Quine- İki Dogma

Hangi Deneyimciliğin Hangi İki Dogması: “İki Dogma”da yıkılan, savunulan ve tekrar yapılandırılan tam olarak nedir?

Quine’ın 1951 tarihli ve kısaca “İki Dogma” (İD) olarak bilinen meşhur makalesinin tam olarak neyi ve nasıl kanıtlamaya çalıştığını açığa çıkarmaya çalışmak bu çalışmanın ana hedefidir. İD son derece çetrefilli bir akıl yürütme izlediği için Türkiyeli okura onun tarihsel arka planını verirken ve argümanın ana hatlarını ortaya çıkarırken anlaşılması en zor kısımlarına yoğunlaşıyor ve sıklıkla karşılaşılan yanılgıları düzeltmeye çalışıyorum. İD temelde çözümsellik kavramının amaca uygun ve tutarlı bir açıklama-yorumunu (explication) içlem kavramları aracılığıyla ne doğal diller ne de semantik kurallara göre inşa edilmiş yapay diller için verilebileceğini göstermeye çalışır. Bunun nedeni içlem kavramlarının (yani: içlem-anlam, eş-anlamlılık, tanım gereği doğru olma, zorunlu doğru ve iç-çelişkililik gibi) kendisinin açıklamaya çalıştıkları şey olan çözümsellik kavramından daha az açıklanmaya muhtaç olmamasıdır. Çözüm kaplamsal yaklaşımdır. Buna eşlik eden şey indirgemeciliğin yerini holizmin almasıdır. Böylelikle spekülatif metafizik ile doğa bilimi arasında olduğu varsayılan ayrım belirsizleşecektir.

Quine’ın kendi kaleminden makalenin (1951) özet kısmı:

“Çağdaş Deneycilik (empiricism) büyük bölümüyle iki dogmayla
koşullanmıştır. Birisi, çözümsel (analytic), ya da olgu durumlarından bağımsız, doğrularla bireşimsel (synthetic), yani olgular temeline oturan, doğrular arasında temelden bir ayrılık bulunduğu inancıdır. İkinci dogma da indirgemecilik (reductionism), yani her anlamlı bildirimin dolaysız deneye yönelten terimler üzerine bir mantıksal yapıyla eşdeğerli olduğu inancıdır. Ben bu iki dogmanın da temelsiz olduğunu savunacağım. Göreceğimiz gibi, bunları bırakmanın sonuçlarından biri, kurgusal metafizikle doğal bilimler arasında varolduğu kabul edilen sınırın belirsizleşmesi olacaktır. Öteki sonuç da pragmacılığa doğru bir kaymadır.” (Quine, 1987, s. 9)

İçindekiler

  1. Amaç ve Tarihsel Arka Plan
  2. İki Dogma’nın Ana Argümanının Ana Hatları
  3. Türkçe çeviriden uzun ama çok faydalı bir blok alıntı
  4. Bitirirken
  5. Kaynakça:
  6. İlave okumalar
  7. İlgili girdiler
  8. Yazar ve atıf bilgileri:

 

1.    Amaç ve Tarihsel Arka Plan

Willard Van Orman Quine 1951 senesinde kendisinin başta pek de önemsemediği bir makale yazdı. Tam adı şudur: “Yakın Dönemli Felsefenin Ana Yönelimleri: Deneyimciliğin İki Dogması.”[1] Dogma sözcüğü TDK Büyük Sözlük’e göre şu anlama gelir: “Belli bir konuda ileri sürülen bir görüşün sorgulanamaz, tartışılamaz gerçek olarak kabul edilmesi; Doğruluğu sınanmadan benimsenen, bir öğretinin veya ideolojinin temeli yapılan sav.” Gerçekten de Quine bu iki dogmayı (yani: analitik-sentetik doğrular şeklindeki mutlakçı ve içlem-temelli dualite ve modern deneyimciliğin radikal indirgemeciliği) çağdaş deneyimciliğin sorgusuz sualsiz kabul edilen ve kesinlikle deneyimsel olmayan iki metafizik kaidesi olarak görmüştür. (Yani: akla yatkın gözükmesinin deneyimsel temelli değil ama tümüyle önsel olması bakımından –“… for all its apriori reasonableness …” (Quine, 1951, s. 34).) Bahsi geçen yakın dönemli felsefe ülkemizde (tartışmalı şekilde) mantıksal deneyimcilik veya mantıksal deneycilik olarak bilinir. Esasen geçtiğimiz yüzyılın yirmili, otuzlu ve kırklı yıllarında ortaya çıkmış, gelişmiş ve bir süre baskın felsefe biçimi olarak kalmış bir felsefe yapma çeşididir. Genelde ülkemizde Carnap ile neredeyse eşanlamlı olarak kullanılır. Bu felsefe okuluna deneyimcilik denmesi biraz tuhaf olsa da “Quine neden deneyimciliğin dogmalarından” bahsetmiştir sorusunun cevabı –sıklıkla ihmal edilse de– oldukça basittir. Quine açısından birazdan aşağıda tartışacağımız iki dogma yani analitik-sentetik doğruların kategorik (içlem-temelli desek daha doğru olabilir) ayrımı ve (duyum verilerine) radikal indirgemecilik dogması kendisini deneyimci ilan eden felsefenin deneyimsel bir karakteri olmayan iki temel metafizik varsayımına işaret eder. Bu iki dogma “anlamın doğrulama kuramı” aracılığıyla birbirine kopmaz şekilde bağlanmıştır. İndirgemeciliğin inkarı olarak holizm aracılığıyla deneyimcilikte tam boy bir pragmatizme ulaşılır: “Quine’ın deneyciliğe bağlılığı güçlü olmakla birlikte geçicidir. Quine, fallibilizm, doğalcılık, görecilik, araçsalcılık gibi pragmatizmin unsurlarını bütüncü felsefesinde bir araya getirmektedir. Bu bakımdan, bu çalışmada Quine’ın bütüncüllüğünün, deneyciliğe pragmatist bir görünüm kazandırdığı savunulmaktadır” (Baş, 2013, s. iii). Quine ilk önce çözümsellik kavramındaki sorunlarından yola çıkarak birinci dogmaya yönelir.

İD’nin etrafında döndüğü kavramsal eksen çözümsellik tartışmasıdır. Bu kavram o kadar merkezidir ki Arthur Pap, İD yayınlanmadan birkaç sene önce çözümsellik kavramının üzerinde yükseldiği eş-anlamlılık kavramını “felsefi analiz açısından”, en az “tümdengelimsel mantık için geçerlilik kavramı” kadar hayati görmüştür (Pap, 1949a, s. 51).[2] Bu kadar hayati bir kavram olmasına ve İD’nin bu kavramın devrim niteliğinde bir eleştirisini sunmasına rağmen, aslında Quine’ın bu makalesinin ana konusu Amerikan Felsefe Derneği’nin 1950 yılında Toronto şehrinde düzenleyeceği yıllık felsefe derneği toplantısı için düzenleme komitesi tarafından seçilmiş bir konuydu. Yani aslında bir tür siparişti. 1933’ten beri Carnap ve Quine arasında yüz yüze başlayan bir tartışma Quine’nın 1936 senesinde Carnap’a karşı yazdığı “Truth by Convention” (serbest çeviri: “Uylaşım yoluyla Doğruluk”) (2004)  yazısı ile devam etmiştir. Ardından Carnap’ın 1940-41 döneminde Harvard’a gelmesi ile Quine, Tarski ve Carnap arasında başlayan uzun bir üçlü tartışma sürecinin sonunda 1948-1950 arası İD ile aynı sorun üzerinde yayınlanan bir dizi makalenin yarattığı tartışma süreci 1951 senesinde İD ile sonuçlanmıştır. Quine ayrıca Church, Goodman ve White için de onların bu tartışmaya dahil olduklarını belirtir (1951, s. 20, dipnot 1). Quine ve Tarski, Carnap’ın çözümsellik[3] kavramına başvurmasını eleştiriyorlardı (Quine, 1991, ss. 266–268). Quine’ın hafızasına göre Carnap 1928 senesinde kati bir kaplamsalcı iken sene 1946 olduğunda tam tersine dönmüş ve kipsel mantığın şampiyonu olmuştu. Quine ise kariyerinin en erken döneminden beri kuvvetli bir kaplamsalcılık taraftardır (karşı yönde bir görüş için bkz. Verhaegh, 2014). Hatta kendisine inanırsak kendisinin İD’de net olarak görülen “zihinselci semantik karşıtlığı”nın izleri lisans hayatının son yıllarına kadar sürülebilir (Quine, 1991, s. 265). Bu da aslında 1928-1930 arası döneme denk gelir. Quine bu mesele üzerine çeşitli makaleleri 1935’ten itibaren kaleme alsa da aslında 1951 senesindeki ünlü makalesinin tüm öncüllerini içerisinde barındıran makalesi 1948 yılında yayınladığı “On What There Is” (serbest çeviri: “Neyin var olduğu üzerine”) adlı yazısıdır (1948). Yine iki sene sonra aşağı yukarı aynı fikirler Morton White tarafından ifade edilmiştir (White, 1950). Yani “Deneyciliğin İki Dogması” olarak bilinen ve çığır açtığı kabul edilen makale aslında en kritik aşamaları 1933, 1936, 1946, 1948 ve 1950 yıllarında aşılan uzun bir tartışma döneminin zirve noktasını teşkil etmektedir. 1933 tarihinin önemli bir özelliği vardır. Quine bahsi geçen makalesinden kırk sene sonra “İki Dogma, Geçmişe Bakıldığında” adlı bir makale yayınlar. Burada Carnap’ın 31 Mart 1933 tarihinde bir kenara not ettiği bir pasaj vardır. Bu pasaj özetle şunu söyler:

“Quine, benim Dilin Mantıksal Sentaksı adlı yazmakta olduğum kitabın el yazmalarını okuduktan sonra şunu söyledi: 1. Mantıksal aksiyomlar ve ampirik cümleler arasında ilkesel bir fark var mıdır? O olmadığını düşünüyor. Belki de ben sadece yararından ötürü bir ayrım arıyorumdur. Fakat Quine haklı gibi gözüküyor: tedrici fark: onlar sıkıca tutmak istediğimiz cümlelerdir.”[4]

Bu yaklaşık yirmi senelik sürecin ayrıntıları kendi başına çok ilginç olmasına rağmen bu makalenin kapsamı dışında kalmaktadır. Biz doğrudan 1951 senesine gidelim. Aşağıya bu ünlü makalenin giriş paragrafını olduğu gibi kopyalayalım:

“Çağdaş Deneycilik (empiricism) büyük bölümüyle iki dogmayla koşullanmıştır. Birisi, çözümsel (analytic), ya da olgu durumlarından bağımsız, doğrularla bireşimsel (synthetic), yani olgular temeline oturan, doğrular arasında temelden bir ayrılık bulunduğu inancıdır. İkinci dogma da indirgemecilik (reductionism), yani her anlamlı bildirimin dolaysız deneye yönelten terimler üzerine bir mantıksal yapıyla eşdeğerli olduğu inancıdır. Ben bu iki dogmanın da temelsiz olduğunu savunacağım. Göreceğimiz gibi, bunları bırakmanın sonuçlarından biri, kurgusal metafizikle doğal bilimler arasında var olduğu kabul edilen sınırın belirsizleşmesi olacaktır. Öteki sonuç da pragmacılığa doğru bir kaymadır.” (1951, 1963, 1987, s. 9) (Tüm parantezler çeviridendir.)

Görüldüğü üzere Quine çözümsel ve bireşimsel doğrular arasında olduğu neredeyse aksiyom ölçütünde kabul edilen “temelden ayrı olma fikrini” hedef tahtasına yerleştirir. Fakat bu karmaşık akıl yürütmeye geçmeden önce bazı arka plan bilgilerini sıralamak istiyorum ki konunun uzmanı olmayan okur büyük resmi daha iyi görme şansına sahip olsun. Temel eleştiri hangi fikre veya kavrama yöneltilmiştir? Bu soruya tek bir kelimelik yanıt vermek zorunda olsaydım cevabım kesinlikle şöyle olurdu: çözümsellik.[5] Bu kavram eski analitik felsefenin (geçen yüzyılın ilk yarısı) adeta kalbidir. Bugünse terimin kendisi daha az kullanılmakla beraber çözümsellik kavramının merkezinde yer aldığı kipsel metafizik yeni analitik felsefenin (son yarım asır) her bir köşesine sızmış bulunmaktadır. Kendisini mantıksal, kavramsal ve/veya dilsel çözümleme veya açımlama ile tanımlayan analitik felsefedir. Biçimsel (ve belki de biçimsel olmayan) mantık bu nedenle analitik felsefeciler arasında yüceltilmiştir. Kavramların ve sorunların analizi onların içeriğini daha açık hale getirecek ve saklı kalmış öncüller ortaya serilecektir: “Belirli bir anlatımın modern mantık açısından ifade edilmesi, bu anlatımın analitik açıdan ele alınmasını ve sembolik hale getirilmesini gerektirir” (Osman, 2013, s. 220). Dolayısıyla çözümsellik kavramında büyük problemler varsa bu problemlerin çözümselliğin zorunluluk, eş-anlamlılık ve yer-değiştirebilirlik ile olan kopmaz bağları nedeniyle tüm kavramsal analiz denilen yapıya yayılacağını düşünebiliriz. Nitekim bu tam da Quine’ın bize göstermeye çalıştığı sonuçtur. Fakat bazıları çözümsellik kavramı ile ilgili “uzun uzun araştırılacak bir durum yoktur” demiştir:

“Analitik önermeler konusundaki bir başka sorunun da kimi çağdaş felsefecilerin konuyu yanlış anlamalarından ileri geldiğini belirtmiştik. Gerçekten W. V. Quine’in Bir Deneycilik Dogması adlı yazısıyla Saul A. Kripke’nin Ad Verme ve Zorunluluk adlı yazısında, analitik yargılar dış dünya üzerine bilgi veren yargılarmış gibi incelenmiş ve bu yüzden anlamsız sonuçlara varılmıştır. Örneğin Quine “Hiç bir bekar evli değildir” yargısının, Kripke de “Altın sarıdır” yargısının doğruluklarının mantıksal kesinlikte oluşunun kuşkulu olduğunu öne sürmüşlerdir. Oysa burada uzun uzun araştırılacak bir durum yoktur. Bu önermelerin analitik olup olmadığına karar verme durumunda bulunan kimse eğer ‘bekar’ın tanımının ‘evlenmemiş’liği ya da altının tanımının ‘sarılığı içerdiğini kabul ediyorsa bu yargılar onun için analitiktir, buna inanmıyorsa analitik değildir. Yargı analitikse kesinlik mantıksal düzeyde demektir.” (Hacıkadiroğlu, 1991, s. 55) (vurgu eklendi.)

Bu alıntıya göre Quine, “Hiçbir bekar evli değildir” yargısının mantıksal kesinlikte oluşundan kuşku duymuş. Bu gerçekten ilginç bir iddia. Çünkü Quine bu cümlenin en net mantıksal doğru örneklerine indirgenip indirgenemeyeceği üzerine gerçekten de çok şey söylemiş olmakla beraber sorun hangi yargıların mantıksal kesinlikte olduğu ve hangilerinin öyle olmadığı meselesi değildir. Önemli olan şey ölçütümüzün ne olduğu, hangi amaca hizmet edecek şekilde önerildiği, bu amacın gerçekleşmesine katkıda bulunup bulunmadığı ve kavramın iç ve dış tutarlılığıdır. İD bunları tartışır. Şimdi bunları özetlemeye geçmek istiyorum.

Öncelikle Türkçeye makalenin adının “Bir Deneycilik Dogması” olarak çevrilmesinin makalenin ana hedefi hakkında yanıltıcı bir izlenim doğurabileceğini belirtmeliyim. Makalenin tam adı şöyledir: “Yakın Zamanlı Felsefedeki Ana Yönelimler: Deneyimciliğin İki Doğması.” Yani bu makalenin konusu genel olarak deneyimcilik veya onun temel öğretileri değildir. Bir kere bu meselenin çok iyi anlaşılması lazımdır. Yakın zamanlı felsefeden kastedilen otuzlu ve kırklı yılların metafizik, epistemoloji (onlar buna “uygulamalı mantık” diyordu), mantık ve bilim felsefesidir (ki bu büyük oranda epistemoloji yani uygulamalı mantık olarak kurgulanmıştı). Daha çok aslında Carnap’ın çözmeye çalıştığı birkaç soruna dair yapılan bir eleştiridir. Quine’ın Carnap’a yönelttiği temel eleştiri özünde şöyle ifade edilebilir: Carnap’ın çözüm önerileri sorunu çözmek şöyle dursun, onu daha da karanlık hale getiriyor. Aynı problem pozitif olarak makalenin ikinci yarısında sunulan fikirlerle çözülebilir (1951, böl. V&VI). Bu fikir kısaca “Bilgi[6] Ağı” (The Web of Belief) tezidir ama bu çok sonra ayrıntılı olarak işlenebilmiştir (Quine ve Ullian, 1978, Türkçe çevirisi, 2001). Bilgi Ağı tezi haklıysa, doğa bilimleri ile spekülatif metafizik arasındaki kategorik sınır bulanıklaşacaktır.[7] Bu sınır kabaca analitik ve sentetik yargılar arasındaki ilkesel ayrıma denk gelir. Yani birinde ifadesini bulan dualite yıkıldığında diğerine de sıçramak durumdadır. İstiyorsanız buna felsefe ve bilim ayrımı veya matematik-mantık ile deneysel bilimler ayrımı da diyebilirsiniz. Hatta iç-dış problemler ayrımı veya epistemoloji-ontoloji ikiliği de denebilir. Bu öyle merkezi bir ikiliktir ki Matruşka bebeklerine benzer. Matruşka oyuncak ahşap bebekler ortasından açıldığında içinden yeni bir bebek çıkar. Onu da açarsanız aynı şekilde yeni bir bebek çıkar. Dışarıdan tek bir bebek gibi gözükse de gerçekte bu bebek yarım düzine daha bebeğe gebedir. İşte bu tam da analitik-sentetik ayrımının kuramsal durumdur.

2.    İki Dogma’nın Ana Argümanının Ana Hatları

Birçok felsefeci bu ayrımın esasen epistemolojinin veya kipsel metafiziğin meselesi olduğunu düşünür. Kipsel metafizik olanaklılık nosyonu üzerine inşa olunmuştur. “Olanaklı olmak”, “olanaklıdır ki” veya “öyle de olabilirdi” türünden ifadeler kipsel metafiziğin en sık karşılaşılan ifadeleridir (Strohminger ve Yli-Vakkuri, 2017). Bazıları aynı ikiliği olumsal-zorunluluk olarak da dile getirirler. Yani bazı doğruların doğruluğu zorunlu ama diğerlerininki olumsaldır.

Onlara göre mesele, dikkatle bakıldığında hangi yargının analitik olduğunu ve hangisinin ise analitik olmadığını nasıl anlayabileceğimize dair pratik bir sorundur (Grice ve Strawson, 1956). Bu yazarlar bahsini ettiğimiz makalenin ana konusunun, analitik ve sentetik yargılar[8] (ve ilişkili diğer nosyonlar) arasında olduğu savunulan ayrımı belirli gerekçelerle eleştirmek ve sonra bu ayrımın varlığını inkar etmek olduğunu düşünürler. Aslına bakarsanız belirli çekinceler koymak kaydıyla bu tek cümlelik özet iyi bir başlangıç noktası teşkil edebilir. Gerçekten de İD en merkezi hedef olarak çözümsellik kavramını seçmiştir. Fakat bunun nedeni nedir? Cevap gayet basittir. Carnap ve arkadaşları mantık ve matematiğin görünürdeki özel statüsünü açıklamak zorunda hissetmişlerdir kendilerini. Bu özel statünün Kant felsefesindeki açıklamasını kabul etmemişlerdir. Bu biçimsel disiplinleri biçimsel olmayanlar disiplinlerden (ör. fizik, kimya veya biyoloji) ayıran özel bir niteliğin olması gerekmektedir. İşte bu yirminci yüzyıldaki haliyle ‘çözümsellik’ biçimsel disiplinlerdeki doğruların doğasını açıklamak ve deneysel bilimlerden gelen doğrular ile arasındaki farkı kuramlaştırabilmek için eskiden beri önerilen kavramlar dizinden en yeni olanıdır. Analitik önsel, sentetik önsel ve sentetik sonsal üçlemesinden ilkine yakın olduğu düşünülen bir kavramdır Carnap ve arkadaşlarının elindeki çözümsellik kavramı. (Fakat çok hayati bir farkla: Carnap’ın elinde çözümsellik son derece bağlamsal bir nitelik kazanmıştır.) Matematiğin kesinliğini (daha doğrusu mantıksallığını ve içeriksizliğini) duyulur olanın kesinsizliğinden (yani içerik yüklü olmasından) ayırmak amacına hizmet eder. Bu kadim bir tartışmadır. Fakat beni bu yazımda tartışmanın yirmi beş asırlık kökeni veya tarihsel gelişimi ilgilendirmiyor. Bu tarihsel sürecin daha çok Dekart, Hume, Kant ve Leibniz dönemini kapsayan evredeki halinin on dokuzuncu yüzyıldaki gelişmiş çeşitlemeleri bugünkü tartışmaya dair doğrudan bir şey söyler. Bunlara bazen yeni-Kantçılık veya yeni-Hegelcilik dendiği de olur. İşte geçen yüzyılın başındaki çözümsellik kuramları esasen doğrudan Kant veya Leibniz değil ama bunların on dokuzuncu yüzyıldaki yenilenmiş versiyonlarına karşı geliştirilmiştir. Fakat bunlar İD boyunca göz ardı edilir. Yani Kant ve Leibniz döneminden bir anda iki yüz elli sene atlanarak Carnap’a kadar gelinir. Quine’ın bahsi geçen makalesinin daha en başlarında tartışmanın tarihine dair olan ilk kısmının ilk cümlesine Kant’ın ayrımı ile başlar ve bu ayrımın Leibniz (zihin doğruları ve olgu doğruları) ve Hume (fikir ilişkileri ve olgu meseleleri) tarafından ortaya atılan ayrımlar tarafından öncelendiğini aktarır (orijinal s. 20; çeviride s. 9):

“Kant’ın çözümsel ve bireşimsel doğrular arasında yaptığı ayırma, Hume’un ideler ve olgu durumlarının bağıntıları arasında, Leibniz’in de usun doğrularıyla olgu doğruları arasında, yaptıkları ayırmalarda önceden düşünülmüş oluyordu. Leibniz, us doğrularından, bütün olabilir dünyalarda doğru diye söz ediyordu. İmgesel yönü bir yana, bu, us doğrularının yanlış olamayacağı anlamına gelir. Aynı açıdan, çözümsel bildirimlerin, yadsınmaları iç-çelişkili (self-contradictory) bildirimler diye tanımlandığını da görürüz. Fakat bu tanımın açıklayıcı değeri azdır; çünkü iç-çelişkililik kavramının, çözümselliğin tanımı için gerekli olan bu çok geniş anlamındaki açıklanma gereksemesi, çözümselliğin kendisinin açıklanma gereksemesiyle aynı ölçüdedir. İki kavram tek bir güvenilmez paranın iki yüzüdür.” (Quine, 1987, s. 9) (parantez çeviriden)

Daha metnin hemen başındaki bu pasajdan anlaşıldığı üzere iç-çelişkililik İD’nin merkezi kavramlarından bir tanesidir. Neden böyle olduğu açık olmalı. Her ne kadar Quine İD boyunca zorunlu doğru (necessary truth) ifadesini tek bir kere bile kullanmasa da “bütün olabilir dünyalarda doğru” şeklinde ifade edilen şey aslında ve net olarak “zorunlu doğru” kavramıdır. Zorunlu doğru kavramından bahsedilmek için “yanlış olmasının mümkün olmadığını” iddia etmek lazım. Peki, “yanlış olmasının mümkün olmaması” ne demektir? Eğer bir “analitik doğru” yadsınırsa ortaya iç-çelişkili bir önerme çıkacaktır. Hemen daha başta çözümsellik, zorunlu doğru ve iç-çelişkililik iç içe geçmiş durumdadır.[9] Böylelikle çözümsel doğru zorunlu doğruya paralel bir kavram olmuş oluyor.[10] İç-çelişkililik ifadesi ise hangi tip doğruların zorunlu veya çözümsel doğrular olduğunu belirlememizde anahtar rolünü oynuyor. Aşağıda bu meseleye tekrar döneceğim. Ama devam etmeden önce zorunlu doğru ve zorunlu-olmayan yani olumsal doğrular arasındaki farkın Quine açısından ana eleştiri nesnelerinden birisi olduğunu belirteyim. Şimdi devam edelim.

Alıntıdan gördüğümüz üzere Quine çözümsellik kavramının açıklanmasında kullanılan iç-çelişkililik kavramının kendisinin en azından başta açıklamaya çalıştığı şey olan çözümsellik kavramının kendisi kadar açıklanmaya muhtaç olduğunu öne sürer. İD’nin ilk yarısı boyunca çözümselliği açıklamak için zorunlu doğru kavramına, onu açıklamak için iç-çelişkililik, onu açıklamak için içerilmeye, içerilme için anlama başvurmanın sorunu zerre kadar aydınlatmadığını kanıtlamaya çalışır. Fakat tartışma burada bitmek şöyle dursun asıl anlam kavramı işin merkezine yerleştikten sonra en çetrefilli halini alır. Şimdi bu aşırı çetrefilli akıl yürütme zincirinin ana hatlarını çıkarmaya çalışayım.

Çözümsellikten anlama kadar giden zincir geleneksel tartışmanın bir parçasıdır ve burada bu iyi bilinen tartışmayı özetlemenin gereği yoktur. Zaten Quine buraları tarihsel özet olarak verip geçmiştir (1987, ss. 9–10). Esas bizi ilgilendiren yer çözümsellik ve anlam arasında kurulan ilişkiyle başlar. Quine önce eleştireceği anlam kuramını özetliyor. Aşağı yukarı Frege ve Russell ile başlatıyor özetini denebilir. En tipik somut veya soyut tikel terim örnekleri olan ‘Sabah Yıldızı’ ve ‘Akşam Yıldızı’ ve ‘9’ ve ‘uyduların sayısı’ örneklerine ek olarak “yüreği olan yaratık” ve “böbreği olan yaratık” gibi genel terimlerden örnekler veriliyor. Burada anlamın farklılığı ve referansın aynılığı ikiliği devreye giriyor. Çok kabaca söylersek, somut tikel terim olan ‘Sabah Yıldızı’ anlam bakımından ‘Akşam Yıldızı’ndan farklıdır. Bunların nesnelerinin aynı olup olmadığına ise anlamlarına bakarak karar veremeyiz. Astronomik gözlem burada şarttır. Böylelikle anlam ve adlandırma arasındaki ayrılık gösterilmiş olur. Çokça karıştırıldığını bildiğim için tekrar etmek zorundayım. Özetlediğim şey Quine’ın görüşleri değil ama onun eleştirdiği anlam kuramının Quine’ın kaleminden çıkmış özetidir (1987, s. 10):

“Bir genel terimin doğru olduğu bütün varlıkların öbeğine o terimin kaplamı denir. Bir tekil terimin anlamıyla gösterdiği varlık arasındaki karşıtlığa koşut olarak, bir genel terimin anlamıyla onun kaplamını da ayırt etmemiz gerekir. Örneğin ‘yüreği olan yaratık’ ve ‘böbreği olan yaratık’ genel terimlerinin kaplamlarının belki de aynı olmasına karşın, anlamları değişiktir.

Genel terimlerdeki anlam ve kaplamın birbirine karıştırılması, tekil terimlerdeki anlam ve göstermenin karıştırılması kadar yaygın değildir. Gerçekte felsefede içlemin (ya da anlamın) kaplama, ya da başka terimlerle, anlatmanın (connotation) göstermeye (denotation), karşı tutulması olağandır.” (orijinalinde, 1951, s. 21) (parantezler çeviriden)

İşte burada analitik-sentetik ikiliği kendisini anlam (içlem) ve kaplam (referans) ikiliği olarak dışa vurur. Eleştirilen görüşe göre kaplamdaki mutlak uyuşma bile anlamın aynılığını kendiliğinden getiremez. Anlam onun ötesinde bir şey olmalıdır. Anlam öyle bir şeydir ki kaplama kesinlikle indirgenemez. Burada kategori farkı vardır. Sonradan göreceğimiz gibi burada söz konusu olan bildirsel anlamdır (cognitive meaning). Fakat anlam ve kaplam arasındaki ilişkiyi böyle özetlemek bizi aydınlatmaz. Esas olan anlamın aynılığının veya farklılığın nasıl belirlenebileceğidir. Bu eş-anlamlılık problemidir. Bu son problem İD’nin hafızalarda en çok yer eden örneğinin tartışmaya dahil olduğu yerdir: Bekarlar evli değil midir? Hiçbir bekar evli değil midir? Bekar olduğu halde evli olan var mıdır? Yeterince yoğun gözlem ve deney yaparsak acaba bir tane bile olsa “bekar olduğu halde aynı zamanda evli olan bir kişi” bulmamız olanak dahilinde midir? Peki, ama bu son sorunun cevabını önsel olarak mı vermeliyiz yoksa deneysel olarak mı? Sezgisel bakarsak sorunun cevabı aşikar gelir: tanım gereği, bekar olan hiç kimse evli değildir. Nokta. Bekar sözcüğünün tanımında evli olmayan kişi olmak vardır diyebilirsiniz. Bu cevabın doğruluğu veya yanlışlığı Quine’ın sorun ettiği şey değildir. Aslında bunu doğru kabul etmekte herhangi (büyük) bir problemden bahsetmez İD. Yani kuşkusuz bu sözcüğün, hem tarihsel hem de günümüzdeki kullanımlarına “Oxford English Dictionary Online” üzerinden bakarsanız, sözcüğün bir dolu kullanımı vardır ve bunlar arasındaki ayrımlar kimi zaman tutarsızlık (hatta çelişki) noktasına kadar varır. Bu kullanımlar belirli tipte şövalyeden tutun da fakülte mezununa kadar değişmektedir. İngilizcedeki “bachelor” sözcüğü en sıklıkla “unmarried man” olarak çevrilse de aslında aynı dilde “bachelor girl” diye de bir söz öbeği vardır. Şimdi “bachelor” sözcüğü yerine onun analitik tanımı olan “unmarried man” koyalım. Elimize geçen şudur: “unmarried man girl.” Elde ettiğimiz sonuca göre bahsi geçen kişi hem erkek hem de kızdır. Ayrıca evli değildir. (Ayrıca insan olmak, yaş ve boşanma durumu gibi başka incelikler de bulunabilir.) Buradaki tuhaflık sanırım fazlasıyla aşikardır. Örneği değiştirelim. “Bachelor” sözcüğünün anlamı “unmmaried man” idi. Şimdi “bachelor of science” ifadesinin içerisine koyalım: “Unmarried man of science.” Açıktır ki “bachelor of science” ifadesinin anlamı “unmarried man of science” (eğer bu ifadenin herhangi bir anlamı varsa bile) ifadesi ile aynı değildir (bkz. ve krş. 1951, kısım III). Aslında buradan geliştirilecek itiraz çok daha uzatılabilir. Fakat ilginç şekilde Quine bunu önemli görmüyor. Bunu 1960 tarihli kitabındaki bir dipnottan biliyoruz (1960, s. 46, dipnot). Bir anlığına bu ve diğer örneklerdeki tutarsızlıkları görmezden gelmemizi bizden istiyor. Ne de olsa diğer sık kullanılan tüm örnekler benzer problemleri taşıyor. Ama yine de bunları kullanalım diyor Quine. Bu husus çok önemlidir. Çünkü Quine İD boyunca işin sözlük-bilimsel veya antropolojik kısmını bilerek çalışmasından uzak tutuyor. Bunları önemsiz gördüğü için yapmıyor bunu. Eğer böyle ideal bir örnek bulabilseydik bile esas sorun çözülmüş olmazdı diyor. Sözlük kullanmak sadece sözlük hazırlayanların eş-anlamlılık ile ilgili arka plan kabullerinin üzerine yaslanmak olurdu. Halbuki İD o kabulün kendisini sorguluyor. Yani bir sözcüğün “tanımı veya analitik tanımı” hangi ölçüte göre veriliyor? Dolayısıyla felsefeyi sözlük-bilimle ikame etmek istemiyor Quine. Bu nedenlerle doğal dildeki tüm problemlere rağmen İD standart örnekleri kullanmaya devam ediyor. Bunun diğer ve en az bir önceki kadar önemli olan nedeniyse aslında tam olarak itiraz ettiği felsefe okulunun doğal dil ile ilgili yaklaşımıdır. Doğal dilin belirsizlik ve çok anlamlılık[11] ile dolu yapısı zaten Carnap’ın çok hassas olduğu bir olgudur (Carnap, 1955). Carnap’ın bu makalesi kendisinin eş-anlamlılık ve çözümsellik kavramlarını nasıl aldığını gösteren yazılarından biridir (s. 34). Anlam analizinin iki kökten farklı boyutunu anlatarak başlar: pragmatik ve semantik. Semantik kendi içinde “saf” ve “betimsel” semantik olarak ikiye ayrılır. Betimsel semantik pragmatiğin parçası sayılabilir (s. 33). Pragmatik analiz biçiminin uzun zamandır dilbilimciler ve (özellikle) analitik felsefeciler tarafından icra edildiğini aktarır. Saf semantik ise ona göre yakın zamanda sembolik mantık içerisinde geliştirilmiştir. Saf semantik kendi verili kurallarıyla inşa edilmiş dil sistemlerinin bilimdir. Bu nokta son derece önemlidir. Çünkü Quine’ın neden analiz ettiği örneklerde kimi çok önemli sorunları anlatmaya başladığı (çeviride s. 15) ama sonra onları bir tarafa bıraktığının cevabı burada yatar. Örneğin fakülte mezunu ifadesi tek sözcük olarak yorumlanırsa yukarıda bahsettiğim sorun çözülmüş olurdu belki. Ama Quine bu noktada çok zekice bir soru sorar ama onu tartışmadan bırakarak o son soruya yeterli bir cevap verilse bile esas meselenin çözülmüş olamayacağını göstermeye geçer. Bu sorun kelimelik (“wordhood”) sorunudur. Yani bir ifadenin ne zaman tek sözcük ve ne zaman birden çok sözcük olduğuna hangi ölçüte göre karar vereceğiz? İD boyunca buna benzer çok sayıda problemli olduğu not düşülen ama makalede tartışılmayan husustan söz edilir. Fakat bizim için şu anda önemli olan şey sadece şudur: eğer yapay olarak inşa edilmiş bir dil sistemi belirsizlik ve çok anlamlılık gibi sorunları kökünden çözseydi biz acaba çözümsellik kavramının sağlıklı bir açıklamasına kavuşmuş olur muyduk? Quine buna hayır cevabını veriyor. Zaten makalesinin o zaman göstermeye çalıştığı en temel iddia budur. Anlaşılmamış olabileceği ihtimaline karşı aşağıya iki cümle içinde özetlemek istiyorum:

İD’nin temel iddiası: Doğal dildeki anlamla ilgili belirsizlik ve çok-anlamlılık türünden sorunları yapay diller inşa etmek yoluyla çözebilmiş olsaydık bile çözümsellik kavramı aydınlatılmış olmazdı. Çünkü bu sorunları taşımayan inşa edilmiş dil (sistemi) yine de çözümsellik, bildirsel eş anlamlılık, tanım, semantik kural, zorunluluk ve birbirinin yerini tutabilirlik gibi ancak döngüsel şekilde tanımlanabilecek olan kavramlar zincirine yaslanmak durumunda olduğu için çözümsellik kavramını açıklanmadan bırakmış olacaktır.

Buna dair Quine’ın bize sunduğu açıklama çok dallı budaklıdır. (bir ipucu: Quine mantık ve matematik disiplinlerinde tanım sözcüğünün çok sık kullanılmasının temelsiz bir güven hissiyatı yarattığı uyarısını yapar.) Ama özetle şöyle diyebiliriz. Sonuçta belirli semantik kurallara göre oluşturulduğu söylenen yapay dil sistemimiz içerisinde hangi doğruların (o sistem için) çözümsel doğrular olduğuna dair (sıralama yoluyla elde edilmiş)  bir liste vermek zorunda kalırsınız. Bunlar sizin analitik doğrularınızdır. Bu ayrımı listelemek yoluyla yapmakla zorunlu ve olumsal doğrular arasındaki ayrım ortadan kalkar. Kipsel çerçeve kendi üstüne çökmüş olur. Bunu listeleme dışı yöntemle yapmanızsa olanaklı gözükmemektedir. Eğer Quine bu fikrinde haklıysa sorunun çapı Carnap veya mantıksal deneyimcilik denen felsefe yapma biçiminin şu veya bu problemi ile sınırlı olamaz. Aslında sorun bu okulun çok ötesine yayılır ve tüm analitik felsefenin kalbine bir hançer gibi saplanır. Burada analitik felsefeden kastettiğim şey kesinlikle “pozitivizmin atalarından çağdaş doğalcılığa” kadar analitik yöntemle yazma alışkanlığına sahip olan ve sistematik düşünmeyi merkeze alan felsefe anlamındaki analitik felsefe değildir. Bu zaten bir felsefe yapma biçimi değil ama iyi felsefe yapmanın ön koşuludur. Bahsettiğim felsefe son yarım yüzyıldır Anglo-Amerikan dünyasının en iyi üniversitelerine egemen olmuş ve giderek tüm dünyaya doğru açılan bir metafizik okuludur. İşin en ilginç yanı bu okulun en önde gelen üyelerinin çoğunluğunun bir zamanlar metafiziğe savaş açmış olan Viyana ve Berlin Çevrelerinin kurucu üyelerinin birinci veya ikinci kuşak öğrencileri olmasıdır. Demek ki bahsettiğim insanlar Viyana veya Berlin Çevrelerinin üyeleri kesinlikle değildirler. Mach, Frege veya Tarski de değil; ama Moore, erken dönem Wittgenstein veya Russell olabilir (fakat kesinlikle Carnap, Reichenbach veya Hempel değil). Sonraki kuşak analitik felsefeciler diye ise şunlara atıfta bulunuyorum: Davidson, Putnam, T. Nagel, Jackson, Chalmers, Rawls, Fodor, McGinn, Armstrong, D. Lewis, Searle, Dummett, Kripke ve diğerleri. Çok tuhaftır ama Quine’ın yıkmaya çalıştığı yaklaşım küllerinden hem kendisinin hem de Quine’ın zıddı olan bir yeni felsefe biçimini doğurmuştur: kapsamı daraltılmış analitik metafizik (bir zamanlar oksimoron olarak görülürdü herhalde bu ifade, bkz. (Beaney, 2013). Carnap-tipi analitik anti-metafiziğin (ör. Carnap’ın metafiziği dilin mantıksal analizi yoluyla tasfiye etme çabası için bkz. (Carnap, 1959), Quine-tipi doğalcı ve pragmatist eleştirisi anti-doğalcı bir analitik metafizik yaratmakla sonuçlanmıştır. Tarihin ironisi diye buna diyor olsalar gerek.[12]

Gerçi bana şöyle cevap verilecektir: “İyi de zaten Carnap’ın ‘ontolojinin önemsizliği’ fikrine Quine ‘ontoloji çok önemlidir’ diye karşı çıkmıştır.” Hem evet hem de hayır. Bana kalırsa Quine, Carnap ve arkadaşlarına karşı “siz ontoloji yaptığınız halde ontoloji önemsizdir sloganıyla hareket ediyorsunuz” dese de gerçekte şunu yapmıştır: Quine, epistemoloji adı altında ontoloji yapanlara ontoloji adı altında epistemoloji yaparak karşılık vermiştir. Dolayısıyla ontoloji yapıyor izlenimi bıraktığı için “metafiziğin önemini” savunuyor gibi gözükse de Quine ontoloji ve epistemolojiyi meta-ontoloji benzeri bir sistem içerisinde birleştirmekle yetinmiştir. Fakat bu tartışmayı başka bir çalışmamda ele alacağım için burada bahsettiğim itiraza karşı sessiz kalıyorum (krş. Toy, 2014, böl. IV).

Bu çalışmamda Quine’ın haklı veya haksız olduğuna dair bir savunma veya çürütme yapmaya kesinlikle çalışmadığımı açıkça söylemeliyim. Bu konuda bir yargıda bulunmak çalışmamın konusunu bir hayli aşar. Tek derdim İD adlı makalede gerçekte neye karşı çıkıldığını, neye çıkılmadığını, neyin problemli olduğuna dair not düşülüp orada bırakıldığını ve Quine’ın bu makalesinin ana sonucu doğrusu ise uzantılarının ne kadar uzağa gidip ne kadar derine inebileceğini göstermektir. Bu ana sonuç spekülatif metafizik ile doğa bilimi arasındaki sınırın belirsizleşmesi ve tam boy bir pragmatizmdir: “Ben bu iki dogmanın da temelsiz olduğunu savunacağım. Göreceğimiz gibi, bunları bırakmanın sonuçlarından biri, kurgusal metafizikle doğal bilimler arasında varolduğu [metinde aynen] kabul edilen sınırın belirsizleşmesi olacaktır. Öteki sonuç da pragmacılığa doğru bir kaymadır” (çeviride s. 9). İşte ancak çözümsellik kavramının işe yarar ve tutarlı bir açıklamasının verilmediğinin ve daha doğrusu içlem kavramları (içlem, eş-anlamlılık, çözümsellik ve ilişkili diğer kavramlar, bkz. Carnap 1955, s. 33-34) temel alınarak verilemeyeceğinin gösterilmesi ile Quine bu iki sonuca giden ilk basamağı çıkabilmiştir. İkinci basamak ise bu çözümsellik tartışmasının anlamın doğrulama kuramı aracılığıyla radikal indirgeme dogmasına bağlanmasıyla çıkılabilmiştir. Bu tartışma İD’nin ikinci yarısının konusudur ve benim bu çalışmamın sınırlarının içerisinde yer almaz. Yer almasa da, Quine’a göre bu iki dogmanın şüpheli bir madalyonun iki yüzünü oluşturduğunu hatırlatmak isterim.[13]

3.    Türkçe çeviriden uzun ama çok faydalı bir blok alıntı

“Buna, bir yapay L dilinin (doğal dilin tersine) olağan anlamda bir dil artı bir belirtik anlambilimsel kurallar takımı olduğu ve tümünün, diyelim bir düzenli çift oluşturduğu, bu durumda L’nin anlambilimsel kurallarının doğruca L çiftinin ikinci oluşturucusu olduğu söylenerek, anlaşılabilir biçimde karşı çıkılabilir. Fakat aynı nedenle ve daha yalın biçimde, doğrudan doğruya, ikinci oluşturucusu kendi çözümsel bildirimlerinin öbeği olan bir L yapay dili kurabiliriz, ve o zaman L’nin çözümsel bildirimleri, doğruca, L’nin ikinci oluşturucusundaki bildirimler olarak betimlenebilir. Ya da yine daha iyisi çizmelerimizin konçlarını çekiştirmekten vazgeçebiliriz.

Carnap’ın ve okuyucularının bildiği bütün çözümsellik açıklamaları yukardaki incelemelerde ele alınmış değildir, fakat öteki bölümlere doğru genişlemenin sonucunu görmek de zor değildir. Yalnızca ara sıra ortaya çıkan bir ek etmenden söz edilebilir: kimi kez anlambilimsel kurallar gerçekte günlük dile çevirinin kurallarıdır, bu durumda yapay dilin çözümsel bildirimlerinin çözümsel oldukları, edimsel olarak, onların günlük dildeki belirlenmiş çevirilerinin çözümselliği yüzünden kabul edilir. Burada yapay dil yönünden çözümsellik sorununun bir aydınlanmaya ulaştığının düşünülemeyeceği açıktır.

Çözümsellik sorunu açısından anlambilimsel kurallı bir yapay dil kavramı tam bir aldatıcı alevdir. Bir yapay dilin çözümsel bildirimlerini belirleyen anlambilimsel kurallar, ancak çözümsellik kavramının daha önceden anlaşılmış olduğu sürece ilginçtir; bu anlayışın kazanılmasına o kuralların bir yardımı olmaz.

Yapay biçimde yalın türden varsayımsal dillere başvurmak, çözümsellikle ilgili davranışsal ya da ekinsel etmenler —bunlar ne olursa olsun— yalınlaştırılmış modelde eğer bir yoldan bulanık olarak belirmişlerse çözümselliği aydınlatmada anlaşılır biçimde yararlı olabilirler. Fakat çözümselliği yalnızca indirgenemez bir özellik olarak alan bir modelin, çözümselliği açıklama sorunu üzerine ışık serpme olanağı yoktur. Genel olarak doğruluğun hem dile hem de dil dışı doğrulara bağlı olduğu açıktır. ‘Brutus Sezar’ı öldürdü’ bildirimi, dünya kimi yönlerden başka türlü olsaydı yanlış olurdu; fakat ‘öldürdü’ sözcüğü ‘dünyaya getirdi’ anlamına gelse de yanlış olurdu. Böylece, genellikle bir bildirimin doğruluğunun bir dilsel oluşturucuyla bir olgusal oluşturucuya bölünebileceğini kabul etme eğilimi vardır. Bu kabulden sonra hemen, kimi bildirimlerde olgusal oluşturucunun bulunmaması usa uygunmuş gibi görünür ve böyleleri çözümsel bildirimlerdir. Fakat bunun bütün a priori usa uygunluğuna karşın çözümsel ve bireşimsel bildirimler arasına bir sınır çizilememiştir. Çizilebilecek böyle bir sınırın bulunduğu, deneycilerin, deneyci-olmayan bir dogmasıdır, metafizik bir inan konusudur.” (Quine, 1987, ss. 21–22) (Kalınlaştırılmış vurgular bana aittir, ST)

4.    Bitirirken

Bu makalemde Quine’ın tek bir makalesini merkeze aldım. Bunun nedeni kendisinin tüm yazdıklarının özünün, bu makalenin, yani İD, sınırları içerisinde önceden haber verildiğini düşünmemdir. İD temelde çözümsellik kavramının yorumlanması-açıklanması üzerine geliştirilen yakın zamanlı (yani 1930lu ve 1940lı yıllar) belirli yaklaşımların derinlemesine bir eleştirisiydi. Çözümsellik kavramının açıklanması için kullanılan zorunluluk, iç-çelişki, anlamı gereği doğru olma, yer-değiştirebilirlik, bildirsel eş-anlamlılık ve semantik kural türünden kavramların kısır döngü oluşturmasa bile “uzamda kapalı bir eğri” oluşturduğunu göstererek, Quine aslında içlem-temelli bir felsefenin kendisine kökünden karşı çıkmıştı. Bunun ayna yansısı kipsel metafiziktir. Bu kipsel metafizik bugün analitik felsefenin büyük bir kısmını kaplamış bulunan analitik metafiziğin kalbi durumundadır. Quine İD boyunca yürüttüğü akıl yürütmelerde haklıysa karşı çıktığı Carnap tipi felsefeden daha çok aslında son yarım asırdaki analitik felsefe yapma biçimine karşı çıkmış sayılmalıdır. İronik olan şeyse Quine’ın itirazları ile gücünü kaybeden belirli bir felsefe tarzının küllerinden Quine’ın çok daha sert karşı çıkacağı ve oksimoron bile denebilecek olan bir çocuğun çıkmış olmasıdır: tümüyle kiplere (“the varieties of modality”) demirlenmiş bir analitik metafizik. Eski tip analitik felsefenin doğalcı ve kaplamsalcı eleştirisi yeni bir anti-doğalcı ve içlemselci analitik felsefenin doğuşuna neden olmuştur. İD’nin tarihsel sonucu şimdilik budur.

5.    Kaynakça:

Baş, H. B. (2013). W. V. Quine’da anlambilimsel bütüncülük. https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp (Basılmamış doktora tezi) adresinden erişildi.

Beaney, M. (2013). What is Analytic Philosophy? The Oxford Handbook of The History of Analytic Philosophy içinde . Oxford University Press. doi:10.1093/oxfordhb/9780199238842.013.0039

Carnap, R. (1955). Meaning and synonymy in natural languages. Philosophical Studies, 6(3), 33–47. doi:10.1007/BF02330951

Carnap, R. (1959). The Elimination of Metahpysics through Logical Analysis of Language (1932). A. J. Ayer (Ed.), Logical Positivism içinde (ss. 60–81). Glencoe, Ill.: Free Press.

Grice, H. P. ve Strawson, P. F. (1956). In Defense of a Dogma. The Philosophical Review, 65(2), 141–158. doi:10.2307/2182828

Grünberg, T. (1971). Anlam Kavramı Üzerine Bir Deneme. Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi.

Grünberg, T. (2005). Anlama, Belirsizlik ve Çok-Anlamlılık. Emrah Efe Çakmak (Ed.), Felsefe ve Felsefi Mantık Yazıları içinde (ss. 102–202). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Grünberg, T. ve Turan, H. (2013). Teo Grünbeg ile Söyleşi (2010). Z. Kutlusoy (Ed.), Tutarsızlığın İz Sürücüsü: Dilde/Düşüncede. Teo Grünberg’e Armağan içinde (ss. 51–62). Ankara: İmge Kitabevi Yayınları.

Hacıkadiroğlu, V. (1991). Metafizik Üzerine. V. Hacıkadiroğlu (Ed.), Felsefe Tartışmaları 11. kitap içinde (ss. 45–58). İstanbul: Panorama.

Osman, F. (2013). Sühreverdî’nin Kiplikli Önermeleri Zorunlu Olumlu Önermeye İndirgemesi Yaklaşımının Modern Mantık Açısından İfade Edilmesi. Kaygı. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, (20), 219–224. doi:10.20981/kuufefd.38375

Pap, A. (1949a). Synonymity and Logical Equivalence. Analysis, 9(4), 51–57. doi:10.2307/3326821

Pap, A. (1949b). Are All Necessary Propositions Analytic? The Philosophical Review, 58(4), 299–320. doi:10.2307/2182079

Quine, W. V. O. (1948). On What There Is. The Review of Metaphysics, 2(5), 21–38. http://www.jstor.org/stable/20123117 adresinden erişildi.

Quine, W. V. O. (1951). Main Trends in Recent Philosophy: Two Dogmas of Empiricism. Philosophical Review, 60(1), 20–43.

Quine, W. V. O. (1960). Word and Object. Cambridge, MA: MIT Press.

Quine, W. V. O. (1963). Two Dogmas of Empiricism. From a Logical Point of View. 9 Logico-Philosophical Essays (Second Edition, revised) içinde (Harper., ss. 20–46). New York and Evanston: Harper&Row Publishers.

Quine, W. V. O. (1987). Bir Deneycilik Doğması. V. Hacıkadiroğlu (Ed.), Felsefe Tartışmaları 1. kitap içinde (ss. 9–22). İstanbul: Panorama.

Quine, W. V. O. (1991). Two Dogmas in Retrospect. Canadian Journal of Philosophy, 21(3), 265–274. doi:10.1080/00455091.1991.10717246

Quine, W. V. O. (2004). Truth by Convention. R. F. Gibson (Ed.), Quintessence: basic readings from the philosophy of W. V. Quine içinde (ss. 3–30). Cambridge, Mass.

Quine, W. V. O. ve Ullian, J. S. (1978). The Web of Belief (2. bs.). New York, N.Y: McGraw-Hill.

Quine, W. V. O. ve Ullian, J. S. (2001). Bilgi Ağı. (A. H. Adanalı, Çev.). Ankara: Kitabiyat.

Strohminger, M. ve Yli-Vakkuri, J. (2017). The Epistemology of Modality. Analysis. doi:10.1093/analys/anx058

Toy, T. (2014). From Semantic Relativizm to Reality Relativism. https://www.academia.edu/11168838/From_Semantic_Relativism_to_Reality_Relativism (Basılmamış yüksek lisans tezi) adresinden erişildi.

Verhaegh, S. (2014). Quine’s Argument from Despair. British Journal for the History of Philosophy, 22(1), 150–173. doi:10.1080/09608788.2013.862516

White, M. G. (1950). The Analytic and the Synthetic: an Untenable Dualism. S. Hook (Ed.), John Dewey: Philosopher of Science and Freeedom içinde (ss. 316–330). New York, N.Y.: The Dial Press.

6.    İlave okumalar

Denemedir: Philpapers: naturalized epistemology; Psychologism in Britannica; Duncan Pritchards, What is this thing called knowledge?; Karl Popper, The Logic of Scientific Discovery; Ben Bayer, Quine’s Pragmatic Solution to Skeptical Doubts; The Routledge Encyclopedia of Philosophy, Naturalized Epistemology, ss. 721-728; The Routledge Encyclopedia of Philosophy, Naturalized Philosophy of Science, ss. 728-731.

7.     İlgili girdiler

Bulunmak üzeredir. Denemek için tıklayınız: SEP “Epistemolojide Doğalcılık”; IEP “Doğalcı Epistemoloji”; Murat Baç “Epistemoloji” İçinde Cevizci cilt 5Home page for WVO Quine

8.    Yazar ve atıf bilgileri:

Ad: Serdal Tümkaya
Kurum: ODTÜ (METU)
Bölüm: Felsefe
Unvan: Araştırma görevlisi (2012-)
Doktora derecesi nereden: ODTÜ Felsefe bölümünde doktorasına devam ediyor.
Uzmanlık alanları: metafelsefe, nörofelsefe, bilim felsefesi, Kuhn, Churchland
İlgi alanları: bilim tarihi ve psikoloji felsefesi
CV: tıklayınız
Web sayfası: Academia

Şu şekilde atıfta bulunabilirsiniz: Tümkaya, Serdal, “Doğalcı Epistemolojiye Gelen Temel Eleştiriler”, ODTÜ Felsefe Ansiklopedisi (2017 Edisyonu), Serdal Tümkaya (ed.), URL = < http://blog.metu.edu.tr/e184159/2017/07/18/wvo-quine-iki-dogma/>. Alınma tarihi 07 Ağustos 2017.

[1] Makalem boyunca ana konum olan Quine’ın 1951 tarihli bu makalesini İD (“İki Dogma”) olarak kısaltacağım. Tam bir Türkçe çevirisini bulamadım. Ama bahsini ettiğim bu makalenin ilk yarısının (ki benim esas odaklandığım yer zaten orasıdır) çevirisi 1987 yılında Vehbi Hacıkadiroğlu tarafından yapılmış (Quine, 1987). Bu çevirinin içerisinde yer aldığı ve bulunması çok zor olan yayını buna ulaştıran sevgili meslektaşıma içten teşekkürlerimi sunmak isterim.

Ben bu çalışmamda İD’nin orijinal halini yani 1951’de basılan halini veri alacağım. Çevirmen ise ikinci baskıyı veri alıyor. Bu bazı farklar yaratıyor, özellikle dipnotlar farklı. Yani eklenmiş veya çıkarılmış dipnotlar söz konusu. Ayrıca ikinci baskı bir derleme kitabın içerisinde ve oradaki diğer makalelerde yer alan ve İD ile çakışan kısımlar derlemedeki İD ikinci basımına dahil edilmemiş. Fakat bu derlemedeki özellikle 1948 tarihli “On What There Is” adlı yazıyı okumayanlar için büyük bir sorun var. Orada yer aldığı için derlemedeki İD versiyonuna alınmayan önemli pasajlar olması nedeniyle diyorum bunu. O nedenle ben orijinal versiyona bağlı kalıyorum.

[2] Arthur Pap bu makalede konu edilmeyecek olsa da aslında 1940lı yıllar boyunca analitik-sentetik doğrular arasında olduğu öne sürülen ayrımların doğasının eleştirilmesi veya tahlil edilmesinde ana felsefecilerden birisidir. Konuyla ilgili 1946’dan 1950’lerin başına kadar çok sayıda eser vermiştir. Ben burada ilgili okurun konu hakkındaki kavrayışının derinleşmesine yardım edebilecek bir makalesini not etmek istiyorum, (Pap, 1949b). Serbest çeviri ile makalenin başlığı şudur: “Tüm Zorunlu Önermeler Analitik Midir?”

İD üzerine çalışırken dikkatimi Arthur Pap’a çeken değerli hocama içtenlikle teşekkür etmek isterim.

[3] Çözümsellik kavramı Carnap’ın elinde tarihsel yükünden önemli ölçüde arınmıştır. Daha doğrusu Carnap bu yönde büyük bir çabayı 1920ler ve 1940lar arasında göstermiştir. Buradaki ana motivasyon kaynaklarından bir tanesi belli ki mantık ve matematiğin özel statüsünün nedenini açıklamaktır. Fakat bu tartışma on dokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın başındaki çok kapsamlı ve derinlemesine yürütülen bir tartışmanın doruk noktasıdır. Sadece buz dağının görünen ucunu temsil eder. Buz dağının geri kalanını esasen (Viyana ve Berlin’de değil) İngiltere kökenli felsefe dernekleri ve felsefe dergilerinde bulabilirsiniz. Bir de onların çatıştıkları (veya karşı çıktıklarını iddia ettikleri) yeni-Kantçı ve yeni-Hegelci unsurlarla olan polemiklerinde izi sürülebilir.

[4] Noktalama ve ifadelerdeki gariplikler alıntıladığım yerde olduğu gibidir. Sanırım orijinali de böyle imiş. Quine’ın uyarısından öyle anladım. Her olasılığa karşı buraya olduğu gibi kopyalamak istiyorum:

I translate Carnap’s somewhat telegraphic German:

Quine, 31.3.33

He says after some reading of my “Syntax” MS: 1. Is there a difference in principle between logical axioms and empirical sentences? He thinks not. Perhaps I seek a distinction just for its utility, but it seems he is right: gradual difference: they are the sentences we want to hold fast. (Quine, 1991, s. 266) (Vurgulu yerin Carnap’ın notunda öyle mi olduğu yoksa onu Quine’ın mı eklediği belirsizdir.)

[5] Bu nokta iyi anlaşılmalıdır. Aksi takdirde örneğini Vehbi Hacıkadiroğlu’nun 1991 tarihli bir yazısında açıkça gördüğümüz gibi Quine’ın ne yapmaya çalıştığına teğet geçmek durumda kalabiliriz (Hacıkadiroğlu, 1991, s. 55).

[6] Kitabın Türkçe çevirisinde bu başlık kullanılmış. Kuşkusuz Quine söz konusu olduğunda “bilgi” sözcüğü uygunsuzdur. Quine genelde “belief” (inanç) veya “so-called knowledge” (bilgi denen şeyler) ifadelerini kullanır.

[7] Çok tuhaftır ki Quine’ın en meşhur makalesinin daha ilk paragrafında yer alan bu ifade Türkçe felsefede bir kere bile olsun sistematik bir çalışmaya konu edinilmemiştir. Halbuki geçtiğimiz yüzyılın felsefi doğalcılığının en önde gelen isminin “doğa bilimleri ile spekülatif metafizik arasındaki ayrımı silikleştirme girişiminin” hayretle karşılanması gerekirdi. Birilerinin buradaki aşikar tuhaflığı tahlil etmesi dileğiyle…

[8] Ben bu makalem boyunca genelde “analitik yargı” ifadesini kullanacağım. Bu ifademin bazıları için rahatsızlık verici olduğunu tahmin ediyorum. Fakat şöyle bir nedenim var. Quine “analytic statement” ve “analytic truth” ifadelerini kullanıyor. İkincisi için çeviri kolaydır: analitik veya çözümsel doğru. Ama ya ilki için? “Analitik önerme” demek istemem, çünkü önerme içlemsel bir kavramdır ve Quine açısından bunun yerine tarafsız bir Türkçe karşılık daha uygun olacaktır. Bazen “analitik cümle” demek daha yararlı gibi geliyorsa da bunun da kendi sıkıntıları vardır. Bu da fazla Quine türü düşünmek gibi olur. En iyisi bence analitik yargı ifadesidir. Bunun da tarihsel çağrışımları sorun yaratabilir ama diğer seçeneklerin sorunları yanında bu çevirinin sorunları ihmal edilebilir düzeyde olacaktır.

[9] Bugün iç-çelişkili olmak, zorunluluk, önsellik, sonsallık, olumsallık, zorunluluk, bireşimsellik ve çözümsellik türünden kavramlar arasında neredeyse mantıksal uzayı tümüyle kapsayacak kadar çok çeşitli bağlantı kurulmuştur. Her tür ayrım ve özdeşlik kurulmuş ve bu aynılık-farklılık ilişkilerinin sayısı her geçen sene daha da artmaktadır. Bu alanda “n” tane terim varsa öne sürülmüş ilişi sayısı “iki üzeri n” olacak kadar çoktur. Bu nedenle bu terimleri ve birbirleriyle olan bağlantılarını özetlerken yapılacak hiçbir genellemenin tüm felsefecileri kapsamasının kesinlikle mümkün olmadığını akıldan asla çıkarmamız gerekmektedir.

[10] Bu konuda genelde “Kripke’den sonra artık durumun böyle olmadığı” söylenir. Bu çok tuhaftır, çünkü bu ikisinin ayrıştırılması bırakın Kripke’yi daha İD yayınlanmadan önce önerilmişti. Dahası tarihsel bir geriye doğru inceleme aslında bu önerinin tarihinin kipsel düşünüşün tarihi ile eş-zamanlı olduğunu kolaylıkla gösterecektir ve bu ikincisinin doğumu nereden baktığınıza göre İbn-i Sina dönemine kadar geriye götürülebilir.

[11] Bu konuyla ilgili orijinali 1972 yılında basılmış olan yüz sayfalık bir makale için bkz. (Grünberg, 2005). Bu yazının Teo Grünberg’in 1963 tarihli doktora tezine dayandığını tahmin ediyorum. Grünberg’in doktora tezi 1971 senesinde basıldı. Bakınız (Grünberg, 1971).

[12] Teo Grünberg kendisiyle 2010 yılında yapılan bir röportajda analitik felsefenin şu andaki haliyle kurucularının elindeki hali arasındaki farkı benimle aynı şekilde gözlemliyor (Grünberg ve Turan, 2013). Tek fark şudur: Grünberg bunu sevinçle karşılıyor; bense bunun olumlu bir gelişme olduğu konusunda şüpheciyim. En azından Carnap’ın bana katılacağını tahmin ediyorum. Analitik felsefenin hem yöntem hem de ana hedefler bakımından eski halinden çok farklılaşmakta olduğu olgusu günümüzde giderek daha çok yayının ve sohbetin konusu olmaktadır.

[13] Burada tartışmayacağım ve ikinci yarı olarak atıfta bulunduğum yerler aslında beşinci (V) ve altıncı kısım (VI) olarak adlandırılmıştır, sırasıyla: “Doğrulama Kuramı ve İndirgemecilik” (orijinalde s. 34) ve diğeri “Dogmaları olmayan bir Deneyimcilik” (orijinalinde s. 39).

Leave a Reply