Açlık Sanatçısı-Kafka

Açlık sanatçısının günden güne azalan ilgiye rağmen bir kafesin içinde sanatını sürdürmeye çalışmasını anlatır. Basit biz özetle kitabın konusu budur. Aynı Dönüşüm ve Dava kitaplarında da  olduğu gibi Kafka’nın yaptığı ironiler, betimlemeler ve vermek istediği mesajı öğrenmek merakı bizi okumaya devam etmeye sürükler.

“Son yıllarda görkemini kaybeden bir sanattı açlık sanatı.”

Sanatının görkemini kaybetmesine rağmen kendisini sanatına adamıştır açlık sanatçısı. Sanatçıyı hayata bağlayan şey seyircilerin gözleri ve ifadeleridir. Fakat zamanla ifadeler kaybolur. İzlenmez ve merak edilmez. Bunun üzerine menajer değiştirir ve bir sirkte işe girer. Komşusu kaplandır ve çoğu insan kaplanı izlemeye gelir. Zamanla sirk görevlileri sanatçıyla ilgilenmemeye başlarlar. Devletin “Açlık sanatçıları en fazla 40 gün aç kalabilirler.” kuralı vardır. Sanatçı bu kuralı çoktan aşmıştır. Fakat devlet bu sayıyı artık umursamaz. Kendisini hayata bağlayan şeyi kaybedince sanatçımız artık hayat sayfasının sonuna geldiğini fark eder.

Buraya kadar aklımdaki tek soru şuydu: “Kafka, ne anlatmak istiyorsun artık söyle.” O anda Kafka bana cevap verdi:

Öteki günler kadar sıradan görünen bir günde sirk görevlileri sanatçımızı hatırlayıp kafesine girerler. Görünmeyecek kadar zayıftır ve kendisini samanların arasında bulurlar.

  • Hala aç mısın? Daha ne kadar sürdürebilirsin ki!
  • Hepiniz beni affedin.
  • Elbette, seni affediyoruz.
  • Tek dileğim insanların bana saygı duymasıydı.
  • Saygı duymaz olur muyuz?
  • Fakat duymamalısınız.
  • Az önce saygı duyulmamaktan şikayetçi değil miydin? Şimdi ise duymamamız gerektiğini söylüyorsun!

Açlık sanatçısı burada son sözlerini söyler ve der ki:

  • Çünkü sevdiğim yiyecekleri bulamadım. Bir tanesini bile bulmuş olsaydım, emin ol bu kadar yaygaraya gerek kalmadan karnımı bir güzel doyururdum, hepiniz gibi.

Açlık sanatçısı gömülür. Boşalan kafese genç ve diri bir panter yerleştirilir. Yerleşen panteri görmeye gelen seyircilerle beraber kafese hayat dolar.

Sevgili Kafka; sana olan saygım ve sevgim sonsuz. Verdiğin mesajlarsa çıkarması güç ve derin.

Hayata neden geldiğimizi bilmiyoruz ve kendimize bir amaç arıyoruz. Hayatın ve karşı geldiğimiz halde kölesi haline geldiğimiz sistemin bize sunduklarına avuç açıyoruz. Doğ, büyü, para kazandıracak bir bölüm oku,para kazandıracak bir iş bul, evlen, çocuklarına bak, bolca tüket, çocuklarına aktar, tüketimi devam ettir ki sistem devam etsin. Açlık sanatçısı hayattan tat alamaz, kendine dünya yaratmıştır. Bu dünya aykırı olanı dışlayanlar tarafından yıkılır.

Dönüşüm-Franz Kafka

Rahatça yatağa başını koydun. Olmasını istediğin şeylerin rüyanda olduğunu gördün. Mutlu bir şekilde uyandın. Kalkıp işe veya okula gitmek için hazırlanman gerekiyor. Bacaklarını hareket ettiremediğini fark ediyorsun. Uzuvlarını hisettiğinde fark ediyorsunki böceğe dönüşmüşsün. İmkansız mı? Ama Gregor Samsa bir sabah uyandığında böceğe dönüştü.
Samsa ailesinin evinde yaşar ve evin gelirini sağlar. Kardeşine çalıştığı işten kazandığı parayla konservatuar hayallerine maddi destekte bulunur. Samsa aslında bir sürüden ayrılıp birey olma yolunda ilerlemeye çalışan bir koyundur. Toplumun ona dayattığı sorumlulukları, ahlaki değerleri, görüşleri ve görevleri yerine getirmeye çalışırken sistemden çıkmak ister. Topluma karşı çıkışı ve birey olma isteği bilinçaltında başlar ve bir gün uyandığında böceğe dönüşür. Toplum çizgisinin dışına çıkar ve alışılagelmeyen görüntüsü yüzünden ailesi tarafından dışlanır, başkalaşır. O artık ailenin bir bireyi değil, sadece bir böcek olarak görülür. Günden güne sevgisizlikten eriyen Samsa,
Franz Kafka’yı nedense kendime hep yakın bulmuşumdur. Kendisini anlayabildiğimi düşünmekteyim.
Klişe olduğu kadar doğru olan bir söz var. Ailemizi kendimiz seçmeyiz, arkadaşlar bizim seçtiğimiz ailedir. Ne kadar doğru? Herkesin kendi doğrusunun olduğu dünyada kim kime ne kadar uyacak? Birey olma yolunda ilerleyen insan ahlaki değerlere ne kadar uygun kalabilecek? Ahlaki değerler, kendi doğrularımızla uyuşmuyorsa? İyi bir aileye denk gelmişsen eğer şanslısındır. Seni her anında destekleyebilen ve sana değer verdiği kadar da bunu gösteren bir aileye denk gelmişsen daha da şanslısındır. Samsa şansızdı. Ailesi, Samsa sistemin kölesi olmaktan vazgeçip birey olma yolunda ilerlediğinde Samsa’yı dışladı, yok saydı, iğrendiler. Uyuşmuyor. Sonra böceğe dönüşüyorsun. Seni çok iyi anlıyorum Samsa. Böcek olarak uyandığım günler adına sevgisisiz ruhuna sevgilerimi yolluyorum.

Kafes-Josh Malerman

İnsanların gördüğü bir “şey” ya da “şeyler”, insanları öldürücü bir deliliğe çekiyor ve intihar etmelerine sebep oluyor.  Ne olduğu, neden olduğu, nasıl olduğu bilinmiyor, görülmediği takdirde. Bu “şey” var olduktan beş yıl sonra Malorie ve iki çocuğu radyo frekansı sayesinde öğrendikleri “güvenli” yere gitmenin hayaliyle nehirden geçmeleri gereken yola çıkıyorlar. Nasıl mı? Tabiki de gözleri bağlı bir şekilde. Elleyerek, duyarak ve hissederek nehirde hayatta kalmaya çalışıyorlar. Tek bir hata ölüme yol açabilir. Akıntıya sürüklenebilirler, yolda “şey”i görüp delirmiş olan bir insanın pençesine düşebilirler.

Stephen King tadında bir kitap. Soluksuz bırakıyor ve bölümde “Ben olsaydım ne yapardım?” diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Belirsizlik ve zaman zaman zamanda gerilim duyguları yanınızda beliriyor. Aynı konuların işlendiği kitaplar arasında kendini göstermiş bir kitap ki filmi çekilmiş. Kitapları tercih eden biri olarak şaşırtıcı bir şekilde filmdende zevk alıyorsunuz. Gerilim filmlerinin klişesi olan aşk konusu az işlenmiş ve konudan sapmamış. Kötü haber, kitap yarıda bitiyor. Bu “şey”in gelişmesi, yok olması, insanlığın kurtulması sizin hayal gücünüze kalmış. Yazara o kadar çok sormuşlar ki Twitterdan, açıklama yapmış; ikinci kitap yok. Sevgili Malerman, ilhamının gelmesi dileğiyle. Gelebilir mi? Çünkü gelmeli. Gelsin yahu.

Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş-Jose Saramago

Kitaplar ayrı bir dünyadır ve bizi yansıtır. Olmasını istediklerimizi, olmamasını istediklerimizi, ütopyalarımızı ve anlatamadıklarımızı dile getirir.

Çok sevdiğimiz biri hayatını kaybettiğinde ölümleri durdurmak isteriz. Keşke sonsuza kadar yaşasa, ya da ben ölene kadar yaşasa. Peki ya ölümler dursa? Sevdiğimiz insanlar ölmese ve hepimiz mutlu mesut yaşasak? José Saramago’nun 1998 Nobel Edebiyat ödüllü kitabı Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş,  ütopyayı anlatır. “Bir gün, ansızın ölümler dursaydı ne olurdu?” Saramago bizi acı gerçekle yüzleştiriyor. 

“İnsan olmanın ne demek olduğunu her geçen gün daha az bileceğiz.” Kehanetler Kitabı

Kitap adının bilinmediği bir ülkede, ölümlerin ansızın durmasıyla başlıyor. Ertesi gün ve devam eden günlerde de o ülkede kimse ölmüyor. Hasta olan, vurulan, kaza geçiren, aslında ölmesi gereken insanlar ölmüyor. Ölümün ülkeyi terk etmesiyle beraber ülkede korku başlıyor. Hastaneler ölmesi gereken insanlarla dolup taşıyor ve çalışan insan sıkıntısı, sağlık malzemesi sıkıntısı ortaya çıkıyor. Cenaze düzenleyen insanların işleri bir anda kesiliyor ve artık para kazanamaz hale geliyorlar. Para kazanmak için ne kadar çirkinleştiklerini görüyoruz sonradan. Hastaneler dolu olduğu için, insanlar hastalarına evde bakıyorlar fakat bu ev ortamında gerginlik yaratıyor, hastalar acı çekiyor. Aileler hastalarına “Ölse de kurtulsak.” gözüyle bakıyor. Ülkedeki açlık, ekonomik kriz, hijyen konuları bir kenara insanların hastalara ölse de kurtulsak gözüyle bakması bir kenara.

Türkiye’de ölümlerin durduğunu düşünüyorum. Çoğu insanın özel hastaneye verecek kadar parasının olmadığı malum. Devlet hastanelerininde mükemmel olmadığı aşikar. Ekonomik kriz, enflasyonla topyekün mücadele! Siyasetin her işe burnunu soktuğunu ve burnunu sokunca işlerin çirkinleştiğini biliyoruz. Ölümlerin durduğu zamanda insanlar bunu nasıl siyasete bağlardı, merak konusu. Bunalımın, bıkmışlığın, depresyonun olduğu ülkede biz olsaydık ne yapardık?

Merhaba!

Merhaba! Ben İdil Koçaslan. Odtü Kuzey Kıbrıs Kampusu’nda Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okuyorum. Kitap okumayı seviyorum. Blog’umda okuduğum kitapları anlatacağım. Bunun beni boş zamanlarımda daha çok kitap okumaya yönlendireceğini düşünüyorum! İyi okumalar 🙂