Canım acıyor. Bunu fısıltılarla söylemek zorundayım çünkü eğer biraz bağırarak söylerseniz insanlar size canı daha fazla acıyan örnekler verirler hatta kendi acılarını anlatırlar ki azıcık acınla şımarma, otur oturduğun yerde. Ama bu bir yarışma değil, en çok canı acıyana ödül verilmeyecek. Hem ben empati kurmak istemiyorum, başka “gerçek” acılara üzülmek de istemiyorum. Ben bir köşede sessizce fısıldamak istiyorum; canım çok acıyor. Ve fiziksel olarak acıyor, yani baya bildiğiniz baş ağrısı gibi ya da kronik karın ağrılarımız.

Eğer bu da acı mı be şimdi diyeceksen, lütfen kibarca defol burdan.

Her şeyi ben yaşadım, yani bir tanık yok bu hikayede. Ne bir kahraman, ne bir kaybeden ne de bir anlatıcı yok. Sadece, bir başıma ben varım. Bir de göz kapaklarımın iç yüzü. Her şey benim kafamda geçti, benim sahnemde oynadı.

Sadece hayal ettiklerimden acı duyamayacağımı mı iddia ediyorsun? Ne yazık, hiç bir kitap sayfasında ağlamadıysan bunu anlayamazsın, yani defol buradan. Herkes oturabilir buraya ama kitap okumayanlar asla, hele ki Dostoyevski okumayanlar var ya onlar karşı kaldırımda oynamak zorunda.

Hatırlıyorum, bir nesne vardı yani var sayılabilecek kadar yoktu ama nesnesel bir olgu dolaşıyordu burda ,şakaklarımda, ve dans ediyordu göz kapaklarımda. Tabi ki de kendi istememişti bunu, ona fikrini soran da yoktu zaten. Ben de onu buraya çağırmamıştım. Diyelim ki bir rüzgar esmiş, tam o sırada veranda boşmuş o da  içeri girivermiş. Ya da desek ki o bir balıkmış yalnız ve pragmatik, ve benim yaşları biten gözlerim torbalarına denizden su taşıyormuş, o da araya kaçıvermiş. Metaforlar denizinde boğulmak isterseniz bu sizin tercihiniz olur ya da hikayeye devam edebiliriz. Madem sıkıldın metaforun benim için ne kadar manidar bir kelime olduğundan bahsedeyim. Ha sıkılmadın mı, buyur o zaman;

Sadece dans etmedi o, sadece alkış tutmadım ben de. Anımsıyorum bazen konuşuyorduk, tanımaya başlıyordum. Yani hikayenin bir kısmında gerçek bir nesnemiz vardı, ana karakter kadar dahil olmuyor ama figüran sayabiliriz onu. Öğrendiğim her şey ama bakın her şey gözlerimdeki parıltıyı cilaladı, damarlarımdaki kanı kaynattı. Öyle ki bazen onunla alakalı yanlış bir şeyin olduğuna inanmıyordum. Yani onun olumsuz yönleri yoktu, olamazdı. Onun eksiği, cahilliği yoktu mesela. Tabi bu saçma inançlarımda burdan serzeniş yolladığım hayal gücümün de baya katkısı oldu. Kafamda onu palyaço balığı rolünden alıp Herkül’ün rafına koyan tamamen hayal gücümdür. Yani suçlu arıyorsan, ne bana bak ne de ona.

Hikaye bu kadar, yani balonun şişmesi buraya kadar. Sonraki sahne biraz daha şiddet içeriyor. Kuyruklu yıldız gümbürtüyle kaydı, güneş asılı durduğu çividen düştü falan. Benim dünyam şiddetli bir zelzelenin altında kalıverdi. Kalbimde ne kadar nergis varsa hepsini derdim, saplarının boyunu eşitledim, cafcaflı bir kağıda sardım. Yetmedi bir de apak kurdeleyle çevreledim. Gidip ellerine tutuşturdum, bende ona dair ne varsa, en büyük yükselmeleriyle ve en derin alçalmalarıyla; ruhumun yaptığı valslerle ve gözlerimin parıltılarıyla.

Tutamadı bir buket nergisi. Elleri hoyratmış, ben tanımamışım falan işte. Bir çiçek kurutsa o nergis olurmuş ama o botanikten anlamazmış falan işte. Gerçekleri anlatacak yürek bende yok, metaforlarla yetinecek kanaat sende olsun, lütfen.

Sonra ben ellerimde onun kabul etmediği canımdan özge nergislerimle kalakaldım. Derler ya dımdızlak. Bir yandan çiçeklerim kurumasın diye yağmur bekledim, bir yandan da sandım ki yarınlar sarı olacak, parlak güneş gibi ve sarı.

Hikayemin son virajına giriyorum, gazı kökleyip şarampole yuvarlanmak istediğim viraja. Bir damla düştü elime, işte o zaman başımı çevirdim gökyüzünden, dönüp baktım elimdeki damlaya. İşte o zaman gördüm avuçlarımda kuruyan nergislerimi. Ardından yanağıma bir damla düştü sonra gözlerim ıslandı ve tekrar yanaklarım ve tekrar gözlerim. Bir rüzgar esti ölü kırıntıları uçurdu. Ve ben sandım ki bir rüzgar daha esecek. Bir rüzgar daha uğrayacak diyarıma ve kırık dökük, nedensiz ve sarılmasız bir veda bırakacak. En azından bir vedam kalacak, gerçek somut ve fiziksel gerçeklere göre ispat edilebilir. Ama gelmedi. Ben hala bekliyorum, ne salak bir kız çocuğu. Ama gelmeyecek, bu canımı yakıyor. Canıma bir cam parçası gibi batıyor, ve batan her parça onun güzel yanını süpürüyor, elinden tutuyor gözkapaklarımdaki hayalin, valizini veriyor diğer eline. Hadi artık git diyor. Gitmek istemiyor öteki. Ağlıyor, bağırıyor, yalvarıyor; git lütfen git burdan diyor, dinlemiyor. Sana bir sır vereyim mi? Ben de istemiyorum gitmesini, öyle güzel ki. Ama gitmek zorunda. Onun attığı her adım canımı acıtıyor. Lütfen sen onu ikna eder misin, defolsun buradan. Hangi yalnızlık diyarından geldiyse oraya dönsün.

Hayatta biriktirmeye çalıştığım şeyler var, insanlar ve kitaplar gibi. İnsanlara arkadaş demeyi tercih ediyorum, kitapları okuyup okuyup listelemeyi. Bunlarsa beni sarsan, ufkumu genişleten ve hayatıma çok şey katan kitaplarımın listesi.

Okuyun çünkü onlar okundukça kitap, biz okudukça insan!

 

  1. Suç ve Ceza – Fyodor Dostoyevski
  2. Martin Eden – Jack London
  3. Puslu Kıtalar Atlası – İhsan Oktay Anar
  4. Koku – Patrick Süskind
  5. Semerkand – Amin Maalouf
  6. Mai ve Siyah – Halit Ziya Uşaklıgil
  7. Dublörün Dilemması – Murat Menteş
  8. Saatleri Ayarlama Enstitüsü – Ahmet Hamdi Tanpınar
  9. Gurur ve Önyargı – Jane Austen
  10.  Gölgesizler – Hasan Ali Toptaş
18. April 2017 · 1 comment · Categories: Girizgah

Merhaba ya da günaydın,

Eğer biliyorsanız bunlardan daha samimi olan o selam şekli,

Çok da kendimden bahsetmek çabalarım yok ama hep yazmak istedim, fakat cimriydim kendime sakladım. Bu büyük dünyada kelimelerimin başını sokabileceği bir yer bulamazsam çeker giderim. Ahmet Kaya triplerine girdiğimi ufaktan ben de farkettimse de inanmayın siz onlara, bu satırları yazarken parmaklarım titriyor, demek ki sahne korkusu gerçekten varmış ve herkese geçermiş.

Her neyse efendim, resimdeki sanatçı 2015 Temmuz’unda çektiğim bir Ankara fotoğrafı. Mevzu bahis yılın yaz mevsiminde hayallerimin bölümünü kazanmıştım ve Ankara’daki macerama adım atıyordum ki bu fotoğrafa yakıştırdığım başlık “Ankara’da ya okunur ya aşık olunur.” oldu. Ankara’da her zaman okumadım!

Bahsetmek istediğim çok şey var, toplayamıyorum. Düzenli bir insan da olamadım zaten çok zaman. Ama olur da aklımın odalarını elden geçirmek istersem ya da bu dağınıklık bir şekilde kapıdan bacadan ve pencereden kaçıp giderse yine karşılaşırız. Yoksa.. yaklaşık 10 dakikadır “yoksa” yı düşünüyorum ve bulamadım. O zaman “yoksa”yı bekleyip görelim.

Tekrar günaydın..