazım olduğunda daire kapısı yanındaki dahili telefondan çağırırdı. Yine tek ayak seke seke, merdiven trabzanına tutuna tutuna ve bu kez yukarı ve güçlükle çıkacaktı. Zil yine çaldı. Daire kapısını açtı, ayağındaki tek botu çıkarmadan başı ve yarı gövdesiyle uzanıp dahili telefondan kapıcıyı aradı, yukarı gelmesini söyledi. O arada, apartman kapısının açma düğmesine de bastı. Önce kapıcı, ardından da şoför geldi. Şoför durumu anlayınca gülümsemeye değil, sözcüğün tam anlamıyla sırıtmaya başladı. Bir parça olsun haklıydı da, mühendisin durumu gerçekten komik görünüyordu. Botsuz ayaktaki çorap kırmızı renkliydi ve topuğu delikti. Kapıcı niçin sırıtmıyor yahut gülümsemiyordu peki?… Kapıcı kuzu kuzu indi alt kata ve tam alt dairenin ziline bastı, özür diledi durumu anlattı. Bu kez yoktu bot, kapıcı eli boş döndü. Konuşmalara kulak kabartan mühendis, zaten duymuştu. “—Şu köpeğin sahibi komşu hangi dairede oturuyorsa, çık da ona bir sor bakalım.” dedi üst katları başıyla işaret edip. Kapıcı “—Bu apartmanın müteahhidi.” dedi. En üst katta, kendisi için özel yaptırdığı dairede oturuyordu. Yine kuzu kuzu ama bu kez iki kat yukarı çıktı kapıcı. Zil sesi duyuldu ama kapı açıldığı duyulmadı ve kapıcı indi aşağı. “—Hah.” dedi mühendis “İster misin köpek taa dışarıya dek götürmüş olsun.” Geçerli bir tahmin değildi bu, çünkü öyle olsa müteahhit mutlaka görürdü o kadar uzun zamanda. Mühendis söylene söylene oturdu eşiğe, ahşap parkenin üstüne çıkardı ayağındaki teki, bıraktı paspas üstüne. Geçti içeri, terlikle çıktı. “—Gidelim.” dedi, kapısını kilitlerken bilerek biraz oyalandı. Şoföre, “—Sen önden in!” dedi. Kapıcıya da, “—Yarın sabah ekmek dağıtırken benim zile de basıver.” dedi. Şapıduk şupuduk inerken de, kapıcı cevap verdi. “—Emrinizdir beyim.”
Gece yarısına doğru döndü eve. Henüz çıkarken, merdiven ortasındayken fark etti ki, o bıraktığı teki de yok botun. Nasıl kızdı, nasıl öfkelendi ama; küplere bindi. Dan diye çarptı kapattı çelik kapıyı. İçeride bağırdı çağırdı söylendi kendi kendine. Yarın sabah ne yapacak, ne giyecekti? Çaresizlik en kötü şeydi. Gece yarısı ne yapabilirdi ki?… Buz gibi suyla duş aldı… Banyodaki sözleri ise, ağza alınır gibi değildi doğrusu. Hele kimsenin aile terbiyesi müsaade etmezdi nakletmeye…
Kapıcının ziliyle uyandı. Koşar adım gitti kapıyı açtı. Botların ikisi de kapı önündeydi. Kapıcı ise, iki adım geride durmuş, bir kolunun dirseğindeki sepetten çıkardığı ekmeği öbür koluyla uzatmış bekliyordu. “—Yok ekmek almayacağım. Bu botlar nasıl geldi buraya?” Kapıcı aşağıda, apartman boşluğunun dibinde bulmuş ve getirmişti az önce. Eğilip botları aldı mühendis, evirdi çevirdi, sevip okşadı adeta. Tozlanan kenarlarını eliyle sildi. Sonra yere bıraktı. “—Ne diyecektim? Hah, işinden memnun musun? Bizim fabrikada çalışmak istersen ben hallederim, gözüm tuttu seni.” dedi. Kapıcı kem küm ediyordu ki, merdivenin alt basamaklarında orta yaşın üstünde ak saçlı biri belirli. “—Nedir bu çektiğimiz senden!?” Pijama, terlikliydi. Bir nedenle kapıcıya öfkelenmiş olmalıydı. Mühendis, kapıcıya yineledi; “—İşini iyi yapanları çevremde görmek isterim.” Duyduğu ses hayli irkilticiydi. “—Sen git de aynada kendine bak.” Pijamalının nefesi yüzüne geliyor, ağzındaki eksik dişler görünüyordu.
O sıra yukarıdan havlama sesi duyuldu. Mühendis, köpeği göreceği merakıyla kaldırdı başını. “—Bütün gece gürültü etmişin. Komşular şikayetçi. Dan dun pencere, kapı açıp kapamışın.”
“—Kim? Ben mi?”
“—Sen tabii, kim oturuyo bu dairede başka?”
O ara yukarıdan tok bir “—Günaydın!” sesi duyuldu. Gayet şişman bir adam önde finosu, aşağı iniyordu. Adam o denli şişmandı ki, geçsin diye yoldan çekildiler. Kapıcıyla, pijamalı duvara yapıştı adeta. Ama cevap veren olmadı şişman adama. Çünkü, mühendis şaşkın, kapıcı suskundu. Pijamalıysa, konuşup duruyordu durmamacasına. “—Yeter kardeşim yeter! Bu apartmanın bir adabı var.”
Şişman adam geçmedi, bekledi. Nezaketindendi her halde. “—Ben sizi tanımıyorum.” dedi mühendis ve pijamalı gürledi. “—Tanısan kaç yazar. Hep senin hakkında şikayetler geliyor komşudan.” Haaa! Apartman yönetici olsa gerek. “—Yönetici siz misiniz?” Pijamalının gözlerinden başlayan bir gururlu gülümseme yüzüne yayıldı. Kendini üstün hissediyordu demek. Madem öyle, “—Benim de şikayetim var. Birileri botlarımı çalıp duruyor kapı önünden.”
“—Sen de içeri koyacaksın o halde.” dedi, şişman adam. Mühendis o yana baktı, “—Yerler ahşap parke, ıslak botlar mahveder ama.”
Şişman adam da karşılık verdi: “—Burası apartmanın ortak alanı. Burayı özel maksatlarla kullanamazsın. İçeri al botlarını.” Ne münasebet. Açığa koymuyordu ki, mermer eşik üstüne koyuyordu botlarını. Şişman adam parladı, pijamalıya bakarak: “—Köylü işi bu.” dedi; geçende de bir müşteri aile götürmüştü, satılık bir dairesini göstermek için. Merdivenden çıkarken, kapı önündeki pabuç ve terlikleri gören ailenin genç kızı “—Köylüler de var bu apartmanda anne.” demişti annesine. Sonra da satın almamışlardı o güzelim daireyi. Yönetici tamamladı: “—Bir gazete koy kardeşim altına.” Gazete alıp okumazdı ki mühendis, internetten bakardı. “—Alıp oku o zaman.” dedi yönetici. Durumu kavramaya, kavradıkça da kızmaya başlıyordu artık mühendis. “—Bir bu eksikti. Bundan sonra gözüm botların üstünde olacak. Elleyeni yakalarsam, mahvederim.” dedi. Kapıyı da konuyu da kapatmaya niyetliydi, eli kapıya gitti. Vazgeçti, eğildi aldı botları yerden, kapıcıya gösterdi. “—Köpek götürmüş dedin ama, diş izi falan yok bunlarda. Hani, nerede?… Hem bu köpek benim botlardan küçük, nasıl kaldırıp taşımış? Hım?…”
Müteahhit ufak ufak ilerlemiş, konuşmalar sırasında, kapı önünü geçerek alt kat merdivenine yönelmişti. Beli trabzana değiyordu, omzu duvara. Henüz hızını alamamış mühendis devam etti konuşmaya. “—Hem madem yöneticisiniz, sizin de dikkat etmeniz gerekir, apartman içindeki hırsızlık olaylarına. Üstelik, bu apartman pis, şuraya bak. Her yerde çamurlu pabuç izi. Her yerde kireç, boya badana izi. Her ay onca para veriyoruz aidat diye. Nereye gidiyor bu para?” Hiç beklemediği bu çıkış karşısında yönetici biraz duraladı, yutkundu ve kapıcıya “Sen işine bak. Çık yukarıya.” manasında baktı. Kapıcı ayrıldı. “—Onlar inşaat pisliği, müteahhidin yaptırması lazım.” “—Söyleyin temizletsin o halde!”… Yöneticinin söyleyeceği hiçbir şey yoktu, kalmamıştı. Kem küm etti. “—Söyledim kaç kere.” diyebildi. Üstünlüğü ele aldığını hisseden mühendis yüklendi. “—Görevinizi tam yapın o halde. Vardır bir cezası falan. Nereye gerekiyorsa başvurun. Ben de …” yardımcı olayım, yahut olurum gibilerden bir şey diyerek devam edecekti ki, söz boğazında kaldı. “—Ne uğraşayım, akıllı olup bin deliyle uğraşacağıma deli olayım bin akıllı benimle uğraşsın.” Yönetici trabzana tutunup, duvara dayanıp döndü, aşağı inmeye başladı. Mühendis ise, daha önce hiç duymadığı, duymasının mümkün olmadığı o son cümleyi anlamaya, manasını sökmeye, hazmetmeye çalışıyordu. Botlar da elindeydi halâ.
Derken, bir anahtar döndü, kilit çözüldü, kapı açıldı mühendisin kafasında…
Hemen o hafta sonu tatil gününden başlayarak, üzerinde birkaç gün çalıştı ve yepyeni makine gibi bir düzen kurdu fabrikada. Ceza ve ödül sistemi getirdi. Hatalı yapanın, yanlış iş yapanın yol açacağı zarar ücretinden kesildi, takdir edilen işçinin ücretine de zam yapıldı. Kadın erkek, tüm işçiler üç gruba ayırıldı: önişçiler, işçiler ve başişçiler olmak üzere. Her grubun ücreti bu sırada artıyordu. Dahası, başişçilerden isteyenler ve uygun görülenler şirketin desteğiyle iki yıllık meslek okullarına gidebilecek ve uzman işçi yahut teknisyen olabileceklerdi. Kısa bir meslek içi kurs sürecinde bu sistem anlatıldı herkese. Ardından taşlar yerine oturdu ve neredeyse hiç aksaklık çıkmadı, hiçbir alet edevat kırılmadı. Gelen yaz mevsimiyle birlikte ham malzeme de artınca üretim ve kazanç grafikleri yukarı döndü. Bir de, işçilere ceza ve ödül verebilmek gerekçesiyle fabrikanın her köşesine kurulmuş kameralı izleme sistemlerinden bir adet de evine daha doğrusu kapısına kurdurttu mühendis. Botları bir daha da elleyen bile olmadı.
Botlar, gündüz durmuyordu pek kapı önünde ama geri kalan alanı boydan boya dolduran tam dört çift naylon terlik gece gündüz oradaydı. Kapıcı temizlik yaparken bile, yerinden hiç oynatılmadı. Bir iki kez, fino kokladıysa da, artık o kadarı sayılmazdı…
Geçen kış nişanlanmıştı, patronun kızıyla. Düğün bu kış. O gün gelsin de hele, bakalım eşikten kalkacak mı bu terlikler, botlar?…

Yine BIST XU030 endeksi hkk.

İçtenlikle belirteyim, https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/18/bist-xu030-endexi/ adresteki BIST XU030 endeksinin desteğini aşağı yönlü kırmayacağı, bileakis yükseleceğini tahmin etmekteydim. Ama akıllı bir borsa simsarı, yani AL/SAT işlemcisi için bu tür tahminlerin pek de önemi yoktur doğrusu. Olmaması gerekir, daha doğrusu.
Yapılması gereken 1) destek kırılma olasılığını karşılamak için oraya bir SAT_ım (ŞORT) pozisyonu açacak ALGOBOT yerleştirmek ve 2) direnç aşılma olasılığını karşılamak için de 10220 dolayına bir AL_ım (LONG) pozisyonu açacak ALGOBOT yerleştirip beklemekten ibaret idi.

Bu kadarını yapmak için de borsa falan bilmek, ‘finansal okur yazar’ mazar hele de uzman muzman olmak gerekmez sanırım.
İleride biraz daha karmaşık, daha akıllı ve daha başarılı olmaya aday algobotlardan söz açacağız.

BIST XU030 endeksi ve algo/botlar

Alttaki grafik BIST XU030 endeksinin haftalık periyodlu güncel grafiğidir ve bu grafik https://blog.metu.edu.tr/caglart/2024/10/18/bist-xu030-endexi/ yazımızdaki bir saat periyotlu grafik ile karşılaştırıldığında görüleceği gibi; yüksek frekanslı algo/bot işlemi yapmak için küçük periyotlu veri kullanmak gereklidir.

“Çin niçin

alttaki konuya böylesi büyük kaynak ayırıyor; onca başka sorunu çözmek yerine?” diye soranlar bilimin öneminden habersiz olanlardır muhakkak. “Nötrinoların ekonomiye katkısı”nı kim araştıracak?

AYKIRI SORULAR -5-